<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332</id><updated>2012-01-31T18:25:37.353+02:00</updated><category term='serbest edebiyat'/><category term='yaşantılar'/><category term='ruhumdan manzumeler'/><category term='lirik edebiyat'/><category term='denemeler'/><category term='dadaist edebiyat'/><category term='4 köşe yazıyorum'/><title type='text'>kanilski | yazmak, kendine alışamamaktır!</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>70</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-2096959484428982105</id><published>2010-12-17T22:37:00.009+02:00</published><updated>2010-12-18T00:04:34.005+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serbest edebiyat'/><title type='text'>serbest edebiyat 20 (17.12.10)</title><content type='html'>&lt;div align="left"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/TQvLq2vCi8I/AAAAAAAAAj8/rI-fwrEPViw/s1600/CONTrast_by_p_h_o_e_n_y_x.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 274px; DISPLAY: block; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5551754902772026306" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/TQvLq2vCi8I/AAAAAAAAAj8/rI-fwrEPViw/s320/CONTrast_by_p_h_o_e_n_y_x.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt; KONTRAST&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bugün olmasin bugün almayayım su an gerek yok dediklerim... Bugün olsa şu an gelse tam zamanı dediklerim.... Farklı ruh hallerinin oyalanma şekilleri, hep aynı olmak zorunda değil... Hep farkli olmak zorunda olmadığı gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı kendiliğinden ortaya çıkan ama tamamen yanlış olan ön yargılarımız, alışkanlıklarımız var. Alıştırılmışlıklarımız... Farkettirmeden de güdüyor hayatımızı bir taraftan. En çok karşılaşılanı misal, bir şey güzel değilse onu illa kötü yapıyoruz, beyaz olmamak bizim için siyahla eş. Zıtlıkları birer ölçü kabul edip, her şeyi onunla tartıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vicdan azabi gibi... içindeki düğümleri, uyum icinde olan bağlarımı söken, pervasız bir istek. İşine gelse şuracıkta işimi bitirecek ama acı vermekten zevk alıyor melun... Olmazsa ölmek. Ölmemek icin de daha çok istemek. Bazı duygular, bazı durumlar, bazı tutkular... bize sunduklari sadece iki seçenek, ölmek ya da yaşamak... siyah ya da beyaz... gül ya da ağla... olmazsa ölmek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sefer değistireceğim kaderimi dediğim anlar oluyor bazen. Yazıyorum bir kağıda ne istediğimi, neler yapmam gerektiğini. Sonra biri bulup güler diye defterimin arasına saklıyorum. Günün sonunda da yırtıp atıyorum. Ama o kararlılık, o mecburiyet hissi... yeri dolu hala. Derin, yoğun bir acı varoluşumu harekete geçiriyor, tehdit edercesine, ya bunu yapmalısın ya ölmelisin... fısıldıyor sol kulağımın dibinde “yapamazsan ne olacağını biliyorsun di mi?” daha o şeyi istediğim yerden alıp almamaya karar vermeden yanlış bir soru, dibi görümeyen bir uçurum gibi beni iki seçeneğe hapsediyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış sorulmuş sorularla doğru cevaplar bulunabilir belki, ama o cevap o soruya ait olmaz, henüz sorulmamış doğru bir sorunun cevabı olarak sahipsizce kalir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yola çıktım... zira soru çoktan soruldu... şu an tek duşunebildigim onu alamazsam kendime olan saygımı, kendimle olan bütünlüğümü, zihnimde olusturduğum istikrarlı bir “ben” karakterini harap etmiş, yakip yıkmış olacağim. Ya alırsam? Bu sonsuz mutluluğun göz kırptığı kutsanmış bir an olacak, bütünlüğüm, kendimdeki kimliğim kaldığı yerden devam edecek... Sadece bir soruydu bu, şeytanın ya da yakın bir arkadaşının fısıldadığı... Oysa beyaz olmayan milyonlarca renk sayabilirdim, gösterebilirdim, güneşin ayarlanmış, belirli bir açıdan gelen ışının retinaya yansımasına bakardı her şey. Beyaz olmayanın hükmü siyah olmaksa, ne önemi var arada kalanların... Hala yoldayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açılmayan kapılar sokağı hikayesi... O kapı beni başka bir bene götüren kapı, biliyorum. Gereken şeyleri yaptığımı en az on kez kontrol ettim, doğru sokak, dogru kapı, numarası bilmem kaç. Elimdeki kağıda bakıyorum son kez, “doğru yahu işte burası”. Dışarıda bulunduğum biliniyormuş gibi nazikçe, adet gereği, iki kere kesik kesik tıklatıyorum. Ne bir ayak sesi, ne kapinin altındaki aralıktan gelen ışığın dalgalanmasi... Bekliyorum, süpheler içinde sorular sorun oluyor... Hep böyle olur zaten. Bir şüphe soruyu soruna çevirir... Son şansım olduğuna karar verip daha hızlı çalıyorum bu sefer... alnımdaki terler, yanaklarımdaki sıcaklık... hepsinden haberim var, ölüyorum. “Kapi açilmadı, açılmıyor, açılmayacak... Ve ben...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapi açılmadi! çünkü ben yanliş kişiydim. Kapı acilmadi çünkü içerideki kisi benim geldigimi anlayip seyirtmeye tenezzul bile etmedi... açılsaydı benim olacak olan şu an benden esirgeniyor, ne ki o? Mutluluk, huzur, keyif... Aslinda hepsi aynı amaca hizmet eden farklı kelimeler, bir kerhanenin farklı zevklere hitap eden kadrolu calışanları.. sorusuna sıçayım. Beni ayartti. Hafizamı, zihnimi, hatta hayatımdaki bütün yaşadığım şeyleri biliyordu. En tehlikelisi de ne istediğimi biliyordu. Onu bir seçenek kılığında, tam tersinin hemen yanına koyarak soru içinde sundu... Tuzağa düşürüldüm. Zıtlıkların tuzağı bu... Ya hep ya hicin, sizi, size sormadan mucadeleye dahil etmesi... Ya evde kimse yoksa? Biraz erken gitmişsem? Kapiyı açmasi gereken yaşlı kadın ben gelmeden hemen önce kalp krizi geçirip yere yığıldıysa... Hayır! O kapı acılmadı ve ben öldüm. Bitti!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarap-peynir, jazz-cumartesi gecesi, esmer bir ispanyol-uc kere ardı ardına, brokoli-limon... Bir arada olunca beni bendan alanlar... Her zaman olmak zorunda mı peki? Peyniri sadece şarapla tercih etmem, damağimda biraktiği tuzun yeterliliğiyle hoşnut olmam, yerini, az sonra hakkını verecek bir yudum şaraba bırakacak olmasıyla perçinlenir ama şarabı peynir var diye, peyniri şarapla gider diye seviyorsam, bana “peyniri seven birisidir” diyemez kimse, sokaklarda böyle cağrılamam. Dun gece azmışımdır, ya da azdırılmış, yorucu bir gecenin zevkli bir anısıdır o kadın, ama onu her zaman sevemem, isteyemem. Simdi gelse, “yazı yazıyorum, git” derim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dalgalanmalar içimde, o anın duygusu beni kendisine seçince... bir biçimde... biçimlenirim, isterim, istemem...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski bir arabada tanıştık... Uçaktan indiğimde servisin kalkmasına daha neredeyse bir saat vardı, bu tarafa gidiyormuşsam eğer, onlarla gidebilirmişim, sadece uc kişilermis ve bagajlari valizimin buyuklugundan sikayet etmezmis. Yanımda oturan, homurdayan , sigaranın mirasi sarı lekeli beyaz sakalı var, konuşurken cumlenin başında camdan dışarı bakıp, sonunda gözlerimde bitiriyor... Garip bir adam, babamdan buyuk. İğrenc bir ceketi var, kahverengi, sarı, dikey ve yatay çizgileri kareyi andıran. Göz yormuyor ama böyle bir erkeğin karşınızda soyunmasını katlanacağınız cinsten, yeter ki o ceket gözümün önünden kaybolsun. Neyse, beni bıraktıklarından 3 gün sonra bir barda karşılaştım, içkisi bitmek üzere, mırıldandı yine; ” bugün kimseyi sevmiyorum. Annem mezardan çıksa, kilo mu verdin deyip içkime devam ederim. Kusura bakma yabanci, yanıma oturamazsın.” Sevmek, sevmemek... Yine zorunlu şıklar... Yok mu bir arası, kişiden kişiye, kişinin tanıdığı kişiye göre değişen, bazen aynı kişiye karşı artan, ama kısa bir zaman sonra yok olan... Olamaz mı? Ya hep ya hiç mi yine? İstikrar uğruna duygulara yalan mi söylettireceğiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap okumayı genelde severim. Bazı anlar olur, kitap okumak yerine masturbasyon yapmayı onurlu bir sey sanar pantolonumu indiririm... Yagmurlu havalarda sicak, dumanı üstünde gevrek bir pide beliriverse gözümün önünde, yağmurun hatrı var, o kitabı okurum. Pide soğur. Nedense ne zaman hastalansam, midem bulansa ya da grip olsam kitap okumak zul gelir, fena eder... Olmasın daha iyi der arkamı dönerim. Şimdi canınızı yakan o soruyu sormak icin hazırım; aynı şey insanlar hakkında da oluyor, peki biz neden yalan söylüyoruz? Suçluluk duyarız diye mi? Ölene kadar sevmek mi? Ayni ölçüde mi? Azalıp artışları, dalgalanmaları gözardı edip, sadece sevmek mi? Kabul edin, başka çareniz yok, insanin iç dünyası karmaşıktır, düzenli ve istikrarli bir sevgi, o duygu yoğunluğu her zaman aynı seviyede yaşanmaz, şarabın peynire yaptığını bira hayalinde göremez. Uygun zamanlarımız vardır, bilmemiz, tahmin etmemiz mümkün değil, bir insana hiç olmadığı kadar yaklaşmısızdır, sadece tenidir, o yumusak derisidir bizi tamamen birleşmekten alıkoyan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimya dersindeyim, tenefüse yaklaşık yarim saat var ve arka sağ yanımda oturan kız bugun kalın çorap giymiş... Bu ders bitmez. ”Cok önemli çocuklar, sınavda sorarım...” Tahtada bir şey yazıyor, karışık,” allah belasını versin bu hocanin, not defterini bir çalabilsem”... ”iki sıvı tepkimeye girip birbirine karişabiliyorsa bu moleküllerinin uygunluğuna bağlıdır...” daha basit anlatamazdi, sanki bir avuç salak var karşısında... Tamam, bizden daha cok şey biliyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“O uygun zamanlarda sevgilim, dinle en sevdiğimiz şarkıyı, senin aradığın erkek oldugum zamanlar... gençtik... hırslarımız vardı ve iyi sevişirdik... o uygun zamanlarda sevgilim, daha cok seviyorsam seni, beni suçlaman cok zalimce olur, çünkü bazen daha da çoğalır bu içimdeki parçan, sevgim bir şeyler söylüyor duyuyor musun? Sadece ikimizin duyabileceği bir şarki bu... duyuyorsun sevgilim, çünkü güülüyor yüzün. Omuzlarim geniş, bakışlarım keskindi, sense narinliğinle rüzgarları çağırırdın yanımıza, gençtik sevgilim... arkadaslarının arasında öperdim, hatırlarsın... o uygun zamanlarda...”&lt;/em&gt; güzel sözler, pek bilinmez ama kadınlar kadar erkekler de bayılır sevilmeye, güzel şeyler işitmeye... tepki vermez, belli etmek istemez hoşuna gittiğinin, herkes de sanır ki, tatlı sözlerin ikna ettiği yılan dişi olmak zorundadır... Tersi de doğrudur; bazen sevmem bazen cok sevdiğimi... Sadece o uygun zamanlarda, o uygun miktarda sevmişimdir onu... Kitap gibi, peynir gibi, esmer gibi, jazz gibi... Ruhumun kıvamı soyler son sözü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;”Bugün seni sevmiyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dün cok sevmiştim ama bugün... bilmiyorum...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dün sevdim diye şu anki duygumu yadsıyamam bebeğim, onun için kumandayı bana ver birazcık da ileride otur.” &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-2096959484428982105?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/2096959484428982105/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=2096959484428982105&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/2096959484428982105'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/2096959484428982105'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2010/12/serbest-edebiyat-20-171210.html' title='serbest edebiyat 20 (17.12.10)'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/TQvLq2vCi8I/AAAAAAAAAj8/rI-fwrEPViw/s72-c/CONTrast_by_p_h_o_e_n_y_x.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-5513019100512166318</id><published>2010-09-19T16:19:00.009+03:00</published><updated>2010-09-19T16:49:10.915+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='denemeler'/><title type='text'>denemeler#17 (19.09.10)</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/TJYO6GItPvI/AAAAAAAAAjY/yoQX7mZYh74/s1600/The_Passage_of_Time_by_kuschelirmel.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5518614784631455474" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 298px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/TJYO6GItPvI/AAAAAAAAAjY/yoQX7mZYh74/s400/The_Passage_of_Time_by_kuschelirmel.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt; GEÇMİŞ-BEN-GELECEK&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;Geçmiş, sürekli birikmeye devam eden “Şimdi”lerdir ve her “Şimdi” danışmadan, davetsizce nüfuz eder insana. Bu ebedi geçişi durduramazsınız. Belki fizyolojik fonksiyonlarınız işlevsiz hale gelir ve toprakla kaynaşırsınız fakat geçiş bu sefer de bedeniniz için devam eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kat be kat oluşturduğumuz yaşantılarımız ve onlardan bize kalmış duygular, tutkular ve düşünceler var. Her an sayısız parça birikmeye devam ediyor bizde. Küçük bir çocuğun kapı aralığından babasını dinlemesi, yeni yetmenin ilk kez toplum tarafından kabul edilmesinin verdiği öz-güven, büyümeye başlayan gencin aşk acısına karşı bulmaya çalıştığı panzehir olarak kadınları seks nesnesi olarak görmesi… Bunların hepsi “Ben”dir. Ama şu anda içinde bulunduğum durumuma “Ben” diyebiliyorsam, “ben kimim?” sorusunun karşısında tartışılmaz bir cevap varsa, bu, şüphesiz belleğimin geçmişi sürekli şimdiye iliklemesinden kaynaklanır. &lt;strong&gt;Geçmiş, “değiştirilemezlik”in en acısını ya da en tatlısını “Şimdi”ye miras bırakır. Zaten “Şimdi” dediğimiz, birazcık geçmişin tortusu birazcık geleceğin bilinmezliğiyle yoğrulmuş tazelik değil midir?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Zaman geçse de, insanın etrafındaki yaşam ona sormadan aksa da, “Ben”i harekete zorlayan, başka bir deyişle onu “kendi halinden memnunluk”tan alıp eyleme götüren, bir şeyler yapıp kendini gerçekleştirmesine zemin hazırlayan arzularıdır. Adam Phillips “&lt;em&gt;Flört Üzerine&lt;/em&gt;”de arzuların işlevini yalın bir dille anlatmıştır. Keza Jung da (o, arzuyu duygu olarak kullanır) ego’nun ego-dışı nesneyle ilişkisindeki kabul veya ret inisiyatifine dikkat çekmiştir. Burada “Arzu”yu birazcık açmamız gerektiğinin farkındayım. Öncelikle bahsettiğim “Arzu” saf bir “&lt;em&gt;Desire&lt;/em&gt;” değil. Zira Türkçedeki anlamıyla da kullanırsak aynı hataya düşeriz. “Arzu”, gerçek anlamından birazcık farklı olarak hem bilinçli olan isteği, hem de bilinmeyen ama bize kendini dayatan içsel bir zorlamayı içeriyor. Kısacası “Tutku (&lt;em&gt;Passion&lt;/em&gt;)” yani tutulmak, tutkun olmak, yakalanmak, zapt edilmek gibi başka bir gücün üstümüzdeki egemenliğinin bizdeki edilgenliği ortaya çıkarması değil. Yalın bir anlatımla; dışsal bir zorlama değil, içsel bir güdülenmeyi temsil ediyor. Rollo May’in bu konudaki şu sözüne bakalım, “duygular (arzu anlamında), kendimizi dünyamızdaki anlamlı insanlarla iletişime sokma yolumuzdur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5518616196098125218" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 155px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/TJYQMQQlbaI/AAAAAAAAAjg/Yg4ianSisfY/s320/return_to_the_past_by_Miss_Nefer.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;Öyleyse hızlı bir şekilde tekrar üstünden geçersek, geçmişin, duygularla, tutkularla, düşüncelerle bize bıraktığı bir “toplam” var. Bilincin yakalayıp zihne sundukları kadar bilincin altında kalan kısmından da (bilinçaltı) söz ediyorum aynı zamanda. Diğer yandan da, geleceğin güvensiz, tekinsiz ve kaygı verici belirsizliğinin mevcut “Şimdi”ye bıraktıklarından bahsediyorum. İşte tam bu anda –burası çok önemli- şimdi’nin hareketsizliği ve belirlenmemişliğiyle karşı karşıyayız. Bu atıl durumdan insanın ancak “Arzu”larıyla sıyrılabilmesi mümkün. Çünkü düşünceler tek başına ayaklanmazlar. Bir düşünce kendinden menkul enerjisiyle sürekli boşa çalışabilir, kendi üzerine dönebilir. Öyleyse arzu etmek için çaba sarfedecek eşref saatleri aramalıyız. Fatih’e İstanbul’u fethettiren katıksız düşüncesi değil, önüne geçilmez arzusudur. Diğer taraftan “Arzu”nun da tek başına eylemselliğe geçişi mümkün değil. Güzel bir kadın görürsünüz ve diyelim ki uzun, pürüzsüz bacakları bir anlık dikkatinizi çeker. İşte bu anda beden bir bilgisayar gibi olan biteni sorgularken bir yandan da içeride müthiş bir etkileşim gerçekleşir. Duygular, “hadi yapalım” “gidip bir şeyler içelim mi” demek isterken, düşünce, “hayır o komşumun kız kardeşi” diye ahkâm kesebilir. Bacakların güzelliği başka bir şeyin habercisi olarak bedenin libidosunda dalgalanmalar oluştururken başka bir tarafta, zevk almak için fırsatı kaçırmaması gereken “Ben”, düşünceyi tekrar çalıştırıp, “kimse görmez ki? Hem bundan komşuma ne?” diye tutturabilir. Evet bu çarpışmalar, etkileşimler bizden habersizce ya da haberli olarak devam eder ama bu anda hala kadının yanına gitmemişizdir. Yani geçmişin ve geleceğin naif ve sevecen çocuğu olan “şimdi” hâlihazırda “hareket”le kutsanmamıştır. &lt;strong&gt;Son noktayı savaşın galibi belirler, diğer bir deyişle düşüncenin, duygunun, tutkunun güçleri çarpışır, uzlaşmalar olur ve “Arzu” nihayet şimdiden geleceğe doğru bir köprü kurar; gider tanışırız. Ya da ahlaklı davranma arzumuz ağır basar başımızı çeviririz. Öyle ya da böyle şimdi ile gelecek arasında arzulu bir mesafe vardır artık.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Biliyorum örnek üzerinden fazla gittim ama kelimeleri anlatılmak istenenin hizmetine sokmak istiyorsak örneklerden yararlanmak gerekiyor. Arzunun kurduğu köprü bize gelecek için eyleme girme kuvveti verir. Ve bu köprünün mimarı düşünceyse onu işlevsel hale getirip karşıya geçilmeyle taçlandıracak olan da “Arzu”dur. Artık bir amacımız vardır. Hatta bazen kendimize koyduğumuz amaç o denli hayati olur ki, demin bahsettiğim içsel etkileşimde galip gelenin baskınlığı yeni bir “Ben” bile yaratabilir. Diğer bir deyişle, çok güçlü bir “Arzu” ile belirlenen şey “Ben”in yerine geçebilir. Eski ahitte İbrahim’in imanının kanıtı için tanrısına İshak’ı kurban etme isteğinde de aynı şeyi görebiliriz. Artık o İbrahim değildir, o bir düşünce, o bir amaç olmuştur. Sonsuz evrene kendi ismini bırakan birçok dâhide de aynı şeye rastlarız. Spinoza’ya “Ethica’yı bitirebilmek” denilebilir. Bir insan bir fiile dönüşebilir çünkü. Misal Peter adında bir yetişkin patronunu öldürmek istiyor. Bunu o kadar çok arzu ediyor ki artık o, Peter değil, “maktulü katletmek”tir. Sanıyorum anlaşıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Arzu”nun hayatın anlamını belirlediği bu zeminde Nietzsche dikkati köprünün ucundakine değil bizzat köprüye çeker. “Arzu edilenden çok arzu etmeye aşığızdır” lafı bunu çok iyi anlatır. Spinoza’dan suyu donduran bir alıntı yapmak istiyorum; “Bir şey iyi diye onu sevmeyiz, bir şeyi sevdiğimiz için o iyidir.” Bu laf ne demektir biliyor musunuz? Modern kültürde inandığımız çoğu şeyi baş aşağı etmektir. Hepsinin foyasının meydana çıkmasıdır. &lt;strong&gt;Yani geçmiş-gelecek çizgisinin şimdi’yi belirlemesinde, “Ben”in içinde cereyan eden duygu, düşünce, tutku mücadelelerinin galibinin ortaya bir “eylem planı” çıkarması ve kişinin bu plana uyacak bir nesne bulmasıdır. Bakın bu çok önemli, çünkü biz genelde hissettiklerimizin karşımızdaki kişiden bize geldiğini düşünürüz. Bu bizi edilgen yapar.&lt;/strong&gt; Fakat şimdiye kadar söylediklerim ve Spinoza’nın işaret ettiği nokta, bu alışkanlığımızı tamamen değiştirerek vurguyu ötekinden “Ben”e yöneltecektir. Ve hepimiz biliyoruz ki kendimizde olanı değiştirme şansımız karşıdakinde olduğunu düşündüğümüzden hayli fazladır. Sözgelimi “Oedipus kompleksi”nde de benzeri görülen, baskın olmayan bir babanın yanında çok sevgi veren bir anne olduğunda, o ailede yetişen çocuğun ileriki yıllarda karşı cinsiyle olan ilişkilerinde bağlanma sorunu yaşadığını düşünelim. Bu çocuk kendi bağlanma sorununu büyük olasılıkla karşısına çıkan kadınlarda bir şey bulamadığı yönünde akılcılaştırabilir Ve bağlanma sorununu düzelteceğini düşündüğü o “rüyalarının kadını”nı bulmak için bir sürü iyi fırsatı tepmekten imtina etmez. &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;Kısacası demek istediğim, arzularımız bizi geleceğe doğru güvenli bir şekilde ittirirken köprünün ucundaki şey, ulaşmak isteğimiz amaç (örneğe göre âşık olunan kadın, tutulan parti vs) “Ben”den çıkan bir “eylem planı”na göre şekillenir. &lt;strong&gt;Yine bir kişi geçmişten kaçmak için gelecekten umutlanırken, gelecekten korktuğunda ise kendisine sınırlar koyarak içe kapanabilir, hatta geçmişe yönelip “şimdi”sini geçmişleştirebilir. Ezcümle, bizi eyleme geçiren arzularımızdır ve arzu nesnelerimizden çok arzulamalardan etkileniriz. Arzu nesnesinin bize yaşattıkları onun özelliği değildir, biz sadece duygusal halimize uyacak nesneler ararız. Olan biten “Ben”dedir.&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-5513019100512166318?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/5513019100512166318/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=5513019100512166318&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/5513019100512166318'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/5513019100512166318'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2010/09/denemeler17-190910.html' title='denemeler#17 (19.09.10)'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/TJYO6GItPvI/AAAAAAAAAjY/yoQX7mZYh74/s72-c/The_Passage_of_Time_by_kuschelirmel.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-1843595658604570941</id><published>2010-09-06T01:05:00.004+03:00</published><updated>2010-09-06T01:26:15.210+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='denemeler'/><title type='text'>denemeler#16 (06.09.10)</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/TIQUtrQNfGI/AAAAAAAAAi4/Jy_Z7lc1SC8/s1600/bright_heaven_by_suo_me.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5513554618745715810" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 311px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/TIQUtrQNfGI/AAAAAAAAAi4/Jy_Z7lc1SC8/s400/bright_heaven_by_suo_me.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;CENNET'TEN KOVULUŞ YA DA "EXODUS"&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Bir zamanlar, evren daha varlığa gelmemişken iki insan cennette mutlu ve sonsuz doyumla yaşıyorlardı. Tanrılarıyla bir, birbirleriyle mutlu, mutluluklarından emin. Duyguları ve duyuları mutlak tatmin içinde sürüp giderken, yasak meyve’nin cazibesi akıllarına bir kıvılcım çaktırdı. Daha önce edilgendi zihinleri. Birbirinden farklı görüntülerle, imgelerle doluydu ama özne olarak buna müdahale eden, aklı kontrol eden düşünce henüz saklıydı. Kıvılcım anında “ilk düşünce” zuhur etti. “Big bang” gibi tıpkı. Bir bakıma soruyla başladı her şey; hevesli bir “Niye” den sonra aktı sular. İnsan düşünmeye, zihnini kendi düşüncesiyle çevirme yetkinliğine erdi. Sorusu sorulmaz cevapların âleminde, düpedüz isyandı bu. Tanrı ne yüklerse zihin onu almalıydı, kendinden menkul bir düşünce nankörlüktü. İnsan bilerek özgür oldu. Kovuldu cennetten. Kutsal kitaplarda olayların akışı değişiklik gösterse de meselenin özü budur. Bazılarında Âdem yaratmıştır ilk bilgiyi, Havva arkasından sökün eder ve dünyaya gelirler. Bazılarında ve yine Sümer, Mısır mitolojilerinde de benzeri bulunduğu üzere, dünyaya gelen Âdem’in yalnızlığı, Tanrı’nın acımasıyla Havva’yı ademin kaburga kemiğinden çıkartır. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her neyse, sonuç olarak Âdem ve Havva dünyadadır. Özgürdürler. Mutlak doyum içinde, güvenlik ve korkusuzluk içinde yaşarlarken, iradeleriyle özgürlüğü seçmeleri onları bu nimetlerden azade bırakmıştır. İnsan dünyada bigânedir artık. Muazzam bir doğanın içinde, onunla ilişik ama farklı. Korkak, çünkü güvende değil. Güvende değil, çünkü güçsüz. Tanrı’yla arasında aşması gereken bir dünya ve önünde savaşarak, kendi düşüncesini terbiye ederek ulaşması gereken bir amaç. Özgürlüğün insan bahşettiği düşünce, ya da düşüncenin insanı özgür yapması bir tarafta, kaygı, güçsüzlük, ne yapacağını bilememek, acizlik de diğer tarafta. İki taraflı, iki yönlü, iki boyutlu bir insan. Zamansızlıktan zamansallığa geçiş anındayız aynı zamanda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;17 yüzyıl düşüncesi insanı iradeyle tanımlamayı çok sever. Tabii o günün Avrupa’sında insanın kilisenin saltık otoritesinden çıkıp, kendi başına bir şey yapabileceğine inanmak gerekiyordu. Bunu irade sağladı. İrade daima aklın tarafına meyletmeliydi ki dogmaların karanlığı aydınlığa mahkûm olsun. Bir yanda duygular, diğer yanda yanlış, saçma sapan düşünceler. Ama insanda tanrı’nın lütfettiği kutsal bir yön vardı; irade. Doğruyu yanlışı seçebilecek olan tek şeyi iradesiydi. Bilgiler öğretilmeliydi, papazlar her şey anlatmalıydı, yasalar şu suçtur demeliydi. Ama son söz insandaydı. Bir bakıma günümüz modern devlet, hatta hukuk sistemimiz bu ön kabul üzerine neşet etmiştir. İrade yoksa suç yoktur. Paul’un iradesi hırsızlığı seçmeseydi, onu hapse atmak kadar atmamak da makul olurdu. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İradenin karşısında ise zorunluluk vardır. “Her şeyin olması gerektiği gibi olması”. Zorunluluk, insanın üzerindeki yükü şefkatli bir anne gibi, o henüz uykusundayken alır. Her şeyin bir nedeni vardır. Ama insan bu nedensel çarka hiçbir zaman çomak sokamaz. İradesi yoktur zira. Serbest kılınmamıştır. Sırf özgürlük de korkunçtur, büyük bir sorumluluk altına girer insan. Sartre’ın “bulantı”sıdır bu ya da Heidegger’ın “fırtlatılmışlık”ında gizlidir bu anlam. Salt zorunluluk da bütün sistemi kaosa çevirebilir. Belki de insan yaratmaya, düşünmeye, dünyayı değiştirmeye bile yeltenmeyecektir o zaman. Kendi çıkarları uğruna başkasını hiçe saymak zorunluluk altında kabul edilirse dünya savaş alanı olmaya pek müsait olacaktır. Bu yüzden çoğu dinde ve normatif sistemde hep aynı uzlaştırma göze çarpar. Zorunluluk vardır, insanın seçemediği, aklının ermediği şeyler. Sadece mutlak varlıktan (Tanrı) zuhur eden, onun erkine tâbi. Topluma câzip bir afyondur bu. Ama bir yandan da toplumsal sistem için olmazsa olmaz koşul, “irade” olmalıdır. Tabiri caizse, bir arabanın arkasına iple bağlı bir köpeğin özgürlüğü layık görülmüştür insana. Konu dağılmaya, oraya buraya dallanmaya çok müsait, bu yüzden sadede gelmeliyiz bir an önce. Öyle ya da böyle, irade varsayımını veya zorunluluğu kabul etsek bile değişmeyen bir şey var; cennetten kovulduk. İçimizde belki de hep o kovulmuşluktan, Tanrının elinin tersini görmüş olmaktan kaynaklanan incinmişlik, kaygı, yalıtılmışlık ve hüzün var. Bunları atlatıp yolumuza devam etmek için ilaçlar alıyoruz, bazılarını psikiyatristler veriyor, bazılarını biz kendimiz icat ediyoruz, aşk, ulus, aile, mülkiyet vesaire. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep o bütünlüğe, bölünmemişliğe dönebilmek adına har vurup harman savuruyoruz zamanı. Boşluğu doldurursak tam takım insan olacağımıza dair güçlü beklentilerimiz ve inançlarımız var. Her ne kadar Einstein hatırlattıysa da şunu unutuyoruz; “Tanrı zar atmaz”. Kovulduysak, kapı yüzümüze bir kere kapandıysa, bitmiş gitmiştir. Geriye dönüş yoktur artık. Tanrı vazgeçmez. Zirâ vazgeçmek, mükemmel bir fikre her zaman gölge düşürür. Diğer bir deyişle Tanrı’nın hükmü henüz daha en baştan vazgeçilmeyi dışlar. Vazgeçmek Tanrıya yakışmaz. Ama bizim vazgeçmemiz lazım. Bizim payımızda mükemmellik, olmuşluk yoktur. Bütünün küçük, güvensiz bir parçasıyızdır. Sürekli aynı uğraşı vermekten vazgeçmeliyiz. O boşluk kapanmaz. Onunla uğraşmaktan başka şeyler yapamayan, sürekli kendimizle ilgilenen bireyler haline geliyoruz. Fark etmiyor muyuz, sürekli başladığımız noktaya geldiğimizi. Hangi şeytanın lanetidir bu. Yoksa Sisifos’un yazgısına mı ortak olduk bilmeden. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sisifos, tanrı tarafından bir cezaya çarptırılmıştır; dik bir tepeye kocaman bir kayayı çıkarması gerekmektedir. Ama tepenin ucuna her yaklaştığında kaya elinden kayar. Sonsuza kadar aynı şey tekrarlanacaktır. Bu döngüden sıyrılmak için kovulmuşluğu kabullenmemiz gerekiyor. Belki de Sisifos gibi boş çabalardan vazgeçip yola devam edersek özgürlüğümüze layık olacağız. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-1843595658604570941?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/1843595658604570941/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=1843595658604570941&amp;isPopup=true' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/1843595658604570941'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/1843595658604570941'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2010/09/denemeler16-060910.html' title='denemeler#16 (06.09.10)'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/TIQUtrQNfGI/AAAAAAAAAi4/Jy_Z7lc1SC8/s72-c/bright_heaven_by_suo_me.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-383409634380890232</id><published>2010-08-02T01:07:00.004+03:00</published><updated>2010-08-02T02:14:29.870+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='denemeler'/><title type='text'>denemeler#15 (02.08.10)</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;BİLİNMEYEN&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bence bütün sorun sınırlarımızı bilememekten kaynaklanıyor. Çabucak küstah yapabiliyor bizi ya da sürekli memnuniyetsizliklerimizle başbaşa bırakabiliyor. Kendiliğimize ait olan o belirlenmemiş kaderimizin ve içerdiğimiz sonsuz olasılığı hayata geçirebilme yeteneğimizin sınırlarını bilememek içten içe kahrediyor. Çoğu zaman bilince davet edilmeyen ama varlığını, "ne yapabilip ne yapamayacağımız" sorusunu sorduğumuzda hissettiren o işkence. Mütemâdiyen devam eden serkeş bir hırs...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kendimi aşmalıyım!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Daha iyisi olabilirim!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Başka biri olamazsam ölürüm!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki boşa uğraşıyoruzdur. Belki de başaracağızdır. Bilmediğimiz sınırlarımız dahilinde ne olabileceksek O'yuzdur. Fakat her iki durumda da bilinmeyenin ellerindeyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilinmeyen sınırlar...&lt;br /&gt;Bilinmeyen yapılabilecekler...&lt;br /&gt;Bilinmeyen olasılıklar...&lt;br /&gt;Bilinmeyen gelecek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bu kadar "bilinmeyen" varken, o kadar hırs, kendine yüklenme ve memnuniyetsizlik... Şu açık, gözardı edilemeyecek derecede hastayız!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-383409634380890232?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/383409634380890232/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=383409634380890232&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/383409634380890232'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/383409634380890232'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2010/08/denemeler15-020810.html' title='denemeler#15 (02.08.10)'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-2304524578689873182</id><published>2010-05-30T01:57:00.003+03:00</published><updated>2010-05-30T02:03:37.500+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ruhumdan manzumeler'/><title type='text'>ruhumdan manzumeler #3</title><content type='html'>&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;&lt;strong&gt;KAPANIŞ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve senin bencilliğin benimkiyle uyuşmuyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir şeyler eksik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çoğu şey yarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;evet artık daha da fazla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sevgimiz bitti ya da heyecanı kaybettik diyoruz, diyebiliyoruz ama tüm olan biten, artık bencilliklerimizin mutlu bir "Bizciliğe" hizmet etmek istememesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve en kötüsü ne biliyor musun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir kere olanın her zaman olma olasılığı...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-2304524578689873182?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/2304524578689873182/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=2304524578689873182&amp;isPopup=true' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/2304524578689873182'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/2304524578689873182'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2010/05/ruhumdan-manzumeler-3.html' title='ruhumdan manzumeler #3'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-2509677982260439745</id><published>2010-04-13T02:13:00.006+03:00</published><updated>2010-04-13T02:32:40.855+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='denemeler'/><title type='text'>denemeler#14 (13.04.10)</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;&lt;strong&gt;BAZI BAZI KADINLAR&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;br /&gt;Güce tapan kadınlar tanıdım. Beyaz gibi siyahın değerine sığınmak ve onun gölgesinde mutlu olmak istediler. Hepsi de siyahın gizeminde, bitimsizliğinde ve sorgulanmayan gücünde kaybolmayı göze alan kadınlardı. Kişiliklerinin bir erkeğin ismiyle tamamlanacağını sandılar. Hala da değişmiş değiller, en azından benim tanıdıklarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daima anlamsızlıktan ve can sıkıntısından kaçarak, geçen her bir anın takdis edilmesini isterler. Ayakta durmak için hârici desteklere ihtiyaçları vardır. Davetkâr ve işini bilen bir rüzgârın buyurgan hareketi, onları herhangi bir tarafa kolayca sürükleyebilir. Böylece herhangi bir yere ait oldukları hissine kapılırlar. Onlar, hayat bağlarını dâima bir erkeğe bağlamaları konusunda şartlan(dırıl)mışlardır. Bâhusus güçlü olanlarına…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Terâzide artıları ve eksileri gözden geçiren hesapçı bir insan gibi kendi menfaatlerine uygun seçeneklere yönelirler. Ama biliriz ki evdeki hesap çoğu zaman çarşıya uymaz. O yüzden de simgelerle tavlanabilir birçok kadın. Gücü, iktidarı ve mutluluğu vaat eden simgelerin veya sembollerin reddedilemez çekiciliği vardır. Belki para, belki zekâ, belki de statüdür bu. Doğanın kuralıdır bu bir bakıma. Tesadüfün ve rastlantının yok etme tehlikesine karşı kuvvetli bir kalkan gereksinir her zaman. Ve yine çoğu zaman da simgenin yahut maskenin altındaki kişi kadının beklentilerine cevap vermez. Desteğini bu kadar çabuk yitiren kadın, bu hüsrânını ne yazık ki çabuk unutur. Unutkanlığı ne kadar güçlüyse umutları da o kadar devam eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birey olamayan ve kendini erkeksiz tanımlayamayan kadın, böyle olmayı kendisi mi seçmiştir, yoksa erkek egemen bir tarihin ona uygun gördüğü rolde ve boş bırakılan alanda kısıtlı özgürlüğünü mü kullanmaktadır? Bu soruya cevap vermek gerçekten zor. Ama sorunun çetinliği, tanıdığım kadınların çoğunun bu durumda olduğu gerçeğini gölgeleyemiyor. Ve simgeyle yahut sembolle tavlanabilen kadınlar oldukça da, bu fırsat erkekleri yalancı ve sahtekâr olmaya itiyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-2509677982260439745?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/2509677982260439745/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=2509677982260439745&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/2509677982260439745'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/2509677982260439745'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2010/04/denemeler14-130410.html' title='denemeler#14 (13.04.10)'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-4200392394206355664</id><published>2010-02-23T02:59:00.007+02:00</published><updated>2010-02-23T04:35:20.830+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yaşantılar'/><title type='text'>yaşantılar</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/S4Mo8oYHbzI/AAAAAAAAAhg/VGrotnHs5Pw/s1600-h/_neurosis_.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5441237796889521970" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/S4Mo8oYHbzI/AAAAAAAAAhg/VGrotnHs5Pw/s400/_neurosis_.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;NEVROZ&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Az önce yüzleştiği gerçekten o kadar korkmuştu ki hemen ilk bulduğu taksiye atlayıp eve geldi ve yatağa bıraktı kendini, uykuya sığınmak huzur veriyordu böyle durumlarda… Birkaç gün boyunca aralıksız uyumak için her şeyini vermeye hazırdı. Her şey insanlara bu kadar çok güvendiğinden kaynaklanıyordu. Her defasında insanlara ihtiyacım yok dese de en ufak tebessüme yahut bir şeylere dahil olması için yapılan gelişigüzel tekliflere hemencecik kanardı. Küçüklüğünden beri içine kapanık oluşunun verdiği utangaçlık, arkadaşlarının onun hakkında küçültücü ve dışlayıcı davranışlarına neden olurdu. O gün yine aynı şey oldu; bütün gün boyunca kime ne anlatmak istese, terslediler onu, suratına baka baka güldüler birkaç kere. Dışlanmışlıktan ve onun dayattığı kaygıdan nefret ediyordu. Onunla alay etmeyen bir arkadaşı, onu ne olursa olsun dinleyip gülmeyen bir dostu olması için tanrı’ya geceler boyu dua etmedi mi ki? Her sabah bu alınganlığı yenmek ve insanların hep kendisini izledikleri düşüncesinden kurtulacağına yemin ederek kalkardı yatağından. Okula giderken aşağı mahallenin pasaklı ve tasasızca sokağa bırakılmış çocuklarının isyankâr bakışlarından bile rahatsız olurdu. Her defasında daha uzun süre çocukların gözlerinin içine bakacağına kendisini şartlandırır fakat başaramazdı. Bütün bir yol boyunca da kafasını cama yaslayıp, önce kaldırım taşlarının otobüs camından hızlı hızlı geçişine dalardı, sonra da okuldaki çocukları düşünüp tekrar kaygılanırdı. Bir türlü cesaretini toplayıp sınıf başkanı olmak istediğini söyleyememesi bir yana, sınıfa geç girerken insanların onu baştan aşağı süzmesinin dayanılmaz tedirginliği içten içe kemiriyordu onu. Çoğu sefer okul rehber öğretmenine danışmayı düşündü. Fakat bir duyan yahut gören olursa daha da çok gülecekler, belki onu bir daha hiç aralarına almayacaklardı. Bu olasılık daima o düşünceyi ertelemeye yetti.&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gün matematik sınavları açıklandığında öğrencilerden birisi onun kopya çektiğini, aksi takdirde bu kadar yüksek not alamayacağını söyledi. Öğretmen kendisini savunması için tahtaya çıkardığında, ilkin nefesi kesilecek gibi oldu, sıraların arasından geçerken ne söyleyeceğini, ne yaparsa gülmeyeceklerini ve nasıl konuşursa saygı duyacaklarını düşündü. Öğretmen, sınıfın da gerçeği görmesi için sınavdaki bir soruyu tahtada çözmesini istedi. Küçük ve soğuk terler kendini hissettirmişti, az sonra da sıcak basmaya başladı. Hiçbir şey yapamamış, kendisini doğru düzgün savunmayı bile becerememişti. O, diğer insanlar gibi değildi. Dışarıda bırakılmıştı besbelli. Bunu bir kere daha anladı. Sürekli düşünmekten, kaygılardan ve kötü anılarını hatırlamaktan dolayı yaşama zorluğu çekiyordu. Soruya bir türlü konsantre olamadı. Öğretmen yarın tek başına, öğretmenler odasında tekrar sınava girmesi gerektiğini söyleyince, bakışları sınıfın zeminindeki küçük, önemsiz boya lekelerine dikkat kesilerek sırasına doğru yürüdü. Ne o! ön sıralardan birisi mi gülmüştü? Yoksa sağındaki kız “off” derken ondan mı şikâyetçiydi? Teneffüs olduğunda, çantasını ve askıdaki paltosunu aldığı gibi koşar adımlarla sınıftan uzaklaştı. Bahçe kapısındaki bekçiye hastayım deyip geçtikten sonra bu yalanı hemen nasıl söyleyebildiğine kendisi de şaşırdı. Ama bir yandan da kendisine dair düşünceleri bütün endişeleriyle birlikte oradaydı. Zihnini işgal etmek üzereydiler.&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve girdi ve babasının o gün işten sonra eski arkadaşlarıyla meyhaneye gideceğini bildiğinden memnundu. Odasına girdi, çantasını kapının arkasına astı, pijamalarını bile giymeden yatağa oturdu. Bir süre düşündü yine, sonra da kendini uzun bir uykunun umutlu vaatlerine bıraktı. Kendisini boğacağını düşündüğü bitmek bilmez düşüncelerinden ancak böyle kurtulacağını umuyordu. Bilincin sesini kestiğinde belleğinin ona yardım edip olan biteni unutturacağı düşüncesi tatlı bir olasılıktı onun için. Ama denemekten zarar gelmezdi. Önce yastığı elleriyle düzledi, sonra yarı açık pencereden sokulan havanın soğuk esintisini hissettikten sonra yorganın altına girdi ve tavana birkaç dakika baktıktan sonra gözlerini yummaya karar verdi. Kahretsin, düşünceler gözleri kapalıyken daha da hızlı hareket ediyordu. Birine teslim olmamak için mutlu anılarını hatırlamaya çalıştı, başarır gibi oldu fakat bu sefer de ardındaki düşünceler hücum etti. Onu hallettiğinde ise diğerleri amansızca sökün etmeye başladı. “Herhalde hiçbir zaman sonu gelmeyecek, yenemeyeceğim” dedi içinden. O anda göz kapakları ağırlaştı. Beyninin yorgunluğunu daha iyi duyumsadı. Tatlı bir gevşeme ve ardından ne zamandır hissetmediği sessizliğin o tarifsiz, hafif uğultusu onu uykunun bilinçsiz diyârına yavaş yavaş sürükledi.&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her gün evine gelirken uğramayı ihmal etmediği börekçinin iki dükkân solunda bulunan eczanenin krem rengi, buruşuk poşeti yatağın hemen kenarındaydı. İlaç şişesinin kapağı yatağın altına yuvarlanmış, içindeki haplar sağa sola saçılmıştı. Eğer babası birkaç saat önce eve gelseydi şu anda hastanede olabilirdi. Annesi mi? Belki de onun yanındadır şimdi… &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-4200392394206355664?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/4200392394206355664/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=4200392394206355664&amp;isPopup=true' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/4200392394206355664'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/4200392394206355664'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2010/02/yasantlar.html' title='yaşantılar'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/S4Mo8oYHbzI/AAAAAAAAAhg/VGrotnHs5Pw/s72-c/_neurosis_.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-7458378272126789143</id><published>2010-02-06T00:05:00.006+02:00</published><updated>2010-02-06T00:37:36.334+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='4 köşe yazıyorum'/><title type='text'>4 köşe yazıyorum (06.02.10)</title><content type='html'>&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5434884482850464098" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 356px; CURSOR: hand; HEIGHT: 309px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/S2yWpFOVoWI/AAAAAAAAAhA/MtzIFixYvUQ/s400/naughty_by_veshtitza.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;HOŞ&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen bir rüyanın peşinden gitmek ister insan. Bir hayale, bir arzuya, bir “o anda ne hoşuna gidiyorsa ona” kapılır ya, bu akıntıya kendisini bir kerecik olsun bırakmalıdır. Hoş gelen şeyler var çünkü. Her gün… her yerde…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hoş”, güzel bir kadının ismimle bana seslenmesinde,&lt;br /&gt;“Hoş”, yaşadığın yerin dışında farklı insanların yaşadığı ve mutlu göründükleri yerlere bir kartpostalda yahut televizyon kanalında rastlamamda,&lt;br /&gt;“Hoş”, lezzetli bir yemek kokusunun peşinden gidip, ellerimle alelacele davranmamda&lt;br /&gt;“Hoş”, yeri doldurulamayacak insanlarla ölümsüz bir resim çektirip seneler sonra “hey gidi günler” dememde…&lt;br /&gt;“Hoş”, sinir olunan bir velede annesi başka tarafa bakarken “nanik” çekip, korkutucu mimikler yapmamda…&lt;br /&gt;“Hoş”, babaannemin diş kabına limon tuzu atıp uzaktan kıkır kıkır gülmemde…&lt;br /&gt;Kısa söylemek gerekirse, “hoş”, her şeyi yapabileceğine inandıran o sezgide.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet “hoş” şeyler var hayatta. Oranı çok az olup, tesadüflerin imparatorluğunda yaşasa da, sıkıntıların arasından sapsarı bir zambak yahut bembeyaz bir frezya gibi çekiciliğini belli ederken, dikkatsiz gözler yüzünden gücenip ortadan kayboluverse de… var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hoş”u söylemek, “hoş”u dinlemek, “hoş”u izlemek, “hoş”u içten geçirmek bile farklı bir anı yaşatır insana. O anı bütün bir hayat sanmamızı ister.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoşuma gidiyor. Hoşsun. Hoşlanıyorum. Velhasıl hoş şeyler bunlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat denk gelmesi zor, hatta belli bir yaştan sonra bir daha hiç gelmez diyenler var. Sanki henüz, “böyle yapmalıyım” yahut “hayır yapmamalıyım” diyene kadar geçen o kısacık sürede varlığını belli eder. Gördünüz gördünüz. Acaba deyip, kararsızlığın ipinde cambazı oynadığınızda bütün sihrini kaybedebilir. Gücenir, içerlenir, bir daha da uğramam şeklinde sitemler edebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce bu evrende kaç kere yaşadığımı veya yaşayacağımı bilmiyorum. Ama şu an bilincinde olduğum bir yaşamım varken ve beni kendisinden ebediyen mahrum etmeden, bir kez daha herhangi bir “Hoş”un arkasından sürüklenmeliyim. O karşıda bir an parlayışına dikkat kesilmeliyim. Uzun zaman olmuş etrafıma bakmayalı. Dosyalar, defterler, görevler, ödevler, kitaplar, yazılar, artılar, eksiler filan derken kendimi boş yere ambalajlamışım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her gün biraz daha bağlanıyoruz yaşadığımız yere. Her gün biraz daha üstümüze geliyor yaşam. Yapılacaklar listesinde bir not daha… Akşam yemeğinin tatlı hazzında bile yarın gidilecek yerler, imzalanması gereken belgeler yahut aranması gereken müşteriler var. Yahu doğru dürüst sevişemiyor bile insan. Kafada binbir soru varken ne pozisyonundan bahsediyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her an kapı çalabilir ve bir yakının öldüğü haberi verilebilir. Ya da atıyorum süpermarkette ketçap reyonunda bakınırken üst raftan kalın bir kavanoz ışığımı söndürebilir. Garantisi yok hiçbir şeyin. Kefil değil kimse yaşama. Tesadüfün yarattığını tesadüf yok edebilir her an.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5434884938126217474" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 268px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/S2yXDlQiUQI/AAAAAAAAAhI/nQ2vLpo3HZM/s400/a_glance_by_JCPelayoDeBermudo.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Biraz daha devam etmek istiyorum biçimsiz ve sıkıştıran hayata dair örnekler vermeye; bir kuruma, bir okula, bir en önemsizinden telefon operatörüne kayıt olmak için bile adresimizi istiyorlar. Önemli durumlarda bize ulaşmaları için telefonla ya da internetle yaşamak zorunda bırakılıyoruz. Birileri her an bize ulaşabilir. Hatta ulaşmalı. Nerede olduğumuzu yanımızdaki sinyal yayan cihazlardan tesbit edebilirler. Yalnızlık da zorlaşıyor. Zorla yalnız olamazsın diyorlar sanki. Kendi kendiliğime müdahale etmek istiyor eşekoğlueşekler. Diğer taraftan ben de onlara her an ulaşmalıyım. Yerim yurdum, mesleğim, gelirim, babamın ismi filan hepsi bir yerde kayıtlı olmalı. Her gün görmem gereken, konuşmam gereken insanların sayısı artmalı. Neme lazım her şey sosyal çevrede bitiyor. Network tanrısının hidayetine ermek için sürekli tapınmak gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısaca şunu demek istiyorum; o kadar çok parçaladık ki hayatımızı, o kadar çok planlar yaptık ki, henüz gün başlamadan hangi aralıkta neler yapacağımızı belirledik (biliyoruz). Kendi halimi nazarı itibara aldığımda, bu aralar her zamankinden daha çok sıkıştığımı hissediyorum; habire ezen, bastıran ve sıkıştıran bir şeyler var üstümde, yanımda, arkamda. Anlatamıyorum tam. Ama siz anladınız ne demek istediğimi. Size de oluyor bu anlattıklarım bazen, değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne yapmalı acaba, nasıl bir çıkış bulmalı?” diye düşünmekten de bir bok olmuyor. Bunu sabit tecrübelerime dayanarak söylüyorum. Tabii her yöntem kişiye özel. Deneyebilirsiniz. Arayabilirsiniz. Ama tam da bu çözüm arayışından sıkılmışken o “hoş” çıkabiliyor karşınıza, benden söylemesi. İşte şu sıralar ben bunu keşfettim dostlarım. Önceden de bu kadar karşıma çıkıyor muydu, ya da ben mi görmezden gelip susturuyordum hatırlayamıyorum ama, ayartıyor, cazip geliyor namussuz. Sanki bir şeytan “yap hadi!” “kımılda!” deyiveriyor dibimde. Bence siktiredin ne yapsak, nasıl çözsek olayını. Hakikaten diyorum. Zaten bu sorular bile o “çıkmaz”a hizmet etmiyor mu? Atın kendinizi o “hoş”un yoluna. Düşünmeden. Düşünce teftişe çıkmadan sırtından vurun onu. Bir kerecik. Bir defalık en azından, Hep doğru kabul gören şekillerde yaşama fırsatımız varken, özür dilemek, “bir daha olmaz abi!” ya da “kusura bakma abla!” demek, “tövbe Allah tövbe!” çekmek gibi enstrümanlar da hâlihazırda mevcutken bir defalığına “yaramazlık” yapalım…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-7458378272126789143?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/7458378272126789143/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=7458378272126789143&amp;isPopup=true' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/7458378272126789143'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/7458378272126789143'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2010/02/4-kose-yazyorum-060210.html' title='4 köşe yazıyorum (06.02.10)'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/S2yWpFOVoWI/AAAAAAAAAhA/MtzIFixYvUQ/s72-c/naughty_by_veshtitza.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-4116610133679590900</id><published>2010-01-23T22:48:00.005+02:00</published><updated>2010-01-23T23:48:41.814+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='lirik edebiyat'/><title type='text'>lirik edebiyat #7 (23.01.10)</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/S1thkX9z0oI/AAAAAAAAAgg/T4TgU6STRn0/s1600-h/Alone_.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5430041053261714050" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 268px; CURSOR: hand; HEIGHT: 357px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/S1thkX9z0oI/AAAAAAAAAgg/T4TgU6STRn0/s400/Alone_.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;HADİ, YALANLAR SÖYLE BANA!&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;Odasının zor kapanan kapısını ikinci denemede kapattıktan sonra, paltosunu çıkartıp yatağının üstüne attı ve buz gibi havanın ona armağan ettiği titremeler birazcık dinsin diye kaloriferin önünde ayakta dikildi. Camdan dışarıyı izledi bir süre. Ardından eklemlerinin çözüldüğüne karar verdiğinde masasına oturup, geçen doğum gününde en sevdiği kafede en sevdiği insan tarafından verilen küçük ev biblosuna daldı. Sonra ne zamandır yapmadığı şeyi yapacak birikime sahip olduğunu kanıtlarcasına önünde duran Virginia Woolf’un &lt;em&gt;“Deniz Feneri”&lt;/em&gt;ni kenara itip, üst raftan beyaz bir kâğıt ve onun yanında duran sarı ayıcık desenli kupasının içinden pembe renkli, kokulu silgili kalemini aldı ve o an bilincinden ne geçiyorsa kâğıda döküverdi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;em&gt;“Gerçekler bu kadar acıtırken, yalan kadar masum ne olabilir hayatta?&lt;br /&gt;Hadi, yalanlar söyle bana!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ucu görünen bir tünelde, belki de son nefesimi içime çekiyorken şu an, “mutlu olmak hakkım değil mi” diye soran acaba kaç insan var benim gibi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeklerin vereceği güvene tutunmaktansa yalanlarla uyuşmaya tâlibim. Öyleyse&lt;br /&gt;hadi, yalanlar söyle bana!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bensiz olamayacağını söyle.&lt;br /&gt;Beni önemsediğini söyle.&lt;br /&gt;Varlığımdan yararlandığını söyle.&lt;br /&gt;Bir işe yaradığımı, birinin hayatında onu hayatta hissettirebilecek bir yerim olduğunu söyle…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bedenim fâniliğinden haberdar ve huzursuzken, bir an olsun oyala beni şu hayatta.&lt;br /&gt;Bana âşık olduğunu söyle.&lt;br /&gt;Beni arzuladığını söyle, teninin tenimi istediğini söyle.&lt;br /&gt;Sevildiğimi bileyim.&lt;br /&gt;Bunlar sayesinde hayatımda ilk defa, birkaç kısa dakika için de olsa yaşamanın ölmekten daha iyi olduğuna inanayım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeklerle başım dertte bu aralar. Her şeyin hiçbir şey olduğunu kavrayana kadar ne güzeldi akşamlarım, ne temizdi hayallerim. Bir erkeğin beni ben olarak sevmesiydi tek istediğim. Ve bulmuştum o adamı. Fakat…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meğer kendi hayâlime‘âşıkmışım.&lt;br /&gt;Meğer kendimde gördüğüm eksikliklerden ve sahip olmak istediklerimden bir adam yaratmışım. Babam gibi kararlı, güçlü ve zeki…&lt;br /&gt;Gerçekliğin dokunuşuyla hayallerden uyandığımda daha iyi anlıyorum olan biteni. Galiba bütün derdim sevilmek, önemsenmek ve ilgi görmekmiş.&lt;br /&gt;Baba evimde ısındığım sıcaklığa benzer bir sıcaklık aramışım, büyük binaların, geniş caddelerin, sert insanların soğukluğunda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acıyorum kendime ama bir yandan da…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalanlar istiyorum. Beni bir an olsun bıkmışlığımdan ve bırakılmışlığımdan kurtaran yalanlar. Beni birazcık mutlu edecek olanlardan. Yalan olduğunu bilsem de bilmesem de bir şeyin fark etmeyeceğini biliyorum. Bir zaman önce gerçek olmadığını bildiğim birçok şeye gerçek dedikten sonra bilmişliğimin bilmemişliğimin ne önemi var? Öyleyse,&lt;br /&gt;hadi durma, yalanlar söyle bana! Benimle ilgili olsun. Bana beni anlatan, bana, benim bilmediğim bir beni anlatan. Birazcık da onlarla yaşayayım. &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;em&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;Hadi!”&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;Kâğıda birkaç gözyaşı damlasa da hâlâ yazmak niyetindeydi. Lâkin, önce akmak için direnen burnuna bir çare bulmalıydı. Bir burun çekme sesine, bir de horlama sesine sinir olurdu. Kafasını kâğıttan kaldırıp, etrafına bakındı. Paltosunun yanına çantasını da atmış olabileceğini düşünüp yatağın üstüne göz gezdirdikten sonra, komodinin önünde duran çantasının fermuarının açıp elini diplere daldırdı ve kâğıt mendil çıkardı. Burnunu sildi. Gözlerinde hala akmamış yaşlar varken tekrar sandalyesine oturdu. İçeriden ev arkadaşının ona seslenişini duyunca, yazmaktan vazgeçti. Kâğıdı çabucak katlayıp raftaki rastgele bir kitabın arasına koydu ve gözyaşlarını parmaklarıyla yok etmeye çalışıp, hafif çatlak bir sesle “efendim canım!” dedi. Bir saattir ne yaptığı sorusunu duymamak için de, &lt;em&gt;“Deniz Feneri”&lt;/em&gt;ni eline alıp en son kaldığı yeri açtı ve okuyormuş gibi yaptı. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-4116610133679590900?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/4116610133679590900/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=4116610133679590900&amp;isPopup=true' title='40 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/4116610133679590900'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/4116610133679590900'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2010/01/lirik-edebiyat-7-230110.html' title='lirik edebiyat #7 (23.01.10)'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/S1thkX9z0oI/AAAAAAAAAgg/T4TgU6STRn0/s72-c/Alone_.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>40</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-8772093383190333775</id><published>2010-01-14T06:52:00.004+02:00</published><updated>2010-01-15T03:10:30.608+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ruhumdan manzumeler'/><title type='text'>ruhumdan manzumeler</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;YAZILAN YALNIZLIKLAR&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnızlığım farklıdır. Her insan yalnız bir kez yalnız olur, sonrası onun tekrarıdır. Ve her insanın yalnızlığı yalnız kendisine mahsustur. Hayattan soyutlanmak istememem, beni senden yahut ondan ayıran şeyin peşini bırakmamam, tekilliğime tutkulu bir şekilde sarılmam, işte budur benim yalnızlığım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;biçimimin verildiği toprağı bu sefer kendi ellerimle, kendi irademle ve kendi bildiklerimle tekrar şekillendirmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mutluluğumun kahkahalarını kimsenin duymaması,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;üzüntümün hıçkırıklarını kimsenin dinlememesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kendimle başbaşa kalıp, değerli ne varsa harca katarak yoğurmaya başlayıp, "özgür bir kendilik" yaratmaya çalışmak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;nesnelerin ve insanların "etki"lerine maruz kalışımın, artık yönümü değiştiremeyecek olması...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;nedensiz ama güçlü bir evet'ten, ne denli özgürlüğe varılacağını kestiremesem de "neden ?"lerime bulmayı amaçladığım cevaplara doğru bir yol...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;işte budur benim yalnızlığım!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-8772093383190333775?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/8772093383190333775/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=8772093383190333775&amp;isPopup=true' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/8772093383190333775'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/8772093383190333775'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2010/01/ruhumdan-manzumeler.html' title='ruhumdan manzumeler'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-4564466036314741080</id><published>2009-12-31T01:55:00.007+02:00</published><updated>2010-01-15T03:10:47.907+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serbest edebiyat'/><title type='text'>serbest edebiyat 19 (31.12.09)</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;TEK Mİ? ÇİFT Mİ?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;(…)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam: Yalnızlıktan korktuğun için mi benimlesin, yoksa benimle olmanın verdiklerini kaybetmemek için mi yalnızlıktan korkuyorsun?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın: Yalnızlıktan korkuyorum demedim, seni kaybetmek istemiyorum dedim. Çarpıtma söylediklerimi. Ayrıca sadece sen misin, beni yalnızlığımdan utandıran ya da korkutan?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Adam: Oo! iddialıyız...&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kadın: Çok farklı değiliz hiçbirimiz. Farkımız çok az. Zaman aynı insanların zamanı. Sende bulamadığımı başkasında da bulamayacağımı sana düşündüren ne?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam: Dürüst olmak istemiyorum. Doğruları söyleyemem şu anda. Hem…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın: Neden?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam: Ne demek neden. İstemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın: Seni yalanların mı koruyor? Onlar olmadan sen değil misin şu karşımdaki? Sakladıklarının seni değersizleştireceğini mi düşünüyorsun? Korkaksın o halde…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam: Korku değil bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın: Neymiş peki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam: Hmm… Sahip olduğunu kaybetmeme çabası ve nasıl ellerinde tutacağının sırını bilmek diyelim. Hem kaybetmek istememem bile sana değer verdiğimi gösterir. Değerini bil bence.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın: Hah! Yalancısın! Kendine itiraf edemeyecek kadar yalanların var. Onlara sır diyerek kendini koruduğunu sanıyorsun. İnsanları araç yapıyorsun. Onları kullanılacak ve tüketilebilecek bir şey gibi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam: Tamaam! Nasıl diyorsan öyle olsun. Hadi dışarı çıkıp bir şeyler yiyelim. Sabahtan beri birkaç kahve ve kekten başka bir şey girmedi mideme.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın: Tabii, senin miden bizden daha önemli. İnanamıyorum sana. Hep sen, hep sen... Bu konuyu konuşmadan sana bir şey yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam: Ama… ama… Bu ayıcık çok aaaç. Her şeyi midesiyle düşünüyooo… &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kadın: Hiç sevimli değilsin şu an!&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Adam: Hoaar!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın: Bütün tartışmalarımız yarım kalıyor, farkında mısın?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam: Ohoo! Hayatım bir saattir konuşuyoruz zaten. Buna tartışma da denmez ayrıca. Muhabbet denilebilir. Kibar olmak lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın: Bir ayı için imkansız bir şey olsa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam: Hehehe! Şu anda ilk lokmamı aldım mesela. Ama daha lezzetli şeyleri tercih ederim akşam için. Ya hem, ben bi sorun göremiyorum aramızda. Her ilişkide olur ki böyle şeyler. Tadı tuzu bunlar bi tanem. Tadı tuzuu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın: Ben dışarı çıkmak istemiyorum! Hava soğuk!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam: Olsun. Elbiselerimiz var. Ve üst üste giyilebiliyorlar, di mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın: …&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam: hadiii… hadiii… lütfeeen… ayıcık seni but görüyo şu aaann. Bi ısırık alabilir hemeeen…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın: Off! Tamam, bekle. Hazırlanıyorum şimdi. Bu arada ısıtıcıyı açar mısın? Donarak uyumak istemiyorum bütün gece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam: Sıcak bir öpücük her şeyi ısıtır sevgilim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın: Ha ha ha! Çok komik!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(…) &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-4564466036314741080?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/4564466036314741080/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=4564466036314741080&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/4564466036314741080'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/4564466036314741080'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2009/12/serbest-edebiyat-20-311209.html' title='serbest edebiyat 19 (31.12.09)'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-4826741682040520953</id><published>2009-12-23T02:18:00.003+02:00</published><updated>2010-01-15T03:12:10.647+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serbest edebiyat'/><title type='text'>serbest edebiyat 18 (23.12.09)</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;BİLGENİN BİLGELİĞİ&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;"dışarıda dondurucu bir soğuk var, her yer buz kesmiş. Bu havada ne yapmalı efendim?" diye sordu öğrenci. hafifçe boğazını temizledi ve kısa bir cevapla; "bu havada sevişilir" dedi Bilge. O günden sonra da soğuk havalarda ders vermedi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-4826741682040520953?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/4826741682040520953/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=4826741682040520953&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/4826741682040520953'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/4826741682040520953'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2009/12/serbest-edebiyat-19-231209.html' title='serbest edebiyat 18 (23.12.09)'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-2940493581679972512</id><published>2009-12-20T00:41:00.002+02:00</published><updated>2010-01-15T03:12:23.592+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serbest edebiyat'/><title type='text'>serbest edebiyat 17 (20.12.09)</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;SERZENİŞ&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Kanımı kaynatıyorsun Fritz... Daha hızlı akıyor şimdi. Dolgun ve daha sıcak. Evrenin hissettirdiği akış gibi… Ve ona karışmak isteyecek kadar canlı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeyi yakacak, her şeyi yıkacak kadarım artık. Bir çoğunluğum. Bir miktarım. Bir niceliğim. Niteliğin niceliğe dönüşüyüm. Bütün sıfatlarımdan soyundum… Çıplağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni evrende yalnızlaştırıyorsun Fritz… Tanrısız ve tanımsız bir yalnızlık bu. Besleneceğim hiçbir kaynak, hiçbir ideal yok. Başın ve sonun tesellisi de belirsizlikte kayboldu gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güçsüzlüğümde gücü bulacağıma inandırdın beni. Hani nerede Fritz? Nerede aslanı konuşturan, çocuğu yarattıran ve zerdüştü yatıştıran güç? Söz vermiştin. Hani?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karanlıkta kararsızım, kayıtsızım ve kayıbım. Belirlenmemiş bir kaderi kucaklayabilmem için en azından bir kanıt, bir kayık yahut bir kapı. Tüm istediğim bunlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni bu çağdan koparttın Fritz… Belki senin bile tahmin edemeyeceğin bir yere bıraktın. Şeytanca gülümsedin, di mi? Uslu, sakin, uyumlu bir insanı öldürmenin riskini aldığının farkında mıydın? Başıboşluğun belirsizliğe yolculuğu ürkütmedi mi seni de?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskimin yüklerini, ağırlıklarını bir süredir hissettiğim boşluğa bıraktım. Boşluğun derinliğinde görünmezler artık. Omuzlarım rahatladı, ellerim boş ve zihnim engellerinden bağışık… Tıpkı söylediğin gibi. Olmasını istediğim gibi. Ama bunca zamanın bir yere yönelmiş “kudreti”, taşıyacak ve yüklenecek bir şey olmadan o kadar taşkın ve o kadar yoğun ki… bu fazlalığı nasıl zapt edeceğim? Bir anlama yönelmesini nasıl bekleyeceğim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabretmek kolay mı, Fritz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beklemek çok zor…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-2940493581679972512?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/2940493581679972512/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=2940493581679972512&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/2940493581679972512'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/2940493581679972512'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2009/12/serbest-edebiyat-18-201209.html' title='serbest edebiyat 17 (20.12.09)'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-2933145821719559560</id><published>2009-11-16T04:06:00.004+02:00</published><updated>2009-11-16T04:18:57.289+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='lirik edebiyat'/><title type='text'>lirik edebiyat #6 (16.11.09)</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SwC1SXLdPAI/AAAAAAAAAgI/t2y2JA_qaA0/s1600-h/ilove____lust_by_cafir.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5404518879908936706" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; CURSOR: hand; HEIGHT: 394px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SwC1SXLdPAI/AAAAAAAAAgI/t2y2JA_qaA0/s400/ilove____lust_by_cafir.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;HEMEN ŞURACIKTA&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;Bakışlarında kendini belli ediyor tutkuların, mimiklerinden okunmaya başlamış bile kirli arzular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Niyetin ve emelin bu kadar anlaşılıyorken ne gerek var cümlelere?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne gerek var oradan buradan konuşmalara?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bize ne Ayşe’nin kıskançlık krizlerinden, bize ne Ahmet’in Ayşe’ye yaptıklarından?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya da bize ne gereği var hangi şarkıyı dinlediğimizin, hangi kitabı okuduğumuzun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen soyunup şu işi şuracıkta bitirsek ya…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Susamış olan hiç bardağın köşesine, kenarına dikkat eder mi? Oyalanmadan içiverir kana kana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadi gel!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evim yakın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen şuracıkta!&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-2933145821719559560?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/2933145821719559560/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=2933145821719559560&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/2933145821719559560'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/2933145821719559560'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2009/11/lirik-edebiyat-6-161109.html' title='lirik edebiyat #6 (16.11.09)'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SwC1SXLdPAI/AAAAAAAAAgI/t2y2JA_qaA0/s72-c/ilove____lust_by_cafir.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-6179469362836244831</id><published>2009-11-10T02:00:00.002+02:00</published><updated>2010-01-15T03:12:37.343+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serbest edebiyat'/><title type='text'>serbest edebiyat 16 (10.11.09)</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SvitOgXbOtI/AAAAAAAAAf4/9KN6X7coozc/s1600-h/__Der_Nihilist__.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5402258217748871890" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SvitOgXbOtI/AAAAAAAAAf4/9KN6X7coozc/s400/__Der_Nihilist__.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;BİR NİHİLİSTİN BUHRÂNI&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;Niçin sorusu cevapsız, değişebilecek şeyleri düşünmek, hayaller kurmak bir an olsun avutur belki ama her mutluluk denemesinden arta kalmış değersiz bir yıkıntı ve ağızda bırakılmış yavan bir tortu. Tükürmeli…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erken kalkmak amaçsız. Günü kaçırmak pişmân etmiyor artık. Vücudumda bir “bitse de gitsek” havası var. Cennete ışınlansam bile, ben yine aynı ben. Trajik ve komik. Sesi kesilesice bir şeytan içimde, “olsa ne olur, olmasa ne olur?” der durur. Adı batsın, boynu altında kalsın. Susturmalı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutlu olma isteği yararsız. Mutluluğu bulmak için koşturmamız gerektiğini söyleyenleri şu an acımasız ilençlerimle lanetliyorum, bu denli muğlâk bir hedef belirledikleri için. Nereye el atsan oradan sıvışacak bir amaç. Hem tüketmeden mutlu olunamaz mı? Yahut tükenmeden huzur bulunamaz mı? Ne kadar dibe batarsan o kadar yükselirsin! Buna da peki ama neden bu sonu gelmeyen döngü? Kedinin kendi kuyruğunu kovalaması gibi değil mi? Bilmeli…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Varlığımı kuşatmış bir sancı. Ve kuvvetli bir kazınma hissi. Bunların hiç birini ben istemedim. Ama hak ettim biliyorum. Fazla soru sormamalı insan. Kuşkunun zehrinden sakınmalı. Cevapların yankısı bu kadar derinden yaralayabiliyorken soru sormaktan vazgeçmeli. Niçin bu merak öyleyse? Saçma! Niçin sorusu da cevapsız zirâ. Ayrıca döngüye kapılmamalıyım yine. Hayır! Soru sormamalıyım bir daha! Fakat burnuma tüten keskin bir koku var. Bu koku bana her şeyin “öylesine” olduğunu anımsatıyor. Öyleyse öylesine yaşamalı. Kulacı sadece denizde atmalı. Ne yapmalı, ne etmeli diye düşünmeden bırakmalı kendini hayata. Zamanı öldürmeli belki. O halde ölüm de bir anda gelmeli. Her an beklemeli…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beklerken sevgiler bulmalı. Sevgileri hak eden insanlar tanımalı. Oyalanırım işte o zaman. O bende, ben onda var olurum bir süre. Birbirimize isimler takarız, ellerimizden yemekler tadarız, uyandığımızda tadı damağımızda kalacak bir rüya gibi yaşarız günleri. Aşk için uyumak gerekir öyleyse. Uyuyamayanlardan biri de benim dürüst olmak gerekirse. Uyuşuk bir uyumsuzum sevenlere ve sevilenlere karşı. Neyse, beyhûde konuşmaya başladım yine. Can sıkacak ama, sevenler de, sevilenler de her insan gibi çıkarcı. Öyleyse keseyim sesimi şimdi. Susmalı…&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-6179469362836244831?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/6179469362836244831/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=6179469362836244831&amp;isPopup=true' title='12 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/6179469362836244831'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/6179469362836244831'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2009/11/serbest-edebiyat-17-101109.html' title='serbest edebiyat 16 (10.11.09)'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SvitOgXbOtI/AAAAAAAAAf4/9KN6X7coozc/s72-c/__Der_Nihilist__.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>12</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-6119924763288231862</id><published>2009-11-02T00:36:00.001+02:00</published><updated>2009-11-02T00:42:28.221+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='lirik edebiyat'/><title type='text'>lirik edebiyat #5 (01.11.09)</title><content type='html'>&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;İHTİYAR VE ÇOCUK&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yaşlı adam yavaş adımlarla çocuğun yanına yaklaştı, kısık ve iknâ edici sesiyle;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Her şeye hayret etmen güzel. Her şeyi bilmeye çalışman da güzel ama insan bir yerden sonra dur demeyi de bilmeli. İlmin fazlası yem gibidir. Bolluğu doymaktan öteye geçtiğinde çatlatır hayvanı. İlim de akıldan nâkıs olmalı öyleyse. Her terâzinin kaldırabileceği bir ağırlık vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk güler yüzle karşıladı bu çokbilmişliğinden memnun ihtiyarı. İhtiyarın sözleri bitene kadar gözlerini el-kol hareketlerinden ve mimiklerinden ayırmamaya dikkat etti. “Bir şeyleri anlatırken aynı zamanda yaşıyor ve hissediyor sanki” diye düşündü. Bir ara ihtiyarın uzun ve kıvrılmış kaşlarının uzunluğunu görüp içinden gülmek geldiyse de yaşlılara saygı öğretilmişti ona. Gülemezdi. Gülücüklerini ahlâkının altına sıyırdı. Bir çocuktan beklenmeyecek ciddiyetle karşısındakinin her söylediğini dinlemeye çalıştı. İhtiyarın kelimeleri arasındaki uzun boşluklar bir süre sonra merak uyandırmaktan çok sıkıntı vermeye dönüştüğünde ihtiyar son noktayı koymak üzereydi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Dediklerim kulaklarına küpe olsun evlat. Geçici kılınmış bir hayatta kalıcı olanı bulmaya çalış daima. Büyüklerin tecrübeleri cevap anahtarları gibidir. Onlar aklının hep bir köşesinde bulunsun e mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yaşanmışlıklar gerçeği vermez hiçbir zaman. Onlar sadece, sizin yolunuzu kaybetmemeniz için ardınızda bıraktığınız ekmek parçalarıdır. Benim de sizinle aynı yolda yürüyeceğimi size düşündüren nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Aklın yolu birdir evlat. Biraz daha büyüdüğünde anlayacaksın bunu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yani siz diyorsunuz ki, belli bir yaşa gelindiğinde artık mutlak hakîkate ulaşacağım. Peki neden hakîkati bulmak zorunda insan? Hakîkat bulunduğunda bildiğinizi sandığınız şey uyuşturmaz mı sizi daha sonra? Yolun sonuna geldiğinizde ne heyecan verebilir ki artık… Hem insan soğuk aklına güvenseydi daîma, güçlünün güçsüzü öldürmemesini ne sağlayacaktı? Yani demek istediğim, güçsüzün elindeki her şeyi almamın beni zengin etmesi çok akıllı bir tercih olabilecekken, beni durduran şey kendimi onun yerine koymam değilse nedir? Onun durumunu duyumsamam ve hissetmem, duygularımın içimde titremesi nedeniyledir. Öyleyse gerçeğin çeşitliliğini kabul etmek zorundayız. Akla avans vermeyi de bırakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Sen çok yanlış yollara düşmüşsün çocuğum. Sana kimler ne söylemiş yahut neler okumuşsun böyle? Kim kirletmiş mâsumiyetini? Kim soruyor sende bu soruları? Bir çocuktan doğabilecek cüret ve cesâret değil bu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yanılıyorsunuz efendim. Asıl bir çocuktan çıkar cesâret. Çocuk cesurdur ve gözü karadır. Görüntünün arkasını merak eder hep. O alışkanlıklarının ve beklentilerinin esiri olmamıştır henüz. Her gördüğü ve duyduğu, onu yeni ufuklara, yeni ışıklara yönlendirir. Her şeyi bildiğinden, gördüğünden ve gerçeğe ulaştığından şüphe duymayan bir ihtiyarın kendi kabuğuna çekilmişliği ve eminliğindeki yazgı köleliği yoktur onda. O bilginin kölesi değildir. Olmak istemez de. Zira bilgi, önceden belirlenmiş bir hedefin aracı değildir. İhtiyaç olunduğu ve bilindiği kadar işe yarar. O amacın kendisidir çocuk için. Affedersiniz ama, sizin akıl dediğiniz şey, sizin bizlere taşımamız için zorladığınız yüklerden oluşmuş bir aygıttan ibârettir ve görevi; duyduğumuz, gördüğümüz, kokladığımız, tattığımız ve hissettiğimiz şeylerin arasından var oluşumuzu devam ettirmek için o anlık bir plan çıkarmaktır. Akıl sadece verileni dizer, verileni sıraya koyar, onlardan o an için gerekli bir doğru yaratır. Sonra o kabulünün üstüne, yeni yahut onlardan kaynaklanan kabuller ekler. Hepsi bu! Ve ne yazık ki sadece yaşamak için ihtiyacımız olan aklı, siz ve sizin gibiler, onun böyle bir iddiası yokken başlı başına doğrunun ve hakîkatin garantisi kıldınız. Hep gerçeği zikrettiğini ileri sürdünüz. Size bu izni kim verdi? Aklın büyüklüğünü yine aklın kendisiyle kanıtlamaya çalıştığınızın çelişkisini görmüyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhtiyar bu sorulardan sonra kendi hakîkatinin yıkılışını filan hissetmedi. Tam tersine çocuğun içine düştüğünü iddia ettiği derin çukurda kendisinin bulunmadığına şükredip, “yazık evlat, çok yazık!” diye mırıldanarak çocuğun yanından uzaklaştı. İhtiyarın söyledikleri doğru mudur, yanlış mıdır? Yahut bizi başka düşüncelere yönlendirir mi bilinmez ama, söylediği bir şey aşikârdır; Çocuğu bir şey konuşturur. Onun kelâmları, yüzyılların biriktirdiği bir intikamın tezâhürleridir ve onun sesinde can bulmuştur. Bir şeyi bilmenin yahut bilmişliğin karşısında her zaman değişmenin ve devinimin yararlılığını gösteren bir düşünce egemendir çocuğa. Onda Spinoza konuşmuştur belki, Hume replik vermiştir bir süre. Son sözcüklerinde arkasında duran ise Nietzsche olmuştur. Yaşlı dostumuzu konuşturan şey ise, hâlâ birçoğumuzun içinde mevcut. O inanç ki, kalıcılığının değerini gözümüze sokmak istercesine benliğimizle devamlı mücâdele halinde. Cümleleri emirgen, söyledikleri ise kesinliğinin ve gücünün kanıtı. Hatta, insanın içinde bir kaya, bir türlü sürüklenmeyen ve onu hep aynı yerde kalmaya mahkûm eden. &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-6119924763288231862?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/6119924763288231862/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=6119924763288231862&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/6119924763288231862'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/6119924763288231862'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2009/11/lirik-edebiyat-5-011109.html' title='lirik edebiyat #5 (01.11.09)'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-3514274428056251639</id><published>2009-10-19T22:48:00.002+03:00</published><updated>2009-10-19T22:55:34.760+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='denemeler'/><title type='text'>denemeler #13 (19.10.09)</title><content type='html'>&lt;p align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;SIFATLAR&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;Sıfatlara güvenmemek lazım. Onlar ki ne yaman ve ne muzır silahlardır. Kötü niyetlilerin elinde istenilen şekilde yoğrulup, insanın en savunmasız yerine, benliğine kurnazca sirayet ederler. Keyif verdiği de olur, acı verdiği de...&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Tehlikelidirler. Cümlelerin yapamadığını, gerçeğin gösteremediğini bir sıfat kolaylıkla yapabilir. Güzelsin, harikulâdesin, başkasın derim, hop yatağıma doğru bilinçsiz yolculuğuna çıkarsın. Bilinçlisin, akıllısın hatta üstüne yok derim, ne karakter kalır ne prensip, kararlarına ve eylemlerine sıfatların ağırlığı yapışır ve onları kaybetmemeye çalışırsın. Yahut bayağısın, aşağılıksın, çirkinsin derim, niyetimi sorgulamadan üstüne alınırsın hemen. Kendinden işkillenirsin, acabalanırsın, kuşkuların mezar böcekleri gibi içten içe kemirir ve zehir kanında dolaşmaya başlar artık. Kendi eksikliğinin fark edildiğini sanıp, onu fütursuzca kapatmaya ve gizlemeye uğraşırsın. Savruk cümlelerin her çırpınışında daha da dibe batırır seni. “Hayır ben öyle değilim bir kere” ile başladın mı, bitti gitti işte… &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Dediğim gibi sıfatlara güvenmemek lazım. Kullanılmak ve kullanmak için yaratılmışlardır. İnsanın en zayıf noktasına doğru fırlatılmış zehirli ok misali farkettirmeden ve aniden saplanırlar.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-3514274428056251639?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/3514274428056251639/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=3514274428056251639&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/3514274428056251639'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/3514274428056251639'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2009/10/denemeler-13-191009.html' title='denemeler #13 (19.10.09)'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-6624131330265571277</id><published>2009-09-28T00:10:00.004+03:00</published><updated>2010-01-15T03:12:52.265+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serbest edebiyat'/><title type='text'>serbest edebiyat 15 (28.09.09)</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/Sr_U9QVNkPI/AAAAAAAAAfo/63X3o9G27Gs/s1600-h/Night_and_day_by_Dolore.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5386257828179448050" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 267px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/Sr_U9QVNkPI/AAAAAAAAAfo/63X3o9G27Gs/s400/Night_and_day_by_Dolore.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;GECEDE GÜNDÜZ, GÜNDÜZDE GECE&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir zaman tam karanlık olmadı gecem. Büyüklerin de dediği gibi, dertler gece azar hep. Sorunlar karanlıkta çözümlerini kaybetmeye çalışır ve gizler sinsice. Daha karamsar tümceler dolar deftere, kağıda yahut yazılası ne varsa ona. Fakat bunlara rağmen benim gecemde hep bir umut filizlendi, hep bir “beklemek gerek” diye avuttu aklım. Kuruntunun yanında avuntuyu da tattım. Beklentinin ve mutluluğun olasılığında parladı bir ışık…&lt;br /&gt;Hiç tam karanlık olmadı gecem. Sarımtırak yahut turuncuydu… Loştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve hep aydınlık değildi gündüzüm. Onun beyazlığına düşecek bir lekem vardı. Dünün kırıkları ve başarısızlıkları, yarının belirsizliği ve kaygısı, koyu ve sonu gelmez gölgesini üzerimden eksik etmedi hiç. Dediğim gibi, hiç tam aydınlık olmadı gündüzüm. Ama yine de insanlar tanıdım gündüzlerde, bende daha iyi biri olma isteği uyandıran. Yahut ucuz karakterli, kuru çıkarcı ve menfur mîzaçlılara rastladım, böylece gözlerimi kapatanın mâsumiyetim olduğunu anladım. Kısacası akşamüstü kıvamındaydı gündüzlerim. Prusya mavisi yahut menekşe… yine de Hoştu. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-6624131330265571277?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/6624131330265571277/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=6624131330265571277&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/6624131330265571277'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/6624131330265571277'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2009/09/serbest-edebiyat-16-280909.html' title='serbest edebiyat 15 (28.09.09)'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/Sr_U9QVNkPI/AAAAAAAAAfo/63X3o9G27Gs/s72-c/Night_and_day_by_Dolore.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-814238477459930668</id><published>2009-09-12T01:55:00.008+03:00</published><updated>2009-09-12T02:24:03.784+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='denemeler'/><title type='text'>denemeler #12 (12.09.09)</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SqrVsc2MBWI/AAAAAAAAAfY/_akTcXR-8t4/s1600-h/sevgi_nefret.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5380347664481912162" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 381px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SqrVsc2MBWI/AAAAAAAAAfY/_akTcXR-8t4/s400/sevgi_nefret.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;İKİLEM&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;Bir insandan hem nefret edip hem de onu sevebiliyorsanız, sizin dünyanız “o” olmuştur artık. Onun egemenliğinde varsınızdır. Hayatınızı siz değil, o yönetiyor demektir. Ruh halleriniz onun iradesindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şayet bir gün, sizin üzerinizde bu kadar etkisi bulunan ve hem nefretin sadist eğilimini hem de sevginin insancıl yanını bir arada yaşatan o, ortadan kaybolursa ne yaparsınız? Acı veren bütün duygular o anda varlıklarını hissettirmez mi? işte o anda dayanaksız ve referanssız kalırsınız. Nasıl ki “bugün kavramı”, dün ve yarın kavramlarının referansıysa, başka bir deyişle, zaman algımız, bugünü bilincimizde sabitlediğimiz için dünü ve yarını yaratabiliyorsa, onun kayboluşu da hem geçmişi hem de geleceği yok eder. Bu durumda ayakta durmakta güçlük çekerek, hatta sendeleyerek tutunacak bir şey aramaya koyulur, onun bıraktığı derin boşluğu dolduramayacağınızı anladığınızda ise varoluşunuza lanet edersiniz. &lt;strong&gt;Her şeye yeniden başlamanın yoruculuğunda bitkinleşir, yeniden başlansa bile gelecekte tekrar aynı kaderi yaşayabileceğiniz olasılığında boğulursunuz. Sonuç; yere kapaklanırsınız… &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir insandan hem nefret edip hem de onu sevebiliyorsanız, derin bir açmazdasınızdır. İkilemin iki ucuna doğru gerilmiş soğuk ve ince bir telde dengede durmaya çalışırken, bir yandan da hangi yöne gideceğinizi düşünürsünüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Nefret; bir amacınıza ulaşmaktan sizi alıkoyana beslediğiniz duygudur. Varlığınız kadar gerçektir, zirâ nefretin sahtesi olmaz. Sevgi ise en yalın haliyle, size haz veren psikolojik bir gereksinimin karşılanmasından duyulan hoşluktur. Bir gün doyuma ulaşırsanız eğer, arkanızda bırakacağınız bir anı yahut alışkanlıktır. Gerçekliğini geçiciliğinde yaşarsınız.&lt;/strong&gt; Kısacası, o sizden bir şey alırken, size başka bir şey vermiştir. Hangisinin peşinden gideceğinize nasıl karar verebilirsiniz? Neye dayanarak? İşte açmaz tam da burada başlar. Bu belirsizlik devam ederken bile o hâlâ bilincinizi meşgul ediyorsa, artık benliğinizin bir önemi kalmamış demektir. Yine de her şeye rağmen apaçık görünen bir gerçek vardır; o, varlığıyla size en uç iki duyguyu yaşatabilmiştir. Sizi, düşüncenin ve duyguların pençesinde oyalayabilmiştir ve algılarınızı, bir hareketiyle duygularınıza ulaşabilecek kadar kendisine yönlendirebilmiştir... O, hayatınıza damgasını vurmuştur.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-814238477459930668?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/814238477459930668/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=814238477459930668&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/814238477459930668'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/814238477459930668'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2009/09/serbest-edebiyat-15-120909.html' title='denemeler #12 (12.09.09)'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SqrVsc2MBWI/AAAAAAAAAfY/_akTcXR-8t4/s72-c/sevgi_nefret.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-8303969382650461335</id><published>2009-09-04T02:04:00.005+03:00</published><updated>2009-09-04T02:31:35.024+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serbest edebiyat'/><title type='text'>serbest edebiyat 14 (04.09.09)</title><content type='html'>&lt;div align="right"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SqBLtqLI5-I/AAAAAAAAAfE/nUwBPaYUojA/s1600-h/mektup.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5377381202867578850" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 267px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SqBLtqLI5-I/AAAAAAAAAfE/nUwBPaYUojA/s400/mektup.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;&lt;strong&gt;ESKİ BİR DOSTA MEKTUP&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;10 Haziran 1994&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;Gümrü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;...Her yaklaştığımda biraz daha uzaklaştı benden. Duygularımı her belli edişimde biraz daha güven kazandı sanki. Biraz daha özünü kaybetti. İçindeki şeytanı gizlemeye gerek olmadığı besbelliydi. İsteyerek gizlemese de içten içe değişiyordu. Bunun farkında olmaması ne acı! &lt;strong&gt;Onun o plansızlığını, bir anda oluverişini, çirkin oyunlara başvurmaya gerek duymayışını sevdiğimi anladım bir kez daha.&lt;/strong&gt; Şu an bu mektubu yazarken bir kez daha anıyorum eski günleri. Hatta sadece gözlerine bakarak saatlerce geçirebileceğimi söylediğim o geceleri… Nefesinin kokusuna, dudaklarındaki tada ve boynundaki kokuya bir daha ulaşamayacak olmam ne kötü. Hatta zamanın geçişine, zamanın ve insanın bu kadar yaralayan değişimine lanet ediyorum şu anda. Geçmişi düşündüğümde ruhumun hissettiği hafiflik, şimdiyi ve son zamanları düşündüğümde yerini güçlü bir hayal kırıklığına bırakıyor. Evet, ona her yaklaşmam da, hislerimin gel dediği yoldan her gidişimde, o benden aynı hızla uzaklaştı. Keşke kendimce yaşasaydım bunları. Ona bu kadar yaklaşmayıp içimde avunsaydım da gözümde bu kadar değişmeseydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte aziz dostum Nora, yıllardır aynı hayata beraber baktığım, gelecek için peşin hesaplar yaptığım kadından böyle ayrıldım. Mektubunu alalı henüz 3 gün oldu. Bu aralar iç sıkıntılarım kuvvetli bir atâlet yaratmakta bedenimde. Ne çalışıyorum, ne eğlenmeyi düşünüyorum, ne de dışarıya çıkıp denize karşı bira içiyorum. Geçenlerde ne zamandır içmiyorum diye bir hesap yaptım. İnanır mısın en son senin asilzade halanın yalısında içmişiz. Hatırlarsın muhakkak. Senin hafızan hep daha kuvvetli olmuştur benimkinden. Bir yaz akşamıydı, sen ben ve Talin hanımefendi yalının taraçasında oturmuş rakı içiyorduk. O eski anılarını anlatırken ben dinliyor sense yıllardır dinlediğin hikâyelerden bir an olsun kurtulmuş, gökyüzündeki yıldızları seçmeye çalışıyordun. O günler de güzeldi Nora, &lt;strong&gt;ama onunla geçirdiğim günlerin tadı, başkalığı, bir daha kimseyle olamazlığı o kadar kuvvetli yapıyordu ki beni. Hayatında seni sen olarak seven, sana kendisi gibi gelen birinin olması çok başka bir gerçeklik. Hatta o duygudan başka her şeyi yalan yapabilecek kadar…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bitmiş ve şimdi ancak nefretimi güçlendiren bir ilişkiden bu kadar bahsettiğim için üzgünüm. Sana attığım son mektupta, 3 ay önce beraberdik hala. Hatta mektubu zarfa o koymuştu, beyaz ve ince elleriyle. Mektubu bitirdikten sonra birazcık dizine yattım. Çok severdim onun dizine yatıp, güzel yüzünü izlemeyi. Ellerini yüzümde gezdirişi ve saçlarıma dokunuşu başka bir dünyada hissettirirdi beni. Neyse aziz dostum, onunla ilgili her şey şu anda acı veriyor bana, unutmak ve bahsetmek istemediğim kadar hatırıma geliyor. Geldikçe de kendime kızıyorum. Şu anda iki farklı o var içimde. Sevdiğim ve nefret ettiğim. Bir süre sonra, hatta senin bana cevap yazdığın mektupta muhtemelen, büyümüş olan nefretim geçmişini de alıp götürecek onun. Beklemediğim ve inanmak istemediğim bir şekilde masumiyetini kaybedişi ve aramızdaki her şeyi bitirişi, onu unutmak adına her geçen gün biraz daha güç veriyor bana. Son sözlerime gelirken şunu da bilmeni istiyorum, beni sahiden merak eden ve her zaman sorularıma akılcı cevaplar veren aziz dostum; nefretim ve kızgınlığım sadece ona karşı değil. Kendimden de en az onun kadar nefret ediyorum. Onun gün be gün değişmesini ve sevdiğim kadını ellerimden alışını fark etmeme rağmen her defasında yalnızlığımın soğuk korkusu ve ona olan sevgimin sıcak gerçekliğine inanışım beni daha da güçsüzlüğe itti. Hatta bir gece, kendime saygımı yitirmek pahasına karşısında ağladım. Onu sevdiğimi ve bu gerçekliğin hiç bitmemesi gerektiğini söyledim. İşte bu yüzden varlığımdan bütün gücümle nefret ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aziz dostum Nora, umarım karanlık sıkıntılarımla ve derin mihnetimle canını sıkmamışımdır. Mektubunda, “onu hala o kadar güçlü seviyor musun?” diye sormasaydın bu kadar içimi dökmezdim belki. Ama hayatta, yorulmuş ve bıkmış bir haldeyken içini dökebileceğin bir insanın olması ne kadar güzel. Hele ki bu insan yıllardır dostum olan ve her cevabıyla beni biraz daha aydınlatan sen olunca… Bu ruh halime ilişkin fikirlerini ve düşüncelerini sabırsızlıkla bekliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgilerle… Levon&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-8303969382650461335?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/8303969382650461335/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=8303969382650461335&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/8303969382650461335'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/8303969382650461335'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2009/09/serbest-edebiyat-14-040909.html' title='serbest edebiyat 14 (04.09.09)'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SqBLtqLI5-I/AAAAAAAAAfE/nUwBPaYUojA/s72-c/mektup.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-8479525364975859138</id><published>2009-09-01T19:13:00.007+03:00</published><updated>2009-09-02T02:07:38.915+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='4 köşe yazıyorum'/><title type='text'>4 köşe yazıyorum (01.09.09)</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/Sp1IidEyO2I/AAAAAAAAAec/DjUyjJQXKws/s1600-h/tatls.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5376533286907689826" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/Sp1IidEyO2I/AAAAAAAAAec/DjUyjJQXKws/s400/tatls.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;ADA&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;İsminin önemi olmayan, dört tarafı derin ve de serin sularla kaplı bir yerde açtım gözlerimi… adına tatil demek belki birazcık nankörlük olur diye şu anda adlandırmaktan kaçınıyorum. Şehrin kendine has, kendisiyle sorunlu gürültüsünden, kirlenmişliğinden ve nefes almayı zorlaştıran keşmekeşinden birkaç günlük kaçışımın bende bu kadar benzersiz duygular uyandıracağını tahmin edemezdim… Anlatılması güç duyguların yanı sıra, belki de bir daha görmek için çaba harcamayacağım, evrenin rastlantısına bırakacağım fakat tek porsiyonluk da olsa hoş vakit geçirdiğim insanlar tanıdım. Sıcacık gülüşlerinde saflığını görebileceğiniz adanın yerlileri ve adaya benim gibi hayatlarına mola vermek için gelen “yorulmuşlar”. Ve evler gördüm. Fazla uzunca olmayan, ahşap çatılı, beyaz boyalı evler. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5376533813732553362" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; CURSOR: hand; HEIGHT: 223px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/Sp1JBHpnspI/AAAAAAAAAes/R0cnSQujq4Y/s400/medina_by_cyberci.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;br /&gt;Zamanın çabucak bitmemesi için elimden geldiğince anı yaşamaya çalıştım her gün. Sabah erken uyanmak için cep telefonunun alarmına ihtiyacım yoktu. Zira Güneşin denize olan meyli ve eşsiz birliktelikleri, kumların üstünde yatarken kendiliğinden kapanan gözlerin önünden geçen bitmeyesice hayallerin çekiciliği bu görevi ziyadesiyle yerine getiriyordu. Ya o sabah kahvaltılarına ne demeli? Saymaya üşendiğim kadar çeşit çeşit taze reçeller, peynirler, sıcacık açma ekmekler ve tabii ki ardı ardına içilen bergamot aromalı çaylar… karşımda ise yine deniz, yine kumsal.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vücudumu, zihnimi, duygularımı… yani evrende nelerimle varsam hepsini tarif edilmesi güç bir haz kapladı oradayken. Adanın bana verebileceği her şeyi onun iliklerinden çekip almalıydım. Kahvaltı sonraları, yan masada sohbete dalmış adanın yerlilerinden gözüme kestirdiğim ihtiyarlarla ettiğim sohbetlerin sahiciliği, uzunca zamandır monolog halindeki muhabbetlerin sıkıcılığına maruz kalmış olmamın verdiği umutsuzluğu bir çırpıda aldı götürürdü. Öğlenin küçümseyerek tepeden bakan güneşi birazcık kibrini kırdığında ise havlumu, kremimi, yağımı, müziğimi ve kitabımı kaptığım gibi kumsala seğirtiyordum. Bedenimin bütün hantallığını, ağırlığını ve gerilmişliğini oracıkta sıcacık kumlara bırakmanın verdiği arınmışlık duygusu ve güneşin batmasına yakın otelime gittiğimde, yeşil kütür kütür bir elma yahut ice-tea şeftali eşlliğinde güneşin yumurta sarısına dönüşünü ve “yarın tekrar buluşmak ümidiyle hoşça kalın” deyişini izlemenin tadını da unutamayacağımı biliyorum.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;Sahilde güneşlendiğim dakikalarda tenimin yanmasını an be an hissediyordum. Farklı bir zevki vardı bunun. Güneşin dokulara teması oradan hücrelere ilerleyişi ve sonunda bedenimde hüküm sürdüğünü düşünürdüm. Güneşi özümsemek böyle bir şey olmalı… Vücut ısısının yükselmeye başlamasıyla birlikte bu zevk yerini daha büyük, kaçınılmaz bir tutkuya bırakmaya başlıyordu… deniz. O anda bütün algılarını istediği şeye yoğunlaştıran beşikteki bir bebeğin ağlaması gibi istedim o serinliği. Denizle bütünleşmeliydim. Ateşimi ancak o söndürebilirdi. Önce birkaç adım atmaya başladım, denizin dibinden olabildiğince net görünen kumları ayaklarımın altında hissetmek birazcık huylandırsa da hoşuma gidiyordu. Daha sonra hafif bir ürperti karnımdan göğüslerime doğru ilerlediğimde bir anda balıklama kendimi denize bıraktım ve serinliğin içinde yüzmeye başladım… Gece de isminin Deniz olduğunu söyleyen bir kadınlaydım. Her yanım denize mahkûmdu anlaşılan. Neyse daha geceye çok var…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5376533722117984178" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 212px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/Sp1I7yXAT7I/AAAAAAAAAek/34pfy2YAXAs/s320/assa.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/p&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşamları ise adanın muhtelif yerlerine serpiştirilmiş gibi duran lokantalara yahut sahilde mevzilenen balıkçılara gidiyordum. Her akşam kendime, “bütün senenin yorgunluğunu ancak böyle güzel yemeklerle atabilirsin.” diyerek, kendimi cömertçe donatılmış masalarda buluyordum. Her akşam yemeğinin ayrı bir yeri vardı fakat oradaki ilk akşamımda yediğim balığın ve onun sadık dostu rakının damağımda bıraktığı tadı anlatamam. Taze yapılmış ve hayli emek harcanmış mezelerden hopur hopur götürürken, kafamı meze tabağından kaldırmadan gözlerimi garsonun gözlerine devirerek bir duble daha işaret ettim. Daha sonra bir tane daha… bir tane daha. Hesabı masada ödedikten sonra hafif yalpalayarak ve sallanarak otele doğru yürüdüğümü hatırlıyorum. Otelin sahibi Fatma Hanım’ın her günün parasını ısrarla ve ihtimamla bizzat odamın bulunduğu koridorda bekleyerek istemesinden mi bahsetmeli, yoksa yan odada kalan iki taze kızın benimle tanışmak için sarfettiği gayretlerin ne kadar yapmacık olduğundan mı çıtlatmalı bilmiyorum ama, seneye tekrar gidersem yine orada kalırım. Zira odamın manzarasını ve otelin temizliğini düşündüğümde ödediğim miktar gayet makûldü. Ayrıca Fatma Hanım’ın absürdlüğü de cabası. Hatta şunu anlatmazsam çatlarım; adaya geldiğim ilk dakikalarda otelleri ve pansiyonları gezerken, Fatma Hanım’ın oteline denk geldiğimde, bana müşterisi olmam için sunduğu özellikler ve ayrıcalıkların içinde üst katta Rus kızların ikamet ettiğini bastıra bastıra söylemesi karşısında hayli afallayıp, bir an Fatma Hanımın görünen mesleğinden şüphe etmiştim. Neyse Rus uyrukluların akîbeti ve ahvâli hakkında söylemek istediğim bir şey yok… geçelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemekten sonra otelde birazcık dinlenip, üstüme başıma yakışmasını arzu ettiğim bir şeyler geçirip adanın en gözde diskosuna yahut barlarına doğru yola koyulurdum. Birazcık danstan, birazcık alkolden ve kadın kokusundan zarar gelmezdi ne de olsa. Gündemin popüler addedilen şarkıları peşin sıra çalarken kendilerinden geçen insanların danslarını ve dans diye düşündükleri hareketlerini izlerdim içeri girdiğimde. Sonra ise içeride tanıştıysam “içeridekiyle”, yok öğlen kumsalda tanıştıysam ve sözleştiysek de “kumsaldakiyle” kendimizi müziğin ritmine bırakırdık. Bir yandan ruhumun notalarla oynaşmasını hissederken bir yandan da karşımdakiyle sık sık göz göze gelişimizin müjdelediği kırmızı dakikalar zihnimi meşgul ederdi. Gecenin terbiyesiz dakikalarına doğru ilerlediğimizi fark ettiğimizde çoktan diskodan çıkmış, onun ya da benim otel odamda birbirimizi daha yakından inceliyorken bulurduk. Alkolün etkisi bazı gergin dakikaların yaşanma olasılığını sıfıra indirmiş, sürecin mutlu sona ulaşması için de elinden geleni yapmışa benziyordu. Önce sıcak, ıslak bir öpücük, ardından tenin tenle muhabbeti ve buruşan çarşaf… evet hepsinin ayrı bir yeri vardı, daha doğrusu hepsinin sadece orada kalmasını istediğim bir yeri vardı ama bir tanesi kalıcı olmak arzusundaydı… Deniz. Her öpücükten sonra gözlerini hafif kapayarak ve ağzının yanındaki çizgileri belirginleştirerek arsız bir gülücük atardı. Arsız ve halinden memnun…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne kadar yazarsam yazayım, sanki yaşadıklarımı ve hissettiklerimi bendeki yoğunluklarıyla anlatamadığımı düşüneceğim, biliyorum. Hatta şu anda bile içimde beni de kağıda dökmelisin diye haykırmaya başlamış duygularım ve anılarım var. Ama nasıl ki adanın ihtişâmı ve ben de uyandırdıklarının güzelliği orada bulunduğum sürenin kısalığına bağlıysa ve hâlâ tadı damağımda kaldıysa, anlattıklarımın da aynı kaderi paylaşması için sözü burada bitiriyorum…&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-8479525364975859138?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/8479525364975859138/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=8479525364975859138&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/8479525364975859138'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/8479525364975859138'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2009/09/4-kose-yazyorum.html' title='4 köşe yazıyorum (01.09.09)'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/Sp1IidEyO2I/AAAAAAAAAec/DjUyjJQXKws/s72-c/tatls.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-5979076831620642321</id><published>2009-06-14T03:43:00.006+03:00</published><updated>2009-06-14T04:59:13.315+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serbest edebiyat'/><title type='text'>serbest edebiyat 13</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SjRKiYdn3tI/AAAAAAAAAc0/0gIDu7ihBT8/s1600-h/Nostalgic_District_by_Lutherx.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5346980612138327762" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 286px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SjRKiYdn3tI/AAAAAAAAAc0/0gIDu7ihBT8/s320/Nostalgic_District_by_Lutherx.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;BİR MAHALLE VE BİR SON&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güzelliği sadelikte arayan, çirkinliği sadelikle sınayan bir insandım o zamanlar. Renklerin armonisiz ve ahenksiz karışımına her rastladığımda, boğazlanıyorum hissine kapılırdım. Hatta üst kattaki Neriman Abla'yı makyajlı gördüğümde, “bülbülü altın kafese koysan bülbül yine bülbül be ablacığım” diye de takılırdım. Tabi ki söz konusu vecizenin başrolünün eşek olduğunu bilirdim fakat Neriman Abla'ya yaş farkımızdan dolayı beklediği saygımdan terbiyeli davranmam gerekirdi. Sağ olsun kadıncağız, her takılmamda yüzüme “haşarılığımı ve yaramazlığımı” vurgulayan bir gülücük atardı, “hadi oradan eşek sıpası” derdi. Çok geçmedi eski belalısının, Neriman Abla'yı bıçaklayarak öldürdüğü haberi geldi. Yazıktı. Kahvenin önünden eteğini havalandıracak yaşta değilse de pişmaniye kıvamında saçlarıyla penceresinin önünde sokağı seyre dalarken, bir yandan da örgüsünü örmekle meşgul olan diğer komşumuz dul Pakize Teyze kadar bitik de değildi. Kan kırmızı ruju, çimen yeşili rimelleri ve kireç kıvamında pudrası olmasa da güzeldi. Hatta olmasa daha güzeldi. Ölüm erken geldi. Sabah erkenden de haberi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapıcı sağ olsun. 1 litre süt, 1 kilo domatesine kavuşana kadar pencere önlerinde helak olan Pakize Teyze’yi saatlerce bekletir de, böyle meşum haberleri yetiştirmekte karnesinde takdir getirmiş yeni yetmelerin eve seğirtmeleri kadar hızlı davranırdı. Tombul kapıcı Rıza Efendi, her siparişi karşılığında bakkaldan komisyon olarak aldığı somun ekmeği siparişleri dağıtana kadar midesine indirmekten olacak, göbeği kümbet biçimini almış, nefesi her merdiven çıkışında, bütün dairelerden işitilir olmuştu. Önce kapıyı hızlı hızlı tıklattı. Açtım, ne var Rıza Efendi dedim. Neriman Abla dedi. Ee dedim. Ölü bulmuşlar bu sabah dedi. Hay Allah dedim. Şaşırmış olacağım ki, böyle eşine az rastlanır havadis karşısında kayıtsızca hay Allah diyebildim. Sonra iyi, Allah rahmet eylesin o zaman deyip kapadım kapıyı. İnsan kendi ve kendi yakınlarının çekmediği acılar karşısında nasıl da yapmacık olabiliyor diye düşündüm. Neriman Abla için bu olay, hayatının nihayetiydi. Hele onu öldüren için belki de geceleri bitmeyecek kâbuslara gark olacağının resmiydi. Hapse girecekti. Bu dünyadan bir can almıştı gözünü kırpmadan. Onun için hayat artık başka bir yöne gidecekti. Serbest değildi seçimlerinde. Hatta seçimleri bile olmayacaktı şüphesiz. Yakalanmış zaten 10 gün sonra. Hatta pişmanlıktan kendi gitmiş komiserin ayağına. Sınav kağıdını, soruların henüz hepsini cevaplamadan vermek zorunda kalan öğrenci gibi tahayyül ettim onu… bu haberi de yine gürbüz kapıcı Rıza Efendi'den aldım, mahalleyi terk edişimden 1 yıl sonra geçmiş anıları canlandırmak için döndüğümde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5346981065091879634" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 172px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SjRK8v2KktI/AAAAAAAAAc8/dfJnCjRCpg0/s320/bizim_mahalle_by_emregurten.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Bu bir yılda ne kadar çok acılar çektiğimi, ne kadar çok kahkahalar attığımı ve en önemlisi bir zamanlar sahip olduğum fikirlerle düpedüz alay edebilecek kadar değiştiğimi düşündüm. Bir sene önceki siyasi görüşlerim bile değişmişti. Bu değişimin cebimdeki paraların suyunu çekmesiyle bir ilişkisi olduğunu anımsıyorum şu anda. Ne de olsa, vatandaş cebine girenle mutlu, girmeyenin müsebbibi ise tabi ki devlet olacaktı. Her neyse, bir yıl önce birbirinden garip ve farklı komşularım arasında yaşadığım apartmana söyle bir baktım bakkalın köşesinden döndüğümde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yıl, bir binanın eskimesi ve değişmesi için uzun bir zaman değildi şüphesiz. Ama kendi değişimlerimle yüzleştiğimde, acaba binada da farklılıklar var mı diye meraklandım. Apartmana giriş kapısının kilidi ve anahtar kısmı taşındığım zamanki gibi bozuk olduğundan içeriye kolayca girebildim. Rıza Efendi bu kadar midesini dolduracağına biraz da şu apartmana baksa ya, diye düşündüm. İçeride Rıza Efendi'yle karşılaştık. Apartmanda oturduğum sıralardaki yapmacık sırıtışı kalmamıştı. Ne de olsa benim kapıcım değildi artık, bahşiş beklentisi olmadığı zamanlardaki gibi asık suratlı konuştu benimle. Sorduğum birkaç soruya yarım ağızla cevaplar verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim daireye polis emeklisi Galip Bey taşınmış. Yine Rıza Efendi'nin aktarmalarına göre, çok müşfik, çok munis ve çok alicenap bir adammış Galip Bey. Rıza efendinin, birisi hakkında bu kadar güzel sıfatlar kullanmasına alışık olmadığımdan, Galip Bey'in Rıza Efendi'ye bol miktarda bahşiş verdiğinden emindim. Rıza Efendi Galip Bey'le ilgili bilgileri verdikten sonra bana müsaade deyip ayrıldı yanımdan. Pakize Teyze'ye hal hatır sormadan gitmemem gerektiğini düşündüm ve merdivenlerden çıkmaya devam ettim. Onun hala ölmemiş olmasından dolayı kendisi için seviniyordum. Bir an dördüncü ya da beşinci basamakta, belki de o buna dertleniyordur diye düşündüm. Ne de olsa hayatında kimsesi yoktu. Saksı çiçeği gibi bir hayatı vardı. Yalnızlıktan sıkılmış bir halde ölümü beklemeyip de ne yapar ki insan? Kapıyı tıklattım. İçeriden geliyorum diye seslenmesinden uzun bir süre sonra sürgü sesi işittim ve karşımda Pakize Teyze vardı. Beni tanımadı önce. Normalde kısık bakan gözleri açıldı biraz. Benim hırsız olduğumdan şüphelenmiş. İçeride acı kahvemizi yudumlarken söyledi bunu. Nasıl geçiyor günlerin Pakize Teyze dedim. Konuşmadan önce alışılmışın dışında duraklaması, kapıda beni zar zor hatırlaması, kahveyi getirirken elinin yavan titreyişleri kendi ölümü hatırlattı bir an. Ben de mi böyle ölgün, ben de mi böyle yitik olacağım yaşlandığımda diye düşündüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu düşüncemin kasvetini Pakize Teyze'nin ayaklarından şikayeti böldü. “Yürüyemiyorum evladım, adeta can çekişiyorum yürürken” dedi. Haklısınız, yaşlılık zor dedim. “Davulcu osuruğu gibi geliyordur sana bu hastalıklar ama ileride sen de yaşarsan bana bir Fatiha gönder olur mu?” dedi. Hay Allah belanı vermesin Pakize Teyze diyecektim, sustum. Benim de kendisi gibi olmamın yahut olmamamın onun gözünde pek bir ehemmiyeti olmadığını, önemli olanın bitik ve hastalıklı bir yaşlılık geçirip ona Fatiha’sını göndermem olduğunu anladım. Bencilliği o an tiksindirmişti beni ama şu an düşünüyorum da, insan yaşlandığında ve geçmişindeki pişmanlıklar gece rahat uyutmadığında, canına tak edip bundan sonra bari az kalan zamanımda mutlu yaşayayım diyebiliyor. Bunda kararlı olduğu müddetçe de bencil olabiliyor. Ah Pakize Teyze, şu anda mezarının nerede olduğunu bile bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yılın bende ne kadar çok şey değiştirdiğini ve gençliğimin her geçen anında yeni bir insan olduğumu düşünüyordum o mahalleye uğradığımda. Rıza Efendi'ye, 3 karılı bakkala, Pakize Teyze'ye, Salih Amca'ya baktığımda ise neden bu insanlar bıraktığım gibiler, neden hayatlarında geçmişe dalmaktan ve geçmişi tefekkürden başka bir faaliyetleri yok, neden yolun sonuna gelmişken ileriye bakmaktansa arkalarına dönüyorlar diye sorular soruyordum kendime. Şu an yalnız evimin, yalnız odasında, açık sarı, hatta kreme çalan duvarlara çaresizce bakarken, o zamanlar ne kadar saçma sorular sorduğumun farkına varıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç yıldır daha az uyumaya başladım. 4, bilemedim 5 saat. Nasıl olsa her şeyin bittiği yerde bol bol uyuyacaksın oğlum Kemal diyorum. Ciğerlerim hala tadına varabiliyorsa bahar çiçeklerinin, yaşlı Mişa’nın lokantasında çok yağlı yiyemesem de mezelerini iç edebiliyorsam bir küçük rakıyla, parkta koşuşan çocukları hala gülerek izleyebiliyorsam, bari bu treni kaçırmayayım diyorum. Pişmanlıklar, yapamamışlıklar ve yarım kalmış planların mihneti ve gailesi geceleri uykuya dalmamda zorlasa bile, yaşadığımın farkına vardığım için, var olduğum için, hatta diğer anılarım gibi bunları da şu kağıda yazıyor olduğum için şanslı hissediyorum kendimi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5346981290215775490" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SjRLJ2f4nQI/AAAAAAAAAdE/bycrufQ6-R4/s320/Flu___by_gomit.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama söylemek istediğim son bir husus daha var; demin de dediğim gibi insan gençliğinde her şeyin kendi düşündüğü gibi hareket etmesi gerektiği gafletine düşebiliyor. O zamanlar hızla değişmek, her geçen gün hayatına getirdikleriyle hatta daha doğrusu hayattan koparılanlarla yeni bir insan olduğunu düşünebiliyor fakat yaşlılıkta bunun böyle olmadığını, o yıllarda zihnimde yargıladığım yaşlılardan özür dileyerek kabul ediyorum. Bir süre sonra değişmek korkutuyor insanı. Değişimin yorgunluğundan ürküyor insan, kabuğuna çekilip olduğu gibi kalmak istiyor. Ah Pakize Teyze, Salih Amca ve diğerleri… Şu anda sizi çok iyi anlıyorum. Toprağa direnemeyip onun malı olacak vücudumu böceklerin ve kurtların yiyeceği düşüncesi çıldırtıyor beni. O dar tahta kutuya girmek istemiyorum. Tekrar dönsem o günlere, tekrar gelsem o mahalleye… Ne olur bir şans daha verse tanrı baba. Söylediklerimin komikliğine güldüğüm kadar çaresizliğime de gülüyorum şu an. Ayrıca Pakize Teyze, sen ne zeki kadınmışsın, 10 yıldır her gece sana Fatiha okuyorum… şu anda olduğun yerden kıçınla gülüyorsundur belki bana, kim bilir?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-5979076831620642321?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/5979076831620642321/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=5979076831620642321&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/5979076831620642321'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/5979076831620642321'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2009/06/serbest-edebiyat-13.html' title='serbest edebiyat 13'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SjRKiYdn3tI/AAAAAAAAAc0/0gIDu7ihBT8/s72-c/Nostalgic_District_by_Lutherx.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-1432566880998307420</id><published>2009-06-05T03:13:00.003+03:00</published><updated>2009-06-05T03:20:32.194+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='lirik edebiyat'/><title type='text'>lirik edebiyat #4</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SihjOKG-t1I/AAAAAAAAAcs/z28XFn8c3Wo/s1600-h/The_Mask_by_Grim410.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5343630052758042450" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 364px; CURSOR: hand; HEIGHT: 259px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SihjOKG-t1I/AAAAAAAAAcs/z28XFn8c3Wo/s320/The_Mask_by_Grim410.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;HİÇ VE HER ŞEY&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Nasıl istersen öyle olurum... Yatakta mutlu eder, kocan olurum. Yalnızlıktan çektiysen sahibin olurum. Olmasını istediğim şeyler olabilecekse ben yine istediğin gibi olurum. Rol yaparım. Güldürürüm. Mış gibi davranırım saatlerinin keyfini çıkartırsın. Hem mutlu olursun böylece, sıkıcı gelmez hayat, değişikliğin olurum. Aşk istersen gırla veririm. Zor seviyorsan sertleşirim. Kontrol heveslisiysen kayıtsız kalabilirim. Hiç olurum, mutlu olursun. Hep hiç olurum o halde, istediğin sürece kullanırsın. Aslında sen neyi istediğini biliyorsan ben de öyle olurum. Olmasam da olurum. Bir yolunu bulurum. Dertliysen yahut sinirliysen pek dolaşmam yanında, gözüne gözükmem istemediğin sürece. En az beğendiğin elbisen gibi bir köşede dururum. Dedim ya sonucu düşünürüm ben. Olmasına arzuladıklarım olacaksa şayet, zaman kaybı değilse seninle zaman, ben kılıktan kılığa girer eğlencen olurum. Oyuncağın olurum oynarsın benimle. Senin istediğin boyalarla ve senin kullandığın fırçayla resmolurum. Hiçbir şey de belli etmem hani, sen farkına varmadan değişirim. Hissetmezsin bile, “acaba bir terslik mi var bu işte” diye. Maksat mı? Sormasaydın söylemezdim ama dil bu kolay kanar. Ben istediğimi aldığımda, sen daha doyamadan ben çoktan gitmiş olurum. Seninle hiçliğimden sıyrılıp ben yine her şey olurum. Yalnız başına olurum. Avını yemiş, serin bir gölgede kestiren aslan gibi keyifli olurum. Sonra yeni bir kurban bulurum. O nasıl isterse ben yine öyle olurum...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-1432566880998307420?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/1432566880998307420/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=1432566880998307420&amp;isPopup=true' title='13 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/1432566880998307420'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/1432566880998307420'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2009/06/lirik-edebiyat-4.html' title='lirik edebiyat #4'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SihjOKG-t1I/AAAAAAAAAcs/z28XFn8c3Wo/s72-c/The_Mask_by_Grim410.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>13</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-1273258469806345030</id><published>2009-05-21T04:33:00.007+03:00</published><updated>2009-05-21T05:14:29.680+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='denemeler'/><title type='text'>denemeler #11</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/ShSwKMFlg9I/AAAAAAAAAcM/OkeauSAxApU/s1600-h/Illusion_b.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5338085147430716370" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 267px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/ShSwKMFlg9I/AAAAAAAAAcM/OkeauSAxApU/s400/Illusion_b.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;KURUNTU&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bir dünya kurmuşuz kendimize, kuruntularımızla kavrulup gidiyoruz. Ortaya karışık düşler, duygular ve yaşanmışlıklar getirtmişiz. Âfiyetle götürüyoruz. Her lokmada hüsn-ü kuruntularımız ve her lokmada takıntılarımız biraz daha yerleşiyor zihnimize. Misafirlikten ev sahipliğine terfî ediyorlar gizlice.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurulmuş ve kuruluşuna katılmamız şöyle dursun bizden fikri sorulmayarak tasarlanmış bir dünyada ikâmetteyiz. Mutlu olmaya, ölümsüz olmaya, duygulanıp coşmaya, oraya buraya koşmaya, parktaki küçükten makas almaya, kapı komşumuz Süheyla ablanın merdiven çıkışlarında bacaklarına bakmaya ezelden teşneyiz ama ah o bizim kör olasıca kurallar, değerler ve içine tükürülesi prensiplerimiz yok mu, engelliyor bizi her teşebbüsümüzde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dıştan gelen, boğazımıza yapışan ve sorguladığımızda vicdânın şamarını yediğimiz kurallar ve değerler bir yana, kendimize koyduğumuz, iyi bokmuş gibi icât ettiğimiz sınırlarımız var. Kurmuşuz işte kendi dünyamızı, kandırıyoruz kendimizi, hoşumuza da gidiyor ve yaşamaya devam ediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;“Kendi gerçekliğini yaratmaya koyuldu insan, dışarıdaki gerçeklikte mutlu olabilme inancını yitirince. Hayatla bağlarını koparmaya da cesâret edemedi. Çözümü prensiplerde, değerlerde ve kendince koyduğu kurallarda buldu. Kuruntu icât edildi, insanlık kurtuldu.”&lt;/strong&gt; (ruhumdan mânzumeler, 11.05.09)&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Saçları âhenkle dans eden dilber, güzellik kavramının kendisinde ete kemiğe büründüğüne inanmasaydı; yollarda, lokantalarda, oralarda buralarda görüntüsünden yansıyan ve ondan beslenen özgüveniyle var olmaya karar vermeseydi, bu kızın hali nice olurdu? Hayatın gerçeklik görüntüsünün altındaki korkunç hiçliğini kavrasaydı şayet, kuruntusuz bu kız boşlukta can çekişmez miydi? İyi ki bulmuş değerlerini, iyi ki koymuş kurallarını. İlk buluşmada vermemiş belki ama daha sonra gerisi iyilik güzellik olmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok bilmişliğiyle övünen, etrafını sözleriyle ve davranışlarıyla aydınlattığını sanan bu abesle iştigalinden bihaber bilge, kendi fiksiyonunu yaratmasaydı, kuruntuyu icat etmeseydi ve oralarda buralarda yaşamın özünü, gerçekliğin nüvesini keşfettiğine inanıp, dünyaya tekrar geldiğinde mesih kisvesi altında insanları aydınlatma çabasına düşmeseydi, bu bilge derinden yaralanmaz mıydı? Aslında her şeyin boş, neye elini attıysa bir gün onu terk ettiğinin farkına vardığında içindeki çığlığı nasıl susturacaktı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya da aşk kırıntılarıyla doymasalar da onsuz edemeyenlere çevirdiğimizde gözlerimizi; onların kuruntularının, her ne kadar farkında olmasalar da aslında hayatlarını kurtardığını daha net görebiliriz. İnandıkları, bulmak istedikleri, hayatın gailesinde karşı cinsten bir parça mutluluk koparma araçları olan aşk olmasaydı, evet olmasaydı, Cemal Süreya’nın dizeleri her seferinde “iç çekişlere” uzanmasaydı ve iki gönlün birlikte samanlığı seyrân edebilecek gücü ortaya çıkmasaydı, ne olurdu bu dünyanın hâli? Kuruntuladığı adamı pencere önlerinde bekleyen mahalle kızlarımız, sahteliğini, acınasılığını ve kaybolmuş kendiliklerini ancak şatafatlı gecelerde saklayabilen hatun kişilerin beklediği beyaz atlı prenslerimiz olmasaydı, söyleyin bana bu insanlık duygusal açlığını nasıl bastıracaktı ki? Söylemesi zor fakat aşk olmasaydı, her şey hiçbir şeye dönüşürdü maalesef.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahte delikanlılıklarıyla, çapkın bakışlarıyla, yatakta ondan iyisi olmadığı düsturuyla övünen erkekler, kendi gerçekliğinden uyanıp, gerçek dünyaya gözlerini açsa, akıbetleri çok mu iyi olurdu sizce? Cevabı ben vereyim bu sefer; oracıkta dibe batıp çırpınırlardı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözün özü; kuruntularımızın tanrılarıyız hepimiz. Gerçekliğin tehditkâr ve menfur sesinden kaçmak için kulaklarını olan gücüyle kapayan, kendi duymak istediklerini tercih eden bir tanrı… Hakikatin gözünü kör edeceğinden ürken ve dehşetle gözlerini ondan kaçıran, hatta kapatan bir tanrı… Herkes için olan dış dünyayla sohbet etmeye cesâret edemeyen, konuşmaya çalışırken bile hıçkırıklara gark olan, bu yüzden içine kapanmayı tercih eden, lâl olmuş bir tanrı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, kurduk kendi evrenimizi, kurduk kendi gerçekliğimizi ve başladık yaratmaya… Sadece kendimiz için…&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-1273258469806345030?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/1273258469806345030/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=1273258469806345030&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/1273258469806345030'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/1273258469806345030'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2009/05/denemeler-11.html' title='denemeler #11'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/ShSwKMFlg9I/AAAAAAAAAcM/OkeauSAxApU/s72-c/Illusion_b.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-7244231907233107996</id><published>2009-05-17T00:36:00.003+03:00</published><updated>2009-05-17T02:04:57.639+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='denemeler'/><title type='text'>denemeler #10</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/Sg8x5KaOfyI/AAAAAAAAAbs/UeAZDQhaj4Y/s1600-h/Pleasure_by_sh_o_o_sh.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5336538941573988130" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/Sg8x5KaOfyI/AAAAAAAAAbs/UeAZDQhaj4Y/s320/Pleasure_by_sh_o_o_sh.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;HAZ DÖNGÜ&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;p&gt;&lt;/p&gt;Olmaması gereken zamanlarda olsun istediklerimiz hep en çok zevk aldığımız şeyler değil midir? ya da zamanın istediklerimize uygun olmaması, olsun istediklerimizin çekiciliğini arttırdığı ölçüde sabırsızlandırıp heyecanlandırmaz mı bizi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve her geçen vakit, sabrımızın zamanı yavaşlattığı her an, birazcık daha, algılarımızı olmasını istediğimize yoğunlaştırırız. Arzu ettiğimiz şeye yaklaştıkça artan kalp basıncı ve hayâl gücünün harikulâde yanılsamaları zevkin kapılarını açmıştır bir kere. Zamanı ve mekânı silikleştiren, gerçeklik bilincine bir “dur” diyen kuvvetin etkisindeyiz artık. İşte en doyumsuz olası, sonsuza kadar süresi an bu andır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olması istenen olduğunda ise, bu zamana kadarki tutkunun artışı, arzu edilene sahip olduktan sonra aynı seviyede azalmaya başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte hayat, önümüze koyduklarımıza ulaşana kadarki sürede aldığımız zevkten, elde ettikten sonra başlayan sıkılma halleri arasında gidip gelen döngüden başka bir şey değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Farkına vardığımız sınırlar çerçevesindedir isteklerimiz. Zaten bu sınırların olması ve onların kişiye özel, özgür alanlar bırakması zevk verir bize. Bir şeyin bitiş vaktini bilmemiz, o vaktin kısalığı oranında güçlendirir tutkularımızı. Tıpkı ölümün mutlak kaderimiz olmasının, hayatımızı değerli kılması gibi... (ruhun ölümsüzlüğüne inananların, inanmayanlara nispeten hayattan daha çok kahkaha koparmasını beklemek abes kaçabilir son tahlilde)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bitirmeden bir iki aforizmayı da paylaşmak isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Arzu edilenden çok arzu etmeye aşığızdır.” Friedrich Nietzsche&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Mutluluk sahip olamadıklarımızda gizlidir.” Bertrand Russell&lt;/em&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-7244231907233107996?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/7244231907233107996/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=7244231907233107996&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/7244231907233107996'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/7244231907233107996'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2009/05/denemeler-10.html' title='denemeler #10'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/Sg8x5KaOfyI/AAAAAAAAAbs/UeAZDQhaj4Y/s72-c/Pleasure_by_sh_o_o_sh.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-6504794735531173082</id><published>2009-05-03T09:59:00.005+03:00</published><updated>2009-05-03T12:23:04.278+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serbest edebiyat'/><title type='text'>serbest edebiyat 12</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/Sf1IAgsuLQI/AAAAAAAAAbc/96Guerf4n6c/s1600-h/yaslidadm.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5331496707491245314" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 333px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/Sf1IAgsuLQI/AAAAAAAAAbc/96Guerf4n6c/s400/yaslidadm.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/Sf1HJwkK81I/AAAAAAAAAbU/pL8Dx8pubLk/s1600-h/yaslidadm.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;YAŞLI ADAM VE ÖĞÜTLERİ&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;(02.05.09 "Edebiyat Dünyası"nda yayımlandı)&lt;/em&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;"Sen sadece yaptıkların değil, yapamadıklarınsın aynı zamanda"&lt;/strong&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt; &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;İnsanları yaptıklarıyla değil verdikleri öğütlerle tanırım. Zira insanların yaptıklarına bir tutam zorunluluk, bir tutam zevklerinin esareti yansır. Fakat söylediklerinin, daha doğrusu önemsedikleri insana, “şunu yapmalısın, bunu yapsan iyi olur, aman ha bunu yapma” deyişlerinin, onların gerçek kişiliğini yansıttığı kanaatindeyim. Tabii ki kişiliklerine bürünmüş olan, bir zamanlar yapmak isteyip de yapamadıkları şeyler de öğütlerini besleyen en güçlü kaynaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski kitaplara bakmak, eski kitap kokularıyla bezenmiş sahaflar arasında dolaşmak niyetiyle yola çıktığım bir Pazar sabahında uğradığım, isminin en az benim ki kadar önemli olmadığı herhangi bir kitapçıda yaşı bir adam vardı. Kitapçının sahibi yahut maliklerinden birisi değildi fakat kitaplara ilgisinden midir, sakallarının uzunluğunu görmüş geçirmişliğine benzetmemden midir, oraya en az kitaplar kadar yakıştığına şüphe duymadığım o adam, kitaplar ve yazarla üstüne yaptığımız kısa sohbetten sonra sohbet konumuzla alakası olmayan, kendince önemli addettiği öğütler verdi bana.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;-(kitapçının sahibine seslenerek ve önümdeki raftaki kitaplara bakarak) Sarte’nin “Bunaltı”sı nerede acaba?&lt;br /&gt;-o rafta olması lazımdı. Biraz alt tarafta galiba.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yan rafa göz gezdiren yaşlı amca yanıma yaklaştı ve…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-zamanında biz de okurduk Sartre’yi… Camus’un yabancısını okudun mu?&lt;br /&gt;-yok henüz okumadım.&lt;br /&gt;-ben de okumadım.&lt;br /&gt;-hmm&lt;br /&gt;-ama okumak lazım tabi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derken amcanın elindeki kitaba ilişti gözüm. Okumamı salık verdiği kitabı kendisinin de okumamış olduğunu düşünüp, hafif çok bilmişlikle durumu berabere getirme çabasına girdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-siz ne okuyorsunuz?&lt;br /&gt;-marakeş’te sesler&lt;br /&gt;-hmm.. elias canetti. Avusturyalı yazar. Körleşme diye de bir kitabı vardı. Hatta nazi döneminde yasaklanmıştı. Onu öneririm.&lt;br /&gt;-okudunuz mu peki?&lt;br /&gt;-evet. Hatta çok beğendim.&lt;br /&gt;-o zaman bundan sonra onu okuyacağım.&lt;br /&gt;-yanılmıyorsam “körleşme”de çok güzel bir sözü vardır Canetti’nin, “seni bekleyen biri varsa, gerçekte yalnız değilsindir.”diye&lt;br /&gt;-(kısık kısık gülerek) beni öbür tarafta bekleyen baya biri var. Yalnız değil miyim şimdi?&lt;br /&gt;-bunu canetti’ye sormak lazım. (hafif tebessüm ettim.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz daha kitaplara baktıktan ve biraz daha kitaplar hakkında yaşlı amcayla sohbet ettikten sonra, her ne kadar o kesif, eski kitap kokusunu bırakmak istemesem de arkadaşımla buluşacağım saatin yaklaştığını fark ettim ve yaşlı amcaya, “güzel bir sohbetti, iyi günler” diyerek kapıya doğru yürüdüm. Derken yaşlı amca, yavaş adımlarla kapıya kadar yürüyüp, çok önemli bir şey söylenirken takınılan bir havayla gözlerime baktı ve kısık bir sesle, “asla yalnız kalmaktan korkma, yapmak isteyip de yapamadığın şeylerden kork. Nasıl istiyorsan öyle yaşa ve ne yapmak istiyorsan onu yap.” dedi. Bunun üzerine öğüdü için teşekkür edip kitapçıdan çıktım.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Amcanın o günkü öğüdü, aslında yapmak isteyip yapamadıklarının tezahürü değil midir sizce? çukura düştüğümüzde arkamızdakine çukura düşmek istemiyorsan temkinli yürümelisin demez miyiz? Evet hayatta verdiğimiz ve verilen öğütlerin arka planında tecrübelerin saklı olmasından daha önemli bir şey vardır. Onu verenin, gerçek kişiliğinin ip uçları…&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Andre Gide ne güzel demiş; &lt;strong&gt;“hayat zalim bir öğretmendir, önce sınav yapar, sonra ders verir.”&lt;/strong&gt; diye. Biz de her düşüşümüzde bir daha düşmemek adına bir şeyler öğreniyoruz. Öğütlerimizde ise pişmanlıkların bezendiği olmak istediğimiz insan yatıyor. Gerçek hayatta yapamadığımız ve gerek korkudan, gerek zorunluluklardan dolayı özgürce belirleyemediğimiz dirimsel tercihlerimizi, bir süre sonra, sanki zamanında yapabilmişiz yahut yapmayı elimizin tersiyle itip yapmamayı seçmişiz gibi, karşımızdakine tumturaklı sözlerle süslenmiş bir öğütle salık verebiliyoruz. Onun verdiğimiz öğüdü çok kolay gerçekleştireceği düşüncesine nereden kapıldığımızı bile umursamadan, bol keseden “yapması gerekenin bu olduğunu” söylüyoruz.Büyük bir ihtimalle öğüdü dinleyen de bir zaman sonra aynı şeyleri yapacak, kim bilir. Ama şunu bilirim ki, &lt;strong&gt;verilen öğütler, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, karşısındaki için doğrunun ne olacağına peşinen karar verdiği oranda çok bilmişlik, geçmişte yapmak isteyip de yapamadıklarından kaynaklanan pişmanlık ve son kertede hala aynı öğüdü verebildiği için olmak istediği insanın kim olduğuna dair önemli bilgiler içerir.&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-6504794735531173082?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/6504794735531173082/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=6504794735531173082&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/6504794735531173082'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/6504794735531173082'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2009/05/serbest-edebiyat-12.html' title='serbest edebiyat 12'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/Sf1IAgsuLQI/AAAAAAAAAbc/96Guerf4n6c/s72-c/yaslidadm.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-7688451961268783515</id><published>2009-04-26T05:44:00.004+03:00</published><updated>2009-04-28T05:02:04.207+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='4 köşe yazıyorum'/><title type='text'>4 köşe yazıyorum</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;SİLELİM Mİ BAŞTAN?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;(18.04.09 tarihinde bilgidergi'de yayımlandı)&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Nasıl ki, Norveçli balıkçıların ününü duymayan kalmadıysa, az sonra yazacaklarım neticesinde de Hollandalı bilim adamlarının yaratıcılık payesi de hepimizce takdir edilecek. Tabiî ki bu durumdan Antepli kebapçıların yahut Bursalı İskendercilerin de içerlememesi gerektiğini, onların yaptığı işin de pek tabi ulvi olduğunu belirtmek isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genelde gayri ciddi mülâhazalarda nükteli girişleri ve ölçülü sonları kullanırım –ki bu yazıda da durum bundan ibâret olacak- ve hiç pişmanlık da duymam bu ettiğimden. Neyse efendim, sadede gelmeyi tercih ederek bu yazıda Hollandalı bilim adamlarının yeni bulduğu bir ilâç sayesinde geçmişteki anıların beyinden silinebileceği bulgusunu tartışacağım kendimce. Ve kendi çapımda takılırken de artılara ve eksilere dem vurarak, yüzeysel olarak algılandığında kesin bir cevabı yapıştırdığınız buna benzer konuların, aslında ne kadar ikircikli hususlar barındırdığına da dikkat çekmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlgili habere göre, bir ilâç –ki birkaç deney yapılmış ve olumlu sonuçlar vermiş- Hollandalı bilim adamlarınca piyasaya sürülecekmiş ve ilâcı alan bünyelerde, özellikle beyinde anıların saklı olduğu kısımların pasifize olmasından dolayı ilacı kullanan birey, kötü anılarını bir daha hatırlamayacakmış. Şimdi kısa bir girişten sonra artılara ve eksilere değinmeden önce şu soruyu sormak istiyorum; sizce kötü anıların unutulması, insan için yararlı mıdır, değil midir? Jim Carrey’nin ünlü “sil baştan” filmini izlemiş olanlara, cevap verirken ön yargılarından kurtulmalarını salık veririm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artılarla başlamak gerekirse; şüphesiz insanın yaşamda ve hayatta aktif rol oynayabilme yetisini, diğer bir deyişle, var olma direncini sakatlayan ve engelleyen şeylerin en büyük bölümünü kötü anıların oluşturduğuna hemfikiriz. Geçmişten ödünç alarak yaşayan bir millet oluşumuz konusunda sosyolojik verilerden yararlanmak bir kenara, genel perspektiften bakıldığında bu realite bütün insanlık için önem ve geçerlilik arz etmekte. Başka bir anlatımla, her ne kadar duygusal, ılıman iklim insanları olarak geçmişimizin verdiği hisler ve düşünümler ışığında hareket etmeye alışkın olsak da, bizim kadar duygusal eğilimli hareket etmeyen toplumlarda bile kötü anıların gelecek hayallerini ve planlarını lekelediği gerçeğini göz önünde bulundurmakta fayda var. Bu bağlamda, çoğu zaman zihnimizden bir türlü koparamadığımız kötü anılar, geleceğe yönelik planlarımızı, hayallerimizi ve şimdiki ruh halimizi etkisi altına alabiliyor. Bu anlarda kendimizi kasvetli, korkutucu ve dört duvarı gittikçe üstümüze yürüyen bir odada yaşıyormuş gibi hissedip bunalımlara sürüklenebiliyoruz. İşte bu çıkmaza saplanmış bir insanlık için “bu meret” şüphesiz eşi bulunmaz bir icat. Ne dert kalır ne tasa! Hayata derin bir “boş ver” çekeriz en afilisinden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eksilere geldiğimizde ise; ilgili bilim adamlarına yapılan eleştirilerin çoğunluğunu oluşturan, “insanı insan yapan değerler kötü anılardır” iddiası, eksilerin en büyük kısmını işgâl ediyor bence. Hakikaten de şöyle tarihi ve insan merkezli düşündüğümüzde erdem, ahlâk, din ve bunlar gibi insanlığa mal edilmiş değerlerin nüveleri de bu tip önermelerden beslenmiyor mu? Acı çektikçe, olgunlaştığımızı söyleyen dini liderler mi dersiniz yahut acının, insana tecrübe kazandırdığı ve insanın en büyük hazinesinin tecrübeler olduğu yönündeki ilginç saptamayı yapan filozoflar mı dersiniz? Evet bilumum önemli şahsiyet, hayatta nasıl başarılı oldukları sorulduğunda bu hipotezi vurgular. Öyleyse olgun ve kâmil olmanın verdiği saklı tecrübeler, kötü olaylar dediğimiz badirelerden beslenmekte ve insanı hayatta daha dayanıklı kılmaktaysa, ilacın “bu gerçeğe” müdahâle etmesi, belki de yarardan çok zarar getirebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak, artıların ve eksilerin hangisinin ağır bastığı konusunda genel değil de özel kriterler olduğu kanaatinde olduğum için, sonuç olarak menfî yahut müspet bir kanıya varamayacağım. Bu konuda kendi kaderini tayin edecek olan bireyin, ilâcı kullanmak yahut kullanmamak konusunda, geçmişte ne yaşadığını ve ileride ne yaşamak istediğini belirlemesi, bu neticede sağlam bir karar vermesi gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birey bu karar verme sürecinde, ya geçmişin izlerini geleceğe bir engel olarak görüp hayata yeni bir sayfa açmak isteyecek ve ilâcı kullanacak, ya da geçmişin gailelerinin ve bâdirelerinin kendisini olgunlaştırdığını ileri sürüp ilâcı almamayı tercih edecek. Farzımuhal eczanelerimizde satılmaya başlasa bu ilâç, “acaba Türk milleti tercihini nasıl kullanırdı?” diye düşünmeden de edemiyorum. Neyse, toplum adına saptama yapabilecek durumda olmadığımın farkındayım fakat ezkaza benim yakınlarımda satılsa böyle bir şey “yemişim artıları da eksileri de” deyip bir bardak buz gibi suyla mideye indirirdim çabucak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Haberin kaynağı: http://www.ensonhaber.com/saglik/186831/bu-ilac-akillara-zarar.html&lt;/em&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-7688451961268783515?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/7688451961268783515/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=7688451961268783515&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/7688451961268783515'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/7688451961268783515'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2009/04/4-kose-yazyorum_26.html' title='4 köşe yazıyorum'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-8761235981791271691</id><published>2009-04-19T15:26:00.004+03:00</published><updated>2009-04-19T20:41:30.796+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='denemeler'/><title type='text'>denemeler #9</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;DÜNYA CEHENNEMİ&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok orijinal ve değişik bir laf etmiş günün birinde İngiliz yazar Aldous HUXLEY. Demiş ki; &lt;strong&gt;"belki de bu dünya başka bir dünyanın cehennemidir.”&lt;/strong&gt; Her ne kadar cümlenin lafzî anlamı mantıksız gelse de, mecâzi anlatımına dikkat ettiğimiz takdirde çok şey söylüyor Huxley.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çok çekmiştir, işleri rast gitmemiştir ya da karısı aldatmıştır da böyle diyordur ukalâ” diyebilirsiniz. “Amaan boş söz, fasarya bunlar yahu” da diyebilirsiniz ama Huxley’e değil de çevremize bakarsak eğer, aynı sonuca ulaşmamız hiç de şaşırtıcı olmaz. Cehennemi amiyâne tabirle kötülüklerin hüküm sürdüğü yer olarak tahâyyül edersek; günümüz şartlarının, kötülük kavramının içini doyurucu bir şekilde doldurduğu gerçeğini göz önünde bulundurduğumuzda savaş, ihanet, nefret, hırs, kibir, memnuniyetsizlik ve kaos gibi kavramların, şu etrafımızı çevreleyen dünyamızın hemen hemen her yerinde hüküm sürdüğüne şahit olabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaşlara değinmeye bile gerek yok aslında ama çıkar çatışmalarının güdümlediği, silahların fütursuzca patladığı ve insan hayatının bu kadar değersiz oluşundan bahsetmeden de geçemeyeceğim. Diğer taraftan, toplumsal bir olgu olan savaşı değil de, &lt;strong&gt;insanın içindeki savaşa veya bireysel savaşımlara baktığımızda ise ihanetler, aldatmalar ve sinsi oyunlar günlük hayatımızın içinde varlığını kanıtlarken, sahteliklerin doldurduğu muhabbetler keskin bir bıçak gibi kesiyor sosyal hayata dair bağlarımızı. Böyle bir insancıklar dünyasında, nasıl huzurlu olabileceğimizi umuyoruz? Her şeyin bir gün düzeleceğine dair inancımız şu an o kadar sınanıyor ki.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitaplardan ve büyüklerimizden dinlediğimiz dostluğun sahiciliğine yahut masallardan işittiğimiz aşkların saflığına, ekonomik ve psikolojik baskılarla beslenen bir toplumda nasıl inanabiliriz artık? Hırs, heva ve kibir gibi şeytanın müptela olduğu günahları alışkanlık haline getiren bizler, çıkarlarımız için dostluklar kurup, ihtiyaçlar için aşklar yaşıyoruz 21. yüzyılda. Öyle ki duygusal gereksinimlerimiz de olmasa, her şey formalite ve menfaat için yaşanacak hale gelmiş neredeyse. İşte içten ve dıştan kaynaklanan bu kadar olumsuzluk adeta elimizi kolumuzu bağlamakta ve can sıkıntısı dediğimiz, yaşama zorluğu hastalığına bizi adım adım yaklaştırmakta. Kaos illa siyasi çatışmalar yahut askeri müdahalelerin etkisiyle olmuyor artık, insanlığın kalbine saplanan benlik güdüsünün kışkırttığı kötücül davranışlar neticesinde de ortaya çıkabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaş, ihanet, nefret, hırs, kibir, memnuniyetsizlik… ve kaos. Takdir edersiniz ki kutsal kitaplarda tasvir edilen cehennemin uçsuz bucaksız ateşli ve korkunç ortamında, bu saydıklarıma rastlamamak ihtimal dâhilinde bile değildir. Öyleyse bu dünyayı bu hale getiren insanlık, belki de Huxley’in dem vurduğu gibi önceki bir âlemin acısını çekiyordur. Aksi takdirde kendi ellerimizle cehennem yaratmış olduğumuz gerçeğini düşünmek bile korkunç ve bir o kadar da ürpertici.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-8761235981791271691?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/8761235981791271691/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=8761235981791271691&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/8761235981791271691'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/8761235981791271691'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2009/04/denemeler-9.html' title='denemeler #9'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-5507665462641720574</id><published>2009-04-15T23:03:00.012+03:00</published><updated>2009-04-16T07:12:20.310+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='denemeler'/><title type='text'>denemeler #8</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;(Ne kadar yazık, bu yazımın, içinde bulunduğum "bilgidergi" camiâsı tarafından tehlikeli bulunmuş, siyasi taraf belirttiği iddia edilmiş ve edebiyata siyaset karıştırıldığı için sansüre uğramış olması. Gönül isterdi ki, bir üniversite dergisi yazarlarının söylediklerine, endişeleri karşısında öncelik tanısın ve her ne kadar iyiniyetli düşünceler barındırsa da okuyucunun yazıya ilişkin "muhtemel yargısı"na dayanarak sansüre girişmesin... )&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;ESARETİN İFADESİ&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bilmeden konuşanlar vardır hani, araştırmaktan, sorgulamaktan şöyle ya da böyle imtina ederler. Daha çocukluk yıllarının edilgen ve pasif hallerinde dayatılan bilgilerle bakarlar hayata. O perspektiften bakarak yargılarlar her şeyi ve doğrunun, iyinin evrensel olduğundan bir zerre şüpheleri yoktur.&lt;/strong&gt; Bu insanları herhangi bir sıfatla yaftalayıp incitmek yahut kötülemek değil niyetim. Ama onların varlığının ve niceliğinin toplum dediğimiz insan topluluğunun niteliğini etkilediği de bir gerçek. Hal böle olunca demokrasi dediğimiz yönetim şeklinin meşruiyeti yahut selameti de sorgulanıyor toplumun diğer kesimi tarafından. Bir takım düşünceler ve görüşler o grubun olası baskısından dolayı serbestçe açıklanamıyor ne yazık ki. Açıklandığında ise yakın tarihimize baktığımızda durumun nasıl bir hal aldığını çoğumuz biliyoruz. &lt;strong&gt;Hrant Dink, Orhan Pamuk, Elif Şafak, Adalet Ağaoğlu, Hasan Cemal…&lt;/strong&gt; örnekler uzayıp gidebilir (önlenilmezse). Ne yaptı bu insanlar; sadece fikirlerini söylediler. Gerçeğe giden yolu salt güç sahibi insanlar değil de bilen, okuyan ve düşünen insanların da bulabileceğini vurguladılar. Sonuç ne oldu peki? Bilmeden konuşanlar güruhunun sosyal baskısına maruz kaldılar ve bir şekilde sindirildiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumumuzun yahut ülkemizin şu anki halinden memnun olmayan çoğunluğun sorunlarının temelinde de az önce bahsettiğim, hayati önem taşıyan bir anomali mevcut; ifade esareti. Özgürce açıklanması gereken ifadeler maalesef esaret altında tutulunca, şu anki memnuniyetsizliklerin ortaya çıkmasına da şaşmamalı. Halkın bir kesimimde geçim sıkıntısı ve işsizlik, başka bir kısmında özgürlüklerini kullanamadıkları iddialarından beslenen gelecek kaygısı, ve yine önemli bir kısımda ise bıkkınlık, izole edilmişlik hissi var. Peki bu durumu çözüme kavuşturulmak için ne yapılıyor? Cevap umutsuzluğa düşürecek cinsten; sadece gün kurtarılmaya çalışılıyor. Birileri de çıkıp, daha yapıcı olarak sosyolojik verilerden, psikolojik argümanlardan ve felsefeden yararlanmıyor. Olayların akışı içinde, bilmeden konuşup, salt kendi ifadelerinin mevcudiyetini kabul edenlerin, toplumun geri kalanının fikirlerine hatta düşüncelerine gösterdikleri saygısızlık ise görmezlikten gelinmek isteniyor. Adeta bir &lt;strong&gt;omerta yasası&lt;/strong&gt; işletiliyor. Bu konuya değinmemdeki amaç siyaset malzemesine çöreklenip aydını oynamak veya siyah kalın gözlüklerimle odamın penceresinden uzaklara dalıp, "hey gidi günler hey!" demek değil. Kanımca bu işi ehillere bırakmak daha mantıklı. Ama son günlerin Türkiye’sinde dava dosyalarına konu olmasa da ayan beyan ortada olan örneklerden bir tanesine değinmeden de geçemeyeceğim; &lt;strong&gt;iktidar partisi liderinin, arkasındaki kalabalığa sırtını dayayarak bazı gazetelerin okunmaması gerektiği yönündeki telkinleri...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse efendim deyip siyaset sularından felsefe sularına doğru kulaç atmak istiyorum. Sorunun kaynağına bundan yüzyıllar önce inildiğini ve başarılı olunduğu gerçeği göz önünde bulundurulursa, İfade özgürlüğü, şüphesiz tarih boyunca birçok düşünürün yahut filozofun zihninde var olmuştur ama hiçbiri J.locke’unki kadar etki yaratamamıştır. 17. yy.’da yaşamış İngiliz düşünürü Locke, Britanya empristlerinden ve toplumdaki gerçek refahın kökünde ifade özgürlüğünün olması gerektiğini düşünen gerçek bir aydındı. Her ne kadar fikirleriyle aydınlanma döneminin ilham aldığı bir düşünür olsa da, Locke’un şüphesiz 17.yy. İngiltere’sinde iktidarın burjuvaziler tarafından zorla ele geçirildiği ve devamında demokrasinin temellerinin atılmaya başlandığı bir dönemde ifade özgürlüğünden, doğal haklardan bahsetmesi varit karşılanmalı. Locke’a göre ifadelerin özgürce açıklanmadığı, düşüncelerin tartışılmadığı bir ortamda insan haklarının korunabileceği bir devletin varlığı çok zor. Bağnazların baskısı altında ne hukuk görevini layıkıyla yapabilir, ne de bireyler geleceğini kontrol altına alabilir. Keza bu görüşün ardılı olan aydınlanma dönemi filozoflarından J. Jacques Rousseau da aynı gerçeği vurgulamış ve devletin temeline toplumu yerleştirerek, “eşitlik” ilkesine hayati önem atfetmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Locke ve Rousseau’dan sözü aldıktan sonra tekrar bugünün toplumsal hayatına dönersek, durumun vehâmeti apaçık ortada. Ne yazık ki bizim toplumumuzda her kafadan bir ses çıkamıyor. Sadece belirli kafalar izin verirse bir armoni oluşabiliyor. Kendisinden farklı düşünenleri düşman belleyen, sadece kendi kafasındaki standartların doğru olduğuna inanan bir grup insan, kendilerini ve toplumu ortaçağ karanlığına götürmek istercesine korumacı bir tutum takınıyor. Böyle olunca da başlıyor gruplaşmalar, farklılaşmalar ve yabancılaşmalar. Artık herkes kendi gibilerle ilişkiye giriyor, onun oğlu bunun kızıyla konuşmuyor. Ve neticede bölünen toplumun içine düşeceği kararsızlık, belirsizlik ve sıkıntı kaçınılmaz oluyor. Bu arada bu sorunlarla meşgul edilen toplumun, iktidarı seçerken ne kadar bilinçli ve sorgulayıcı olabileceği gerçeğini de göz önünde bulundurmakta yarar var. Keza siyasetten uzaklaşan halkın, topluma hizmet etmesi gereken iktidar anlayışını değil de bir baba figürü gibi otoriter olması gereken iktidar anlayışını benimsemesi gayet normal. Sonuç ise; gösterilenin arkasındakiyle uğraşamayacak kadar zorlu bir hayat dayatılan toplum ve onun içinde bulunduğu karamsar durum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Peki nasıl olacak bu ülkenin hali? Çok şey dedin ama neticeden haber ver.” diyenler varsa, onlara cevabım; ilk olarak düşünmek lazım... Verilenlerle yetinmeyip, neyin nereden geldiğini ve nereye gideceğini sorgulamak. Birey oluşumuzun farkındalığı varıp kendi hayatimizin başrolünü oynayabilmek. &lt;strong&gt;“Ben böyleyim ama benden başkaları da başka şeyler söylüyor. Belki de babam yanıldı, belki de okuduğum kitaplar yalandı. Gökten inen kesin kuralların olabileceği ihtimalindense kişilere göre yorumlanabilecek doğrular da pek mümkün var olabilir.”&lt;/strong&gt; diyebilme cesaretini göstermek gerek. Tabiî ki hayat şartlarının her insana bu cesareti gösterebileceği bir olanak tanıdığını iddia etmiyorum. Hepimiz yasadığımız çevrenin içinde var olduk ve ona göre şekillendik. Bu kabuğu kırmak değil bir nebze çatlatmak bile hayli zor. Fakat bu uyanış kişinin kendisinden gelmiyorsa, hiç değilse ona cesurca düşünme ortamı sağlanmalı. Kutsal bir kitaptan güzel bir benzetmeyle; &lt;strong&gt;“Dağ Muhammed’e gelmiyorsa, Muhammed dağa gitmeli.”&lt;/strong&gt; Bu da eğitimle halledilecek bir husus. Eğitimin de farksızlaşan değil de farkında olan insanlar yetiştirmek ve aynı zamanda doğrunun kendisi için olduğu gerçeğini kabullenen yahut kabullenmese bile farklı beyinlere diş bilemeyen bir neslin oluşması için kullanılması gerek. Böyle bir toplumda şüphesiz bireyin bireylere olan saygısı, bizzat kendilerine saygı duymalarına yol açacak ve bırakılmışlık, çaresizlik ve tecrit hissinden kaynaklanan edilgenliğin yerini de etken bir ruh haleti alacaktır. &lt;strong&gt;Belki böylece her şey vaat edilen topraklardaki gibi pembe bir hissiyat yaratmayacak ama grinin giriftliğinden de kurtulmuş olunacak.&lt;/strong&gt; Ayağa kalkıp da yüksek sesle tekrarlanası bir sözle bitiriyorum yazımı… &lt;strong&gt;“Bilinçli hamlelerin güdümleyeceği bir gelecek, hoşgörüsüz ve mutaassıp bir perspektiften beslenen hayatın akıbetinden daha aydınlıktır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-5507665462641720574?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/5507665462641720574/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=5507665462641720574&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/5507665462641720574'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/5507665462641720574'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2009/04/denemeler-8.html' title='denemeler #8'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-4131229754900945043</id><published>2009-04-12T19:45:00.004+03:00</published><updated>2009-04-14T02:47:22.518+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serbest edebiyat'/><title type='text'>serbest edebiyat 11</title><content type='html'>&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;İYİYİM ANNE&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Annem halimi hatırımı sordu bu sabah telefonda, her zamanki telefon görüşmelerimizdeki gibi… ama bu sefer doğruyu söyleyemedim. Genelde iyi olurum annemle konuşurken. Onun karşılık beklemeden gösterdiği sevgisi cümlelerine yansır ve sahici merak yansıtan soruları endişesindendir. Bunu bilirim. Ses tonu daha bir sevecen, daha bir şefkatli olur. Sosyal çevre denilen menfaatçi insan topluluklarıyla iletişime geçtiğimdeki gibi tetikte olmam onunla konuştuğumda. Kalkanlarımı indiririm korkusuzca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annem bundan yıllar önce, kurtlar arasına bir kuzu gönderdiğini söylemişti gözlerimin içine bakarak. İşte o zamandan beri ben de kurtların arasında onlardan biriymişim gibi gezdim. Belki onlar da annelerinin yanında kuzudurlar, kim bilir? Onun içindir işte ihtiyatlı arkadaşlıklarım ve daima teyakkuz halinde oluşlarım. Annemle yaptığım telefon görüşmelerine formalite havası sinmez hiçbir zaman. “Bitse de gitsek” kaygıları bürünmez. Onun sesi yıllar önceki masumiyetimi çağrıştırdığı için iyi olurum ve onu da bu haberden iyi hissettirecek bir şekilde dürüstçe, “iyiyim anne” derim. Fakat bu sefer her zamanki özgeci Erhan yoktu telefonda. Dürüst olamadım. Çünkü iyi değildim. Yapamadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedenini burada zikretmek istemediğim, melâl dolu ve hüzünle kaplı bir ruh halindeyim bu aralar. Kısaca kötüyüm. Mutsuzlukla huzursuzluk arası bir yerlerdeyim. Ve bu konuşma tam da bu döneme geldiği için şanssızım. Ve bugün anneme her şeye rağmen “iyiyim” dediğim için de yalancıyım. Öğlene doğru sıcak bir pazar kahvesi eşliğinde otururken neden yalan söylediğimi sorguladım. İyi olmadığım halde kötüyüm demem, kuzunun kurda öykünmesinden miydi acaba? &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Birazcık düşündükten sonra içimi rahatlatan şu cevaba ulaştım. Kötüyüm deseydim hem onun bu dediğime üzüleceğini hem de onun üzüldüğünü bilip daha sonra benim de bu duruma üzüleceğimi düşündüm. Şimdi, ona iyi olduğumu söylemiş olmamın onu iyi hissettirdiğini biliyorum. Ve onu iyi hissettirmiş olmam, bir kaç günlük kötü oluşumun üstüne huzur dolu bir rüzgar estirdi. Şu anda iyiyim. Kısacası, bugün ruh halim kötünün ve iyinin kapışmasını yaşadı. Kötüyken, gerçeği hak eden insana yalan söylediğim için daha da kötüleşecekken, onun mutlu olması adına davranmamın mutluluğu içindeyim. Belki annemin, ona ne zaman “nasılsın” diye sorduğumda “iyiyim oğlum” demesi de bu yüzdendir. &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-4131229754900945043?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/4131229754900945043/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=4131229754900945043&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/4131229754900945043'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/4131229754900945043'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2009/04/serbest-edebiyat-11.html' title='serbest edebiyat 11'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-4820708899273827852</id><published>2009-03-14T18:36:00.006+02:00</published><updated>2009-03-30T03:57:25.439+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='denemeler'/><title type='text'>denemeler #7</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;DOSTUM, DOSTSUN, DOSTLAR...&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostluk diye bir kavramın sadece kavramdan ibaret olduğunu dostum dediğim birinin sevdiğim kıza benden habersiz, sinsice sahip olmasından sonra anladım ilk defa. Sonra bu yönde tecrübelerim sabit oldu sürekli, birkaç kazık birkaç kötü anı unutturdu bana ilkokul yıllarındaki masumiyeti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zamanlar toplumda ben olarak değil, biz olarak varlığımızı sürdürüyorduk. Günlerimizi uğrunda harcayacağımız, geceleri planlar yapıp uykularımızı kaçıracağımız dirimsel isteklerimiz ve olmak istediğimiz insan olmak için elimizde bulunması gerekli şeyleri elde etmek için duyduğumuz tutkular yoktu henüz. Hepimiz eşittik o yıllarda. Statü endişesi, beğenilme içgüdüsü, dinlenilme isteği, itibar görme, saygın olma, popüler olma arzusu, iyi dans etme, başarılı bir kariyer, cinsel arzuların doyumu ve bunun gibi diğer isteklerimiz baskın değildi o yıllarımıza. İşte tam da bunun için hepimiz eşittik ve uğrunda savaşlar verebileceğimiz amaçlarımız olmadığı için dosttuk. Karşılık da beklemiyorduk hani, ki beklesek de o yaşlarda herhangi bir kazanımın yahut elde edilen her şeyin bir karşılığı olduğu gerçeğine yabancıydık. Ben popülersem de Berkay buna aldırış etmezdi, beni kıskanmazdı ve kendi kurduğumuz oyun hayatına, o içinde sırf saflık bulunan kendi dünyamızda var olmaya devam ederdik. Dostluğumuz ilkokul yıllarınca sürdü ve aramıza hiç kara kedi girmedi (oyuncağımı sakladığı gün hariç). Salih’le de sıkı fıkıydık, bilgisayar oyunları yeni çıkmıştı o zamanlar. Onun bilgisayarı vardı, saatlerini eğlenceli oyunlarla geçirebiliyordu ve şimdi düşündüğümde o arkadaşlığın en çekilmez olması gereken yanı da sınıfta hep onun sözünün geçiyor olduğu gerçeğiydi. Ama ben bunlara kulak asmadım hiç, çünkü bilmiyordum sınıfta sadece onun sözü geçse ne olacağını ya da benimki geçmese ne olacağını, ne fark edeceğini ve bunun bana ne zararı olacağını. Böyle bir şeyin iki kişi arasında, ona sahip olmayana kıskançlık ve mutsuzluk vermesi gerektiğini henüz kavrayamamıştım. Yine bol bol oynadık Salih’le, her ne kadar sınıfın lideri o olsa da…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar geçtikçe ortaya çıkması ve yavaş yavaş kıpırdanması gereken karakterim kendini belli etti ve artık arkadaş seçiminde bazı kriterlerim olmuştu. Ailemin konuşma dediğiyle konuşmamaya, derslerde tembel teneke olanlarla muhabbet etmemeye, popüler olmayan figüran çocuklarla takılmamaya başladım. Bu özelliklere sahip olanlarla da hep bir rekabet içinde sürdü arkadaşlığımız. Ben yakışıklı Tarık’ın yanında yakışıklı değilsem ve öyle olduğumu iddia etmiyorsam, o da benim iyi futbol oynadığım gerçeğini kabul edip buna müdahale etmeyecekti. Bu o günden bu güne kadar süren arkadaşlıklarda kabul edilmiş gizli bir sözleşmeydi. Herkes kendi amacı ve olmak istediği şeyi belirliyor ve eğer ona rakip değilseniz size dost diyordu. Ben de öyle yaptım önceleri, öyle yapmak zorundaydım çünkü. Birkaç kez bu kurala uymamaya başladım ve sert, kırıcı tartışmalar hep yalnız bıraktı beni, bazen aşağılandım bazen de yıllardır dostum dediğim insanı kaybettim bu uğurda. Gerçeğe olan bu başkaldırış birçok kez sürdü. Böyle geçen bir süre sonra aynı sözleşmeye ben de dahil olmaya, olmam gerektiğine karar verdim. Hakan’ın kızlarla arası çok iyiydi, bir kere aklına koymaya görsün hemen ayarlardı bir kızı. Neyse işte, ben de fena sayılmazdım o işlerde. Ha unutmadan şunu da belirteyim ki Hakan’la olan arkadaşlığımız ilkokulda başladı. İlkokuldan sonra da ortaokulda görüştük hep. Futbol oynardık bizim evin garajında, sonra bisikletlerimize biner ayaklarımız durumdan şikayetçi olana kadar bisiklet sürerdik. O zamanlar ikimizin de egomuzda olmasını istediği, tatminini elzem gördüğü bir arzu ya da amaç ortaya çıkmamıştı henüz. Onun için, tatlı rekabetimiz bile dokunmuyordu arkadaşlığımıza, ta ki liseye gelene kadar. Hafiften değişmeye başlamıştı bazı şeyler lisede; hakan benden önce kendisine ait olması gereken payeyi, niteliği seçmişti; o lisenin çapkını olacak, bense iyi futbol oynayan tatlı çocuk olacaktım. Dostluğumuz adına bir şey demedin önceleri. Ama sonra ergenlik dönemi hisleriyle ve hormonal baskılarla onun alanına tecavüz etmeye başladım kendimi tutamadan, ben de konuşuyordum bir çok kızla ve bir kaçından haftasonu için randevu bile almıştım. Anlayacağınız Hakan’la yollarımız kesişmişti ve onun benden önce seçtiği bölgeye izinsiz girmiştim. Hakan benim de müsabakada yerim olduğunu öğrenince, misilleme olarak benim alanıma girmeye çalıştı birkaç kez. Futbol takımına girdi önce, sonra zamanında en iyi çalımcının ben olduğunu söyleyen hakan, artık düpedüz kendisinin de yeterince iyi çalım attığını, isterse beni çalıma dizeceğini bile ileri sürebiliyordu. Çıldırmıştım, yıllardır kendimi ait gördüğüm yere, yakın arkadaşım ortak olmak istiyordu. Önümde iki seçenek vardı; ya dostluğumuzu kurtarmak adına kızlarla haşır neşir olduğumu Hakan’a yansıtmayacaktım, ona “sen harikasın abi” diyecektim, ya da iki alanda da rekabet edecektim. Ben ikincisini seçmiştim. Ama ne yazık ki sonuç pek müspet olmadı… beğendiğim kızı, o siyah, küt saçlı, yanaklarında ufak şirin çiller olan Hande’yi o kapmıştı. Üstüne üstlük futbolda da benden iyi olmaya başladı hergele. Nihayetinde kaybeden ben olmuştum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sakın hep arkadaşlıkları benim bitirdiğimi, yani kendini geri çekenin hep ben olduğumu sanmayın. Bazen ne olursa olsun dostum olmasını istediğim insanlar da çıktı karşıma, fakat birkaç kez sabretmem neticesinde dostum diyeceğim insanın değer bilmez, uğraştığına değmez bir insan olduğunu anladığım anlarda kendimi tutamayıp kendim oldum ve sonuç da öncekilerden farksız oldu yine. muhabbet ettiği onlarca arkadaşım olmasına rağmen yakın bir dostum yoktu -gerçi hala da yok-. Ama yine de geriye dönüp baktığımda pişman değilim yaptığımdan ve dahil olmadığım gizli sözleşmelerden. Yalancı, dalkavuk bir dostluktansa rekabet edip bir şeylere hırslanmayı, kendimi tutmamayı ve özgür olmayı tercih ederim- ki o zamandan beridir de öyle yapıyorum-. Herkesle konuşuyorum, herkesle samimi olabiliyorum, ama onların arzuladıkları ve olmamı istedikleri dost şekline bürünemediğim için bu arkadaşlıklar hep aynı seviyede kalıyor, dostsuz ve kankasız bir şekilde devam ediyorum hayatıma. Mutlu musun peki derseniz? Kesinlikle denemelisiniz derim. İçinizden geldiğince, yalnız kalmaktan korkmayıp, arkadaşınız hakkındaki fikirlerinizi onun duymayı istediği gibi değil de kendi gördükleriniz çerçevesinde yansıtmak, inanın yalnızlık korkusunun ve kendini kabul ettirme isteğinin neticesinde oluşacak bayağı dostluklardan kat be kat iyi ve daha dürüstçe. Böyle olmak istiyorsanız şayet, aranızda önceden parsellenmiş, korunması zorunlu sınırları olan bölgeler belirlemeyin, ya da böyle bir şey başlamaya yüz tutsa bile çiğneyin bu gizli anlaşmayı, onay vermeyin, rekabet edin ve varsın olmasın o dostluk, ta ki gerçekten bunların hesabını yapmayacağınız, onun da, sizin de egosal tatminlere ihtiyacınızın kalmadığı zamana kadar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-4820708899273827852?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/4820708899273827852/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=4820708899273827852&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/4820708899273827852'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/4820708899273827852'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2009/03/denemeler-7.html' title='denemeler #7'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-2004790773582797073</id><published>2009-02-25T03:00:00.008+02:00</published><updated>2009-02-26T04:48:21.298+02:00</updated><title type='text'>NADAS</title><content type='html'>&lt;div superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0"&gt;&lt;br /&gt;Bacon tarzı güçleniyorum efendim son günlerde... daha doğrusu güçlenmeye çalışıyorum, geçen zamanın günlük meşguliyetlerine rağmen. "bacon tarzı" ne demek mi? -söylemesi kolay, yapması zor aslında. hani bazen zor gelir yaşamak, içine düştüğün boktan durumu çözmek ve ilerlemek manasız ve muhal görünür ya; ha işte bu mücadelede zırh kuşanmak, kılıç savurmak ve en önemlisi de az zayiat vermek için güçleniyorum. neyle mi? -bilgiyle azizim, bilgiyle...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0"&gt;işte bu yüzden yazamıyorum son zamanlarda. bu aralar daha da bir farkına vardığım bilgisizliğim ve cehaletim, hayalgücüme ve yaratıcılığıma olan güvenimi zedeliyor. bunun için kısa bir süre -her ne kadar umrunuzda olmasa da yahut olsa da- klavyeden ve blog sayfamdan uzak durmayı düşünüyorum. bilgiyle yoğrulduktan ve kallavi bir şekil alıp fırına girdikten sonra tekrar burada olacağım. yazacaklarımın, okuyanları ve beni tatmin ettiğini görmek dileğiyle... &lt;/div&gt;&lt;div superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-2004790773582797073?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/2004790773582797073/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=2004790773582797073&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/2004790773582797073'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/2004790773582797073'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2009/02/nadas.html' title='NADAS'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-3549752098333005455</id><published>2009-01-15T02:47:00.008+02:00</published><updated>2009-03-14T18:58:29.897+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ruhumdan manzumeler'/><title type='text'>ruhumdan manzumeler #1</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SXPgn9w_J-I/AAAAAAAAAZY/dxBHCaZEoDE/s1600-h/Time_is_an_illusion_by_Ly_Lee.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5292820964290013154" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; CURSOR: pointer; HEIGHT: 206px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SXPgn9w_J-I/AAAAAAAAAZY/dxBHCaZEoDE/s320/Time_is_an_illusion_by_Ly_Lee.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="COLOR: rgb(180,123,16)"&gt;YALANCI SAAT&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durmuyor zaman, değişmiyor kader. Bu ebedi keder neşeyi esir almış kendi himayesinde. Saatlerin terkisinde umutsuzca ve mecburen flört ediyor akreple yelkovan. Ve her geçen saat geleceğe yalancı bir vaat...&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;(amansız gecelikler; 05.10.2007)&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-3549752098333005455?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/3549752098333005455/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=3549752098333005455&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/3549752098333005455'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/3549752098333005455'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2009/01/ruhumdan-manzumeler-1.html' title='ruhumdan manzumeler #1'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SXPgn9w_J-I/AAAAAAAAAZY/dxBHCaZEoDE/s72-c/Time_is_an_illusion_by_Ly_Lee.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-320287162034184410</id><published>2009-01-11T22:49:00.008+02:00</published><updated>2009-03-14T18:59:08.617+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='lirik edebiyat'/><title type='text'>lirik edebiyat #4</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SXPit44lc2I/AAAAAAAAAZg/loSI7OKD6RM/s1600-h/Dulin_discussion_inks_by_melukilan.png"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5292823265082176354" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: pointer; HEIGHT: 246px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SXPit44lc2I/AAAAAAAAAZg/loSI7OKD6RM/s320/Dulin_discussion_inks_by_melukilan.png" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_div_elements="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="COLOR: rgb(180,123,16)"&gt;TATLI DİLİN KUKLASI&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_div_elements="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_div_elements="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_div_elements="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_div_elements="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_div_elements="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_div_elements="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0"&gt;&lt;br /&gt;Gizlice izledim önce, fark ettirmeden tasarladım her şeyi… sabırla bekledim… ve artık vakti gelmişti, susamıştın çünkü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zehri şarapla süsledim tadını bozmayacak bir şekilde ve huzuruna sundum içimdeki derin istekle. Yılan yerine koydum seni, sinsi ve kandırılması elzem olan. Yudum yudum yaşadın şarabı, ilk önce tatlı bir esinti hissettin bilincinde, hafiflemiştin. Gitgide esrimeye başlıyordun ve bu ilk önce korkutsa da seni, hoşuna gitmeye başladı en sonunda. Kadehten yansıyan aksin sen değildin artık, o başkasıydı. Tatlı sözcüklerim, varoluşuna hitaben ettiğim iltifatlarım ve hakkında düzdüğüm methiyelerimle bütün kalelerini fethetmeye başlamıştım, senin kişilik muhafızların için telafi edilemeyecek bir tehlikeydim artık. Nihayet kalkanlarını bırakıp mutlak bir rehavete kapıldın daha sonra, savunmasızdın ve hamleme muhtaçtın. Bundan böyle karanlık fantezilerimle, kirli düşlerimle yönetebilirdim seni ve öyle de oldu sonunda. Vicdanın oldum önce, ardından karakterin oldum… ve tanrın oldum.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-320287162034184410?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/320287162034184410/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=320287162034184410&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/320287162034184410'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/320287162034184410'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2009/01/lirik-edebiyat-4.html' title='lirik edebiyat #4'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SXPit44lc2I/AAAAAAAAAZg/loSI7OKD6RM/s72-c/Dulin_discussion_inks_by_melukilan.png' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-2459936264341705094</id><published>2009-01-11T21:51:00.013+02:00</published><updated>2009-03-14T18:59:53.827+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serbest edebiyat'/><title type='text'>serbest edebiyat 10</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SW6LqdNj6SI/AAAAAAAAAYY/JntVSBWaElU/s1600-h/Dilenci.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5291320173719185698" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 303px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SW6LqdNj6SI/AAAAAAAAAYY/JntVSBWaElU/s400/Dilenci.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="color:#b47b10;"&gt;&lt;strong&gt;DİLENCİLER&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="39"&gt;&lt;div superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="27"&gt;Dilenciler dilenmezler aslında; içinizde bir yerlere gömdüğünüz kutsal iyiliği ve bakire duyguları alevlendirip, vicdanınıza nüfuz ederler sinsice. Siz farkında olmadan da kullanırlar sizi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dilenciler göremezler aslında; sizdeki letafeti ve tevazuyu. Bir sonraki kurbana kadardır yaratmaya çalıştığınız minnet hissi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="39"&gt;&lt;div superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;br /&gt;Dilenciler küstahlardır aslında; kullandıkları tatlı ve dokunaklı sözcüklerle acınası hallerini size sormadan beyninize sokarlar. Ve söyledikleriyle sizi kandıracaklarını sanıp, zekanıza düpedüz hakaret ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dilenciler kurnazlardır aslında; tamahkar arzuları vardır hep ve siz ne kadar fazlaysanız, o kadar çok almak isterler sizden. Doymak bilmeyen açlıkları, ahlaki güdülerini köreltmiştir çoktan. Pişkinlikleri kurnazlıklarındandır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="27"&gt;&lt;br /&gt;Dilenciler günahkarlardır aslında; şüphesiz tanrı’nın buyruklarına uymadıkları için değil, cennete yakışmadıkları için.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-2459936264341705094?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/2459936264341705094/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=2459936264341705094&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/2459936264341705094'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/2459936264341705094'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2009/01/serbest-edebiyat-10.html' title='serbest edebiyat 10'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SW6LqdNj6SI/AAAAAAAAAYY/JntVSBWaElU/s72-c/Dilenci.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-1251260992331108526</id><published>2009-01-03T02:16:00.003+02:00</published><updated>2009-03-14T19:00:07.008+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='lirik edebiyat'/><title type='text'>lirik edebiyat #3</title><content type='html'>&lt;div superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;DİKOTOMİ PERDESİ&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;Hastalık: sen! Övüldükçe hoşlanan, uğrunda göz yaşları dökülen, varlığı için servetler ödenen şey misin? Ha, sen misin o? Ben seni daha ulvi, daha şatafatlı, daha tanrısal bekliyordum. Duyduklarımdan sonra baya merak etmiştim seni, neyse ki ferahladım şimdi. Kuruntularım yersiz çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlık: evet! Ben... o övülen, ulaşılması güç olan ve ayaklarına servetler dökülen yüce güç. Ya sen kimsin? Kimsin de benim hakkımda kendince düşüncelere dalıp tanrılara öykünüyorsun. Senin olduğun yerde hiçbir bitkinin bitmeyeceğini, hayvanların doğmayacağını ve insanların mutsuz olup kahrolacağını bilmiyor musun? ya da bu kendini bilmezliğin, nefret dolu kinin kaynağı ne?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalık: bir şeyi unutuyorsun sayın yüce güç. (gülerek) yüce güç… haahhahaha! Unuttuğun şey, ben olmadığım sürece senin hüküm süremeyeceğin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlık: küstah! Buna nasıl cüret edebiliyorsun? yaptıklarım ortada değil mi? yeşeren otlar, açan çiçekler, sevişen insanlar hep benim eserim, benim ürünüm. Ben elimi birazcık çeksem, vahim bir umutsuzluğa, gaileye düşüyorlar. Sen bunları bilmez misin ki hala değersiz varlığın hakkında konuşuyorsun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalık: işte böyle süslü cümlelerin gibi, onlara da sunduğun gösterişli yanılsamaların var. Dene bakalım, uzun bir süre onlarla ol. Bak bakalım sana olan saygıları kalacak mı? senin peşinden bir daha gelecekler mi? o zaman değerin, günahkar bir fahişeden fazla olmayacak. Zaten bunu bildiğin için bir süre sonra elini çekiyorsun onlardan. Onları önemsesen, benim ellerime bırakmamak için savaşırdın. Desiselerinle ve sahte oyunlarınla hayatlarına hükmetmezdin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlık: sen çıldırmışsın! Söylediklerin o kadar saçma ve yersiz ki…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalık: yine aynı şeyi yapıp, laflarımı geçiştirmeye çalışıyorsun. Tıpkı o masumlara yaptığın gibi. Oyalayıp oynuyorsun onlarla. Kendini tatmin etmekten başka bir işin yok. Acizsin!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlık: kendine gel! İblis! Sen kendine bak önce, kendini tanı. Soylu olduğundan, ihtirasları ve tutkuları öldürdüğünden söz ediyorsun her yerde. Senin hüküm sürdüğü yerlerde, yalan olmazmış, insanlar acıya dayanıklı olup erdemli olurlarmış. Kendilerini bulurlarmış… (gülerek) hah!... aman ne ala! Ne de güzel kandırıyorsun onları. Evet, asıl sen oynuyorsun o budalaca oyununu. Onlar kendilerini ahlaklı, erdemli ve bilge sanıyorlar. Sen onların beyinlerine giriyorsun, vücutlarında çalışıyorsun ve düşünmelerini engelliyorsun. Şimdi karşımda onların doğruyu bulduklarını nasıl savunursun? Senin olduğun yerde doğru nasıl çıkar? İnsanlar sana kanıp, acı çekerek hayata karşı huzurlu ve erdemli oldukları sanrısına nasıl düşerler anlamıyorum. Ama bildiğim bir şey var ki, sen büyük bir sahtekarsın. Hatta…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalık: orada dur biraz! Ses tonunu beğenmediğimi söylemek zorundayım. Benim üstümde değilsin, benden daha değerli de değilsin. Onun için bana değersizmişim gibi davranma, sesini yükselterek konuşma ve en önemlisi asla beni hafife alma. Çünkü, ben gücümü tamamen çektiğim anda, insanlık seninle baş başa kalacak ve bir süre sonra yok olacaksın. Hiçlikle malul olacaksın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlık: kendini dev aynasında görmeye çok alışmışsın, birkaç kendini bilmezin ritüelleri, sana bağlanmaları belli ki gözlerini kapamış, şımartmış seni. Hala elimdeki güce saygı göstermeyecek kadar da basiretsizsin. Kızınca neler yapacağımı bilmiyor musun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalık: biliyorum. Beni yok etmek için alabildiğince çalışmak, propaganda yapmak. İnanıyorsun ki, sen ebediyen hüküm sürme kararı alınca, ben ortadan yok olacağım. Hah! Saçmalık! Asıl bir zaman sonra senin tahtın sallanacak. Ben olmasam da evren, doğa senden sıkılacak, başka şeyler bulup seni yine çatışmaya sürükleyecekler. Yani şunu anlamalısın ki, ben olmadan, sen olamazsın. Varlığın benim irademe bağlı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlık: daha fazla konuşup, seni ikna etmeye çalışmayacağım. Çok açık ki, sen laftan anlamaz, mantığı olmayan ve kendini benimle aynı kefeye koymaya çalışan değersiz bir gafilsin. Seninle tartışıp, varlığımı yanında harcamak istemiyorum. Zaman her şeyi gösterecek ve sen, kandırmaya çalıştığın insanlarla birlikte bir gün yok olacaksın. Benim egemen olduğum evren ve onun insanları düşünecekler. Onlar ölümsüz olacaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölüm: siz ikiniz! Çabuk defolun buradan! Ben varken size söz düşer mi ha? Karanlık, yapay birer gölgeyken nasıl olur da hakikat sanırsınız kendinizi? Söyleyin bre mel’unlar, söyleyin! Ve şimdi bütün ebediyetimle, geçici varlığınızı yok etmeden, kaybolun gözümün önünden!!!&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-1251260992331108526?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/1251260992331108526/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=1251260992331108526&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/1251260992331108526'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/1251260992331108526'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2009/01/lirik-edebiyat-3.html' title='lirik edebiyat #3'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-5821392722459510203</id><published>2008-12-27T00:18:00.000+02:00</published><updated>2009-01-02T08:18:14.302+02:00</updated><title type='text'>çerez yazı #1</title><content type='html'>&lt;div superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#996633;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#996633;"&gt;PİŞMANIM, SAÇMALADIM AMA NE DE GÜZELDİ&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#996633;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#996633;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#996633;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#996633;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#996633;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;Saçma sapan, uyuz muyuz, abuk sabuk bir geceden sonra nihayet gün ışığı görmek için, elime geçen ilk kot pantolonu altıma geçirdim. dolaptan gözüme ilişen üçüncü kazağı giydikten sonra kendimi dışarıda buldum ve gökyüzüne doğru gözlerimi kısarak bir bakış attım. ne yazık ki beklentilerim suratıma kaypakça sırıtarak, havanın yağmuruna katlanmam gerektiğini tavsiye edercesine yerini "neyse"lere bıraktı. yürüdüm bir 2o dakika, sonra starbucksa gittim. beyin fonksiyonlarımın normale dönüşmesi için. açılmam lazımdı ve bu görevi en iyi kahve yapardı. girdim içeriye ve "nereler boş acaba?" bakışımdan sonra boş koltuğu kaptırmamak için biraz daha hızlandım kasaya doğru. aldım kahvemi ve oturacağım koltuğa doğru bakarken onu gördüm. o evet, kahveyi kifayetsizleştiren, kızları kıskançlık krizlerine sokacak kadar çekici ve endamlı o güzelliği gördüm. etrafta bulunan diğer kızlar gibi değildi. bilirsiniz canım, hani şu fabrikasyon prototipler; yapma sarı saçları, solaryum bağımlısı tenleri, kısacık boyları ve marka çantaları olan kızlardan bahsediyorum. yüzlerine, ilkokuldaki resim saatlerinde boyalarla allah ne verdiyse giriştiğimiz resim kağıdı muamelesi yapan o kızlardan olmaması, onu gözümde büyütmeme ve letafet tanrıçası gibi görmeme neden oldu. kendine has duruşu, cinsi latif dedirtecek yürüyüşü ve klişe olmayan t-shirtü ve eteğiyle işte oradaydı... starbucksta, oturduğum koltuğun çarprazında. en önemlisi ise yalnızdı, elinde kahvesi ve önünde oturduğumdan beri okuyarak sırıttığı dergisi.&lt;/div&gt;&lt;div align="left" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="left" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="left" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;zaman öyle böyle geçmiyordu, en son zamdan nasibini almış doğalgaz sayacı gibi hızlıydı sanki. bir şeyler yapmazsam, o oradan gidecek ve kötü gecemin sonunda bulduğum bu gün ışığım ebediyen sönecekti. hayır olamazdı, bir şeyler yapmalıydım. bir kaç dakika süren "gitsem mi gitmesem mi, ne kaybederim ki, bi daha nerde görcek oğlum" durumundan sonra nihayet gitmeye ve ona gülümseyerek sıcak bir merhaba demeye karar verdim. derken yerimden kalktım ve onun olduğu koltuğa doğru yöneldim. tam o anda kaderin kalçası başka yöne doğru kıvırdı kendisini ve olmasını istemediğim, olmaz sanıp planlar kurduğum hadise gerçekleşti amansızca. onun yanında artık başkası vardı. birden hayallerimin içine eden o dallama yüzünden hayalimde canlandırdığım saadet zinciri en önemli halkasını kaybetmişti. hemen kendimi toparlayıp bozuntuya vermeden "u" dönüşü yapıp, peçete almaya gitmiş gibi yaptım ve de son kez dönüp arkaya baktım. ve şok...! evet, şok üstüne şok yaşıyordum o gün ve 2. şok, "sen daha dur erhanım bende ne numaralar var!" dercesine kendini göstermişti. dakikalardır konuşmayan kız, çocuğa "aşkııım, çok geç kaldıın ağaca bağladım yaa... valla elmalar patır patır dökülcekti yaneıaa" dedi. o anda kaynamaya bile fırsat bulamadan bütün soğuk sular başımdan aşağı döküldü.&lt;/div&gt;&lt;div align="left" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="left" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="left" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" superadblocker_div_firstlook="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_div_elements="0"&gt;2. şoktan sonra ne diyeceğimi, ne düşüneceğimi bilemiyordum, şaşmıştım. ayrıca bu kadar su nereden dökülmüştü? ona da bir anlam verememiştim. bütün bildiğim doğrular meğer yanlış mıydı? bu kız, bu hakkında bunca güzel tahminlerde bulunduğum kız, halihazırda o nefret ettiğim gruba mı dahildi. aman allahım olamazdı. tahminlerim bu sabah beklentilerimin yaptığı yamuğu bana yapamazdı. ama ne yazık ki, olamazdı dediklerim oldu ve o ay parçasının da diğerlerinden pek bir farkı olmadığını anlamamla kahvemi bile almada kendimi dışarıya zor attım. nefes almakta güçlük çekiyordum. yoldan geçenler meraklı ve merhametli gözlerle bana bakıp daha sonra hiç bir şey yokmuş gibi kayıtsızca hayatlarına devam ettiler. kendimi çok yalnız hissettim ve eve gidip yatağıma uzandım. o kız hakkında kurduğum hayaller ve tahminler için tam 3 gün ağladım ve 2 gün hiçbir şey yemedim. 10 saat de uyudum.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-5821392722459510203?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/5821392722459510203/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=5821392722459510203&amp;isPopup=true' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/5821392722459510203'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/5821392722459510203'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2008/12/erez-yaz-1.html' title='çerez yazı #1'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-1006036658926636848</id><published>2008-12-21T21:02:00.001+02:00</published><updated>2009-03-14T19:00:14.903+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='denemeler'/><title type='text'>denemeler #6</title><content type='html'>&lt;div superadblocker_div_elements="18" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_div_firstlook="0"&gt;&lt;span style="color:#996633;"&gt;&lt;strong&gt;İNANCIN TEMELLERİ ÜZERİNE&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne demiş büyük varoluşçu filozof Kierkegaard?&lt;br /&gt;-İnanmıyorum, çünkü biliyorum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz geçmişten başlamak istiyorum yazıma, hani o evrimin düşünen ilk ürünlerinden, 2 bacaklılardan… evet, insanlarla başlıyorum; konu inanmak olunca belki de kimse onlar kadar dirayetli ve sebatlı bir şekilde bağlanmamışlardır inandıkları şeylere. Lütfen kafanızda canlandırın o ilk insanları; bu dünyaya seçme şansınız olmadan bırakıldığınızda, ilk önce sadece algılarınızla eşlik ediyorsunuz sonsuz evrene, daha sonra düşünceler ve yine bu doğrultuda çıkarsamalarla anlamlar vererek anlamaya çalışıyorsunuz dünyayı. Fakat hiçbir boktan emin olamıyorsunuz. Çünkü dünya acımasız ve ölümün mutlak kaderiniz oluşu sizi her yerde tehlike ve güvensizlik içinde yaşamaya itiyor ve sizin elinizde dünyaya karşı ileri süreceğiniz pek sağlam bilgiler ve miras kalmış tecrübeler yok. henüz bilim portakalda vitamin… daha sonra sivrizekalılar geliyor yaşadığınız yerlere, ya da karşılıyorsunuz onlarla, tam da her şeye niye diye sorduğunuz bir zamanda. Sivrizekalılar, sizlere bilemeyeceğiniz şeyler hakkında sizin de duymak istediğiniz ve duymaktan hoşnut olduğunuz şeyleri söylüyorlar. Evet, onları duymak, hele ki ilk kez duymak şaşırtıcı olduğu kadar zevkli de, içinizden “dünyayı anlıyorum amına koyayım” derken aslında korkularınıza paravan yaptığınız o inançları, sırf gerçekler acıtmasın diye kabul ediyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi çıkalım canlandırma halinden ve bugüne dönelim; aslında pek bir fark yok, inanç şekillerinin birazcık çağımıza uyarlanışından başka. E tabi bilimin günbegün kendini evrende kanıtlamaya başlamasından beri Thor yahut Ares’e inanmak sizler için hayli zor. Artık şimşekler tanrı’lar kızdığı için değil, bulutlar arasındaki elektrik dalgalarının sürtüşmesinden meydana geldiğini çocuklar bile biliyor. Keyfe keder bir tanrı, keyfe keder bir doğa yasası yok karşınızda, evren alabildiğince ve olabildiğince mantıklı, çözebildiğiniz ve ilerleyebildiğiniz kadar tabi. Dediğim gibi bilimin egemenliği altındaki alanlara ilişkin inanma eylemine girmekten sakınıyoruz artık, çünkü böyle olduğunda kendi kendimizi kandırdığımızın daha bir farkında oluyoruz ve bu durum inanmamızın sebebi olan, güvende olma, iç huzur ve mutluluk idealarıyla uyuşmuyor. Fakat günümüzde inandığımız her şey bu kadar kolay analiz edilemiyor şüphesiz. Kimi, doğaüstü bir yaşam vadeden dinlere, kimi dünyayı yaşamaya değer kılan bir ülküye… kimi ise iyi şeyler düşünürse ve evrenin frekansını doğru tutturursa istediği her şeye ulaşacağına... biraz daha spesifik örnekler vermek gerekirse; kimi büyükannesinin öldükten sonra bile kendisini izlediğine… kimi iktidar partisinin bir gün bu ülkeye şeriat getireceğine… kimi ayrılmış olsalar bile sevgilisinin hala onu sevdiğine… kimi bu hafta doldurduğu sayısal loto kuponunun tutacağına… işte böyle inançlar içinde bilmeyi ve araştırmayı denemeyerek yaşamayı seçiyoruz. Belki de öğreneceğimiz gerçeklerle yüzleşmenin, bir şeye inanmadan önceki beklentilerimizi zehirleyip yok edeceğinden korkuyoruz. “Aman bilmeyelim, mantıklı da olmasın ama mutlu etsin beni” demekle sürdürüyoruz varoluşumuzu. Burada şunu belirtmeliyim ki, her inancımızın temelinde aklımızın tembelliği ve korkularımız yatmıyor, hatta bazı inançlarımız da, ne kadar uğraşsak da o konuda bilgisel doyuma ulaşamayacağımızı anladığımız ve gerçekten öyle olmasını umduğumuz anda ortaya çıkıyor. Bu konuda tarihten güzel bir örnek vermek istersek; milattan önce 400’lü yıllarda yaşamış “sofistler”, şu anda hayli taraftarı olan “agnostisizm”in temellerini atmışlar. Agnostisizm, kelime anlamıyla bilinemezcilik manasına geliyor. sofistler, evrende bir şeyi tam olarak bilebileceğimize dair genel bir kıstas ve yöntemin mevcut olmadığından, hiçbir bilginin bizi bir şey hakkında kesin sonuca götürmeyeceğini ileri sürmüşler. örnek olarak da Tanrı’yı gösterip, onun ne varlığının ne de yokluğunun kanıtlanabilir olduğunu, bu yüzden “onu” bilinemez olarak bırakıp, kişisel isteğimize ve menfaatimize göre, inanmayı yahut inanmamayı seçmemiz gerektiğini söylemişler. İşte sofistlerin yaptığı da bir şeye neden inandığımızın başka bir nedenini açıklıyor; bilemeyeceğimiz bir şeyde öyle olmasını ummak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İster korkudan, güvensizlikten ve acizlikten olsun, ister isteklerden, arzulardan kaynaklansın inançlar ve inanışlar, vicdanımız yahut iç sesimize yaptığı müdahalelerle, hayatımızın büyük bir bölümünde rol oynuyor. İnançların varlığı konusunda salt iyi ya da salt kötünün olmadığını, iyi-kötü kavramının göreceli olduğunu da belirtmek istiyorum. Ve bu görecelik kavramı başkalarının inanışlarına ihtiram etmeyi de beraberinde getiriyor. Maalesef günümüzde ise “görecelik” mefhumuna olan saygının ne kadar az olduğunu, bu doğrultuda farklı inançların ve inanış şekillerinin niceliksel çoğunluk tarafından kabul edilmediğini, yadsındığını söylemeden de edemeyeceğim. Neyse, konumuza geri dönersek, inançlarımızın temel nedenleri ne olursa olsun, ancak bilmediğimiz bir şeye inandığımız aşikar. Yani bir şeyi biliyorsak ona inanıyor değiliz aslında. Sevgilimin beni sevmediğini biliyorsam, eminsem, onun bana tekrar gelmeyeceğine inanıyorum demek doğru değildir. Başka bir deyişle, onun bana gelmeyeceğini bildiğimden, artık onun geleceği yahut gelmeyeceği konusunda bir inancım olamaz. Öyleyse her inanç, içinde bilmemeyi, şüpheyi, beklemeyi ve umudu barındırıyor. Biz ise genelde sürece müdahale etmeyip, sonucu beklemekle yetiniyoruz. Beklerken ise korkularımızın ve güvensizliklerimizin üstüne örttüğümüz inançlarımız, sükunet ve huzur bahşediyor bize…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak; günümüzde insan hayatlarına ve insan ilişkilerine biraz daha dikkatli ve objektif baktığımızda, çağımızın hastalığı olan huzur ve sükunet eksikliğinin temelinde inançsızlık yahut inançlarımızdaki samimiyetsizliğin yattığını anlamak, hiç de zor değil. &lt;div superadblocker_div_elements="0" superadblocker_onmove_hooked="0" superadblocker_onmouseenter_hooked="0" superadblocker_div_firstlook="0"&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-1006036658926636848?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/1006036658926636848/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=1006036658926636848&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/1006036658926636848'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/1006036658926636848'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2008/12/denemeler-6.html' title='denemeler #6'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-7433119949136722343</id><published>2008-12-13T20:17:00.000+02:00</published><updated>2008-12-18T22:54:47.506+02:00</updated><title type='text'>UYARI</title><content type='html'>Neticesiz kalan ve elime yüzüme bulaşan şablon denemelerim yüzünden önceki blog düzenim kayboldu. Halbuki ne de hevesliydim, bilumum şablon sitelerinden ay gibi şablonlar araklamıştım, fakat olmadı, başaramadım. Ama umutluyum yine de, şu sınav dönemi bi bitsin, ya da bu hebelelerden anlayan istekli bir arkadaş karşıma çıksın, en yakın zamanda halihazır görüntüden kurtulup, göze hoş gelen, letafet sahibi bir blog görünümüyle yeniden burda olacağım. Biliyorum çok da s.kinizde ama yine de yazayım dedim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abraham Erhanz KANİLSKİ (bildiğin erhan kanışlı)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-7433119949136722343?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/7433119949136722343/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=7433119949136722343&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/7433119949136722343'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/7433119949136722343'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2008/12/uyari.html' title='UYARI'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-6105807655294497976</id><published>2008-12-08T21:04:00.000+02:00</published><updated>2008-12-08T21:06:45.548+02:00</updated><title type='text'>Bayram iletisi</title><content type='html'>&lt;p&gt;BAYRAM BULANTISI (AMAÇSIZCA)&lt;/p&gt;&lt;p&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Herkesin ağzında bir “iyi bayramlar”, fazla bayağı, fazla yapay. Bırak da gideyim der gibi bakıyorum suratına vokalin. bu son şarkısıymış ve ilk bana dinletiyormuş, şanslıymışız. Fakat dürüst oldum ona karşı, kendime olamayacağım kadar ve bağırdım oturduğum yerden sahneye “çok kalın bir sesin var ve detone oluyorsun boyuna, hesap!”. Bayram şekerleri de sağlığa zararlı değilmiş ama dişleri çürütürmüş. Evimden çıkarken yokuş başında karşılaştığım küçük bir çocuktan kısa bir nasihatti bu. yanakları al al, annesi çağırdı ve gitti. Küçük başlar ise durumdan habersizmiş, kimse bir malumat vermemiş onlara. Bilselerdi bu durumu karşı çıkarlar mıydı peki? ı ıh! bence onların fazla sözünü dinleyen yok. Ama kebabı ben de severim. Mecidiyeköy’de güzel bir yer var, profilo’ya giderken… &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-6105807655294497976?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/6105807655294497976/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=6105807655294497976&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/6105807655294497976'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/6105807655294497976'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2008/12/bayram-iletisi.html' title='Bayram iletisi'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-6130632272823086604</id><published>2008-11-25T20:01:00.001+02:00</published><updated>2009-03-14T19:00:28.104+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serbest edebiyat'/><title type='text'>serbest edebiyat 9</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;HAYAT VAR&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yazılarda hayat var” dedi çocuk babasına, kırılmış oyuncağı için ağlamadı artık ve babasının getirdiği kitapları okudu durmadan. İlimle doğruldu her gece sandalyesinden, çözmeye başladı o çözümsüz sandığı çocukluk sanrılarını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçti seneler birbiri ardına, güldü çocuk kendisini daha çocuk sandığına. Hani eşek kadar olmasa da oğlak kıvamında ergin olmuştu. Ve, “kızlarda hayat var” dedi babasına. Sayfaları burkulmuş, ayraçları yerleştirilmiş kitapları bıraktı ve okumadı artık. Hayatın anlamı dediği varlıklarla haşır neşir oldu bir süre. Sevişti birkaç kere, oynaştı orada burada. deyim yerindeyse kopardı birkaç çiçek dalından. Pek hoşuna gitse de bu durum, seneler aynı kanıda olmadı onunla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;30. mumu üfleyince pastasından, yanındakilere baktı heyecanlı heyecanlı, parmağındaki yüzüğün sahibi bir eş ve yeni emekleyen bir çocukla hayatın ortasındaydı artık. Onların yükünü de taşıdığını hissetti ve sesini alçaltarak, “parada hayat var” dedi karısının kulağına. Çok kazandı bizimki, bir eli yağda diğeri de baldaydı sanki. Zaman paraya kanmadı yine de, akıp geçti su gibi habire.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuğu da büyüdü, sorumlulukları da. Babası ise… Ah o yaşlı moruk, ismini bir mezar taşına verdiler sonra. Ecelin sıcaklığını ilk o defa hissetti göğsünde. Artık sona daha yakın olduğunu anlamıştı garibim, Allah’a daha da bir düşkün oldu, yediğine içtiğine dikkat eder oldu. Öğütler verdi, nasihatler tembihledi çocuğuna. Ve döndü karısına ”çocuklar da hayat var” dedi. Çocuk büyüdü adam oldu, babasının üç katı hergele oldu. Bizimki ise her lafına Allah’ı kondurdu. Etin kırmızısına, pilavın yağlısına düşman kesilip, ağzına bile koymadı bir daha.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;40 yıllık oturma odasının siyah koltuğunda oturup izlerken pencereden dışarıyı bir gün, torununu çağırdı, elini öptürdü ve para verdi ona başını sıvazlayarak. İçinden, “bu bayram da ölmedim” dedi rahatlayarak. Geçen günler eksilttikçe takvimi, pek arayan soranı da kalmadı hani, gençken hovardalık yaptığı, çocukken mahallede top koşturduğu akranları yavaş yavaş nalları dikmeye başladığında, daha da bir hassaslaştı bizim moruk, çocuk gibi ilgi bekledi durdu herkesten. Aradığını bulamadı tabi. oğlu, gelini, torunu konuşurken, o hep cevap verilmeyen oldu. Bir gece ansızın kalktı yatağından, aklında çırpınan bir soruyla koyuldu mezarlığa. Adımları bir çocuk kadar desteksizdi ve korkuyordu ihtiyar. Titrek bir sesle, “ölümden sonra hayat var mı?” diye sordu babasına…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-6130632272823086604?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/6130632272823086604/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=6130632272823086604&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/6130632272823086604'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/6130632272823086604'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2008/11/serbest-edebiyat-9.html' title='serbest edebiyat 9'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-6812149705619514274</id><published>2008-11-10T18:18:00.001+02:00</published><updated>2009-03-14T19:00:36.366+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serbest edebiyat'/><title type='text'>serbest edebiyat 8</title><content type='html'>&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;ACINASIYIZ &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;hayat acımasız... her geçen günde ve her geçen zamanda yüklediği sorumluluklar, hissettirdiği zorunluklar ve yarattığı arzu ve istekleriyle hayat, varlığımıza düşen kara bir leke gibi. buna rağmen hatta bunlarla birlikte bile hayat acımasız değil aslında, bizler acınasıyız sadece. ilmekle bağlıyız yaşama ve mutlak karanlık her an evrendeki aydınlığımıza hükmedebilir. milyonlarca olasılık etrafımızı çevirmiş durumda ve nihai hedefe her geçen nefes yaklaşıyoruz... ölüm... ama acınasıyız işte, korkuyoruz her şeyden... olabiliteleri, potansiyellerimizi ve hayallerimizi gerçekleştirmektense başarısız sonuçları düşünüp, kıvrak bir akılcılaştırmayla -kedinin ulaşamadığı ciğere bok atması gibi- geçiştiriyoruz günlerimizi, erteliyoruz hayallerimizi... evet dışardan kedinin bok atması bize ne kadar saçma gelse de o mantıklı bir karar verdiğini zanneder, tıpkı bizim gibi. tıpkı kendimize söylediğimiz yalanlar gibi... evet acınasıyız çünkü yalanı gördüğümüzde en erdemli kurallardan bahsetmeyi, en ermiş kişilerden menkıbeler anlatmayı biliyoruz fakat asıl en büyük yalanları kendimize söylüyoruz... &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-6812149705619514274?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/6812149705619514274/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=6812149705619514274&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/6812149705619514274'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/6812149705619514274'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2008/11/serbest-edebiyat-8.html' title='serbest edebiyat 8'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-6699098638853599560</id><published>2008-11-07T04:42:00.002+02:00</published><updated>2009-03-14T19:01:19.455+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serbest edebiyat'/><title type='text'>serbest edebiyat 7</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;HAYATA BOĞULMAK&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne kadar sıkıştık ki hayata, o yaşıyor bizi, o yaşatmaya çalışıyor adeta. Halbuki tam tersi olmalıydı bunun. Çocukken anlatılan, içinde bol miktarda umut olan gelecek hayalleri bu kadar çabuk bitmemeliydi, yalnız bırakmamalıydı bizi en dayanıksız zamanlarımızda. Özgürlük avuçlarımızdaydı ya, kutsal kitaplarda bile biz çiziyorduk ya hayatı, işte gerçekten hayata karşı böyle dik durabilmeliydik. Onun özündeki yaşam enerjisini ya da her neyse o, var gücümüzle çekmeliydik içimize. Tamam anlıyorum, kandırılıyoruz çoğu zaman kendimiz tarafından ve bu hoşumuza da gidiyor besbelli. Sorunlara, geçecek diyoruz, ilerideki vaat edilen günlerde geçmişi hatırlayıp güleceğiz diyoruz ama bu kadar hayal kırıklığı henüz en hayalperest olmamız gereken yaşlarımızda ortaya çıkmamalıydı sanki, yapmasaydı bunu. Köşede durup izleseydi bari, o iğrenç ve nefret dolu suratıyla bizi izlerken zevk çığlıkları atsaydı da biz henüz bunları duymasaydık. Şu halde, ölümün fırınına girmek üzere yoğrulan hamurlar gibi aciz oluşumuz ve istenilen şartlarda istemediğimiz ruh halleriyle hayatımızın içine etmemiz karşısında, evet bunlar karşısında nasıl mutlu olabiliriz, nasıl özgür olabiliriz ki? Ve belli kalıplarda pişmeye zorlanan hamurlar gibi, alacağımız şekli belirleyen tırnakları uzun ve kirli eller, o vicdanımıza işleyen silahlarını, baskılarını üzerimizden çekmedikçe nasıl insan olabiliriz?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-6699098638853599560?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/6699098638853599560/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=6699098638853599560&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/6699098638853599560'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/6699098638853599560'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2008/11/serbest-edebiyat-7.html' title='serbest edebiyat 7'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-2157688935663330625</id><published>2008-09-04T01:46:00.001+03:00</published><updated>2009-03-14T19:01:23.714+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serbest edebiyat'/><title type='text'>serbest edebiyat 6</title><content type='html'>&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;NE YAPTIN LAN BANA?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;en büyük düşmanım, en büyük servetim, en çok sevdiğim... uğruna bir çok şeyden vazgeçtiğim şeysin sen... senin için yapamayacağım şey yok aslında. en azından denerim her şeyi sırf mutlu ol, varlığın sürsün diye. ama aynı şekilde cömert ve dürüst değilsin bana karşı. can sıkıntıları, umutsuzluklar ve her defasında daha büyük bir nefret etmeme neden olan laf anlamamazlığın var ve göğsümde hissettirdiğin ağırlığın verdiği o boktan his... bunlar senin için yaptıklarıma karşı bana layık gördüklerin işte...&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;en büyük düşmanım, en büyük servetim, umutlarımın ve hayal kırıklıklarımın kaynağı, uğruna bir çok şeyden vazgeçtiğim şeysin sen.umarım doyurabilirim bir gün seni ve huzura kavuşursun ebediyen.omuzlarımdaki yüklerinden ve geleceğimdeki engellerinden de kurtulmuş olurum böylece... çok sevgili ve bir o kadar da alçak, nankör ve yalancı olan kendim...&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-2157688935663330625?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/2157688935663330625/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=2157688935663330625&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/2157688935663330625'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/2157688935663330625'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2008/09/serbest-edebiyat-6.html' title='serbest edebiyat 6'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-1300280639190597104</id><published>2008-08-31T02:39:00.001+03:00</published><updated>2009-03-14T19:01:29.372+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='lirik edebiyat'/><title type='text'>lirik edebiyat # 2</title><content type='html'>&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;KÖSNÜL SİYAH VE MASUM BEYAZ&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;sadece benim için de olsa varlığı, son nefesimin soğuk ve karanlık hayalini unutturuyor masumiyetin...&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;duvarında bir resim yalnız evimin ve resimde bir kadın. şarap kırmızısı elbisesi beyaz teni için yaratılmışçasına hüküm sürerken vücudunda, bütün asaletini ve hükmünü onun gerdanı için saklamış olan inciler göz alıcı bir şekilde parlamakta. kadının davetkar gülüşü, rüzgardan şikayetsizce dalgalanan siyah, kıvırcık saçları ve en kırmızısından dudakları eşsiz, tahrik edici. fakat resim işte yine de. ne kadar gerçek olabilir ki, boyaları, tuali ve çerçevesiyle. ne kadar tatmin edebilirki beni bu gece? bir anlık ateşle yansam da, şehvetli günahlara sürüklensem de hakiki ben değilim bunların hiç biri. özümde susamışken doğallığa ve gerçekliğe, bir gölgenin ateşinden medet ummak susuzluğumu arttırmaz mı daha çok?&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ve sen... senin kendi halindeliğin ve doğallığın, o kadar sahici, o kadar benzersiz ki. bahsetmeliyim herkese, anlatmalıyım her yerde ve dilimden dökülenlerle bir kez daha ısınmalı içim, yüzüme gelmeli tatlı bir gülüş ve korkularımdan arınıp, sorunlarımdan soyunup akışına bırakmalıyım kendimi hayatın sularına... seninle. &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-1300280639190597104?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/1300280639190597104/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=1300280639190597104&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/1300280639190597104'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/1300280639190597104'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2008/08/lirik-edebiyat-2.html' title='lirik edebiyat # 2'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-9170069807945765238</id><published>2008-07-18T16:02:00.002+03:00</published><updated>2009-03-14T19:01:49.142+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='lirik edebiyat'/><title type='text'>lirik edebiyat 1</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp0.blogger.com/_oUjX02xsk8I/SJhBEqB4YyI/AAAAAAAAANE/La7fp0hQch0/s1600-h/yerzmnmakean.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5231002515448292130" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_oUjX02xsk8I/SJhBEqB4YyI/AAAAAAAAANE/La7fp0hQch0/s400/yerzmnmakean.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;ZAMAN-MEKAN-DÜŞMAN&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;Saat… 04:00, ve girmiyorsa uyku gözüne, bir türlü bitmiyorsa gece, gündüzden bir şey bekleme, bir güneşle bitmez derdin. Kabul et artık acının egemenliğini, ışık sadece görebilenler içindir, senin karanlığına neden hükmetsin ki? Düşünceler beynini yiyip bitirirken, körlüğün o ışıktan nasıl medet umsun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yer… istasyon, ve gelmiyorsa beklediğin tren, uçsuz bucaksız raylara umutsuzca bakarak hayıflanıyorsan terk edişinden, gitmeyi umduğun yer gitmeyi istediğin yer değil artık. geri dönmek için hala şansın var. Gururunu ve kırılmışlığını yoluna devam edecek olan rüzgara bırak, trenle gitmesi gereken onlar, sen değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşman… deniz, ve bilmiyorsan yüzmek, bildiğin ve böbürlendiğin onca şey bu küstah korkunu yenmene yardımcı olabilecek mi? boğulmamak için yüzmeyi denememek, denizi düşman telakki etmek, öleceğini bildiğin için yaşamamayı seçmeni de gerektirmez mi? korkuların için bir deryadan, bir hayattan vazgeçmek seni sen yapan şeyi, iradeni inkar etmektir, yadsımaktır. Ölmesi gereken sen değil, korkuların. denizin huzur veren sesini, dalgalanan nefesini hissetmek için daha ne bekliyorsun? &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-9170069807945765238?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/9170069807945765238/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=9170069807945765238&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/9170069807945765238'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/9170069807945765238'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2008/07/lirik-edebiyat-1.html' title='lirik edebiyat 1'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp0.blogger.com/_oUjX02xsk8I/SJhBEqB4YyI/AAAAAAAAANE/La7fp0hQch0/s72-c/yerzmnmakean.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-4044501021257163139</id><published>2008-07-06T16:20:00.001+03:00</published><updated>2009-03-14T19:01:56.994+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='denemeler'/><title type='text'>denemeler #5</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp3.blogger.com/_oUjX02xsk8I/SJhAQZeMgeI/AAAAAAAAAM8/0VfuBxmadc4/s1600-h/122.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5231001617650450914" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_oUjX02xsk8I/SJhAQZeMgeI/AAAAAAAAAM8/0VfuBxmadc4/s400/122.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;İÇ Mİ, DIŞ MI?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın iki seçeneği var aslında hayata ilk geldiğinde… ya içine kapanacak ya da dışarı açılacak. İlkine psikopat, sosyopat, asosyal hatta anti-sosyal, yabani diyen toplum aynı isimlendirmeyi ikincisi için daha bir gurur okşatanından seçiyor; sosyal, medeni, aslan gibi delikanlı, yırtık, zeki vb. pohpohlamalar. Sınırlamayı ya da kategorileştirmeyi sevmesem de insanlar hep yapıyorlar bunu, çünkü kendi yarattıkları hiyerarşide bir üst kademeye geçmenin kendi egolarını okşayacağını düşünüyorlar, kendi oyunlarını kendileri yazıyor ve kuralları da kendileri çiziyorlar böylece… neyse konumuza başladığımız yerden devam edelim; içe kapanmak ya da dışa açılmak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlkinden başlayıp sistematik gidesim var; “ bir insan nasıl içe kapanır?” sorusu, eminim ki paragrafı, sökülmüş çorabın akıbetine benzetecektir. Psikolojik ve sosyolojik tahliller yapmadan konuyu daha yüzeysel ele alırsak;&lt;br /&gt;-ruhsal-ailesel gelişim&lt;br /&gt;-kalıtımsal özellikler&lt;br /&gt;-zekanın gelişimi&lt;br /&gt;-ve diğer sebepler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gibi başlıklarla konuyu irdelemeye başlayalım. Verimli bir aile ortamından uzak ve doğanın soyuna verdiği, onun da babasından miras aldığı görünüşü, sağlık sorunları, yine aynı bağlamda bilişsel faktörlerdeki aksaklık neticesinde zekadaki sorunlar… ve işte karşınızda temeli kendi iradesi dışında atılmış bir gelecek. Böyle bir bireyden nasıl sosyal olmasını beklersiniz ki? Saçma sapan, sadece nicelik hesabıyla kabul gören normalite nosyonuna dahil olamayan bu çocuk, hayata “siktir” çekmeyip de ne yapacak? Maddi durumunun verdiği zorluklar neticesinde etrafında gördüğü olanaklara ulaşamayacağını anladığında neden çabalasın ki? Evet böyle önsel nitelikleri haiz olan bir insan, diğer insanlarla tabi ki iletişim kuramaz ve kendi sanrısal dünyasını yaratmaya koyulup, kendi egemenliğini iç dünyasında sürdürmeye başlar… e durum böyle olunca da, toplum denilen yüzeysel insan çoğunluğu da “normalite” olgusunu devreye sokar ve yargılar onu acımasızca… aslında o kendi dünyasında mutludur, yaratıcı olmaya başlamıştır, bizlere “hadi oradan misket” diyebiliyordur, ama her boka maydanoz kıvamındaki toplum akışkanlığını gösterir ve çocuğun beynine, bilincine doğru telkinlerle zehri vermeye başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“yavrum, arkadaşlarınla oynasana!” tipik bir ebeveyn sözüdür bu gibi durumlarda ve çocuk kendi dünyasından tecrit edilir zorla. Zaman geçer, hayat akar ve büyüyen, sorgulamaya başlayan insanda sıkışmalar, tabir-i psikolojiyle nevrozlar başlar. Çünkü kendi dünyasıyla zorla bulunduğu dış dünya arasında sıkışıp kalmıştır. Bazı hazlar ister, ihtiyaç duyar dış dünyaya yönelmeye başlar, bazen de sahtelikler görür, gurbette gibi hissedip kendi özüne döner… ve biz de onlara “asosyal, ahmak, yabani, sorunlu, kayıp” gibi isimler takarız, o bizi taksa da takmasa da…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer seçeneğe ilişkin olarak da “sosyal” olmayı incelersek; içe kapanan kişiyi etkileyen faktörlerin zıtlarını da burada görmemiz mümkün. Ama bu demek değildir ki bu kişiler “normal” diğerleri değil. Sadece bu kişiler çoğunlukta ve görüngülediğimiz dünya ne yazık ki orantısız bir şekilde bu insanlara ait. İşte bu yüzden normali de onlar belirliyorlar, anormali de. Ne yazık ki yaratıcılıktan uzak ve dünyasal çıkarlara ilişkin amaçlar edinen bu güruh, toplumdan gördüğü kabul edilme ve onaylanmayla, özgüven depolamaya başlayarak ilerliyor kendi bencil hayatında. Kesinlikle yanlış anlaşılmamalıyım diyerek araya giriyorum ki herkes böyle olmak zorunda değil tabiî ki de, anlattıklarım iki grubun da yüzeysel özellikleri ve yaşayışları. Hem sosyal olup hem yaratıcı olanlar var şüphesiz, ama bu onların zorunluluk zincirini kırmasıyla oluşmuş bir şey. Ben ise kendilerinin farkında olup kendi kendilerini değiştiremeyeceklerden bahsediyorum. Neyse tekrar kaldığımız yere dönersek; bencil, özgüvenli ve haz alan dışa dönük insanlar, kendi iç dünyalarından haberdar olmadıkları için, her şeyi somutlaştırmaya başlamıyorlar mı? başlıyorlar ve tümel kavramları menfaatleri doğrultusunda kullanıp, her şeyi maddiyata dönüştürüyorlar. Sanat, müzik ya da din… bu gibi soyut ve insanın iç dünyasına ait olgular artık tümelleştirilip, şekillerle sınırlandırılıp içleri maddiyatla doldurulmuyor mu? Para için müzik yapan, seks için hoca olan, huriler için namaz kılan, beğenildiğini duymak için resim yapan, popüler olmak için kendini satan insanlar sosyal dediğimiz, dışa açık dediğimiz, zeki dediğimiz insanlar grubuna girmiyor mu? Mamafih, dünyanın ev sahibi olan bu insanlar gittikçe daha da güçlenip, kendi oluşturdukları seviyelerde en üste çıkıp, kendi bencilliklerini yaşamak istiyorlar. Ama bunu sadece maddesel ve dış dünyada yapmaları, kendi iç dünyalarını keşfedememelerine neden oluyorsa da onlar zaten bu durumlarından hoşnutlar. kendilerini geliştirme gayesi altında yaptıkları yine aynı bencilliklerine ve güçlü olmalarına hizmet ediyor aslında. Hep daha fazlası, hep daha iyisi için…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuyu daha fazla ayrıntılayıp canınızı sıkmak, gözlerinizi yormak istemiyorum ve anlaşıldığımı düşünüp toparlama faslına geçiyorum; insanın kendi dışındakilerle olan ilişkisinde iki seçeneğinin olması ve onu bu seçeneklere yönelten, miras aldığı özelliklerin onun geleceğini şekillendirmesi her ne kadar can sıkıcı olsa da durumu tersine çevirip, kuralları kendimizin koyması da pek tabi mümkünken iki hayat tarzının da doğruluğuna- yanlışlığına karar vermek imkansız. Çünkü bunun için objektif olmak ve objektif olmak içinse 3. bir seçenek olması lazım –ki maalesef yok-.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-4044501021257163139?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/4044501021257163139/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=4044501021257163139&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/4044501021257163139'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/4044501021257163139'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2008/07/denemeler-5.html' title='denemeler #5'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp3.blogger.com/_oUjX02xsk8I/SJhAQZeMgeI/AAAAAAAAAM8/0VfuBxmadc4/s72-c/122.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-4610139681688348920</id><published>2008-07-06T16:15:00.001+03:00</published><updated>2009-03-14T19:02:04.284+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dadaist edebiyat'/><title type='text'>dadaist edebiyat 3</title><content type='html'>&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;-MIYORSAN -MA&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bilemiyorsan bilme zaten dünya sana bil demiyor, ne halin varsa gör diyor… s.kemiyorsan s.kme zaten fahişe senden para bekler, yüzüne bakıp aşkım derken çok mu hoşuna gidiyorsun sanki?… üzülemiyorsan üzülme zaten, rol yap. karşındaki kendi durumunun kötü olduğunu bilip, önemsenmek ister sadece. Çalışamıyorsan çalışma, ense yap. hayat çalışanlara zevk vermez, sıkıntı verir ve umursamadan akıp gider… gülemiyorsan gülme, insanlar ahmak gülüşlere çok alışkındır ama sahte bir gülüşle kendini kandırmak zorunda değilsin. Susamıyorsan susma konuş, dök içini. diğerlerinin konuştukları içine attıklarından değerli mi?. Yapamıyorsan yapma, herkesin senden beklentisi sana hükmetmesin, elinden geleni yap, büyüklenip taşıyamayacağın yükün altına girme, kimse yardım etmez, ezilirsin. Sevemiyorsan sevme, sadece sevilmek isteyip de sevmenin güçsüzlük olduğunu düşünen insanların beklentisi olma. Gidemiyorsan gitme, gurur önce haşmetli, prensipli yapar sahibini sonra da pişmanlık verip, içine eder hayatın. söyle bana, keşkeler beynini esir aldıktan sonra geri döndüğünde her şeyin eskisi gibi olacağını mı sanıyorsun? Alamıyorsan alma, hayat hep şeker kağıdında biber verirken sana, karşılık beklemez. ama insanlar, sonra almak için verirler hep, onların oyununa dahil olma. Olamıyorsan olma, sende olanların farkındaysan, sen olmuşsundur zaten, sahip olmadıklarının yolunda kendini savurmak, yalancı bir hayale kapılmak, hayatı kaçırmak değil midir? ve sen de biliyorsun ki hayat seni beklemeyecek kadar acelecidir…&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-4610139681688348920?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/4610139681688348920/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=4610139681688348920&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/4610139681688348920'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/4610139681688348920'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2008/07/dadaist-edebiyat-3.html' title='dadaist edebiyat 3'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-6387822497078038726</id><published>2008-05-06T01:34:00.001+03:00</published><updated>2009-03-14T19:02:09.388+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serbest edebiyat'/><title type='text'>serbest edebiyat 5</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SB-UgsjSk6I/AAAAAAAAAMU/IBrjSdRJdAU/s1600-h/Apple_Genes_Spliced_by_bonkrissybon.jpg"&gt;&lt;em&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5197035784444744610" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SB-UgsjSk6I/AAAAAAAAAMU/IBrjSdRJdAU/s320/Apple_Genes_Spliced_by_bonkrissybon.jpg" border="0" /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/a&gt; &lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;BAĞLANMAK&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;yalnızım kalabalığa rağmen dedi genç adam, kadına... kadın gitmek istemiyordu, bağlanmak ve daha da çok keşfetmek istiyordu aşk dediği şeyi... adam biliyordu bunu ve yalnızlığın mutluluğuna inanıyordu. yalnız olunca evrenin zorunluluk ve nedensellik zincirini kırmayı düşünüyordu... buna gerçek özgürlük diyordu. kendi seçmediği bir hayatı yaşaması, annesini, babasını, dinini, hayata bakış açısını zorunluluk olarak omuzlarında ve zihninde taşıması ona zincirlere vurulmuş bir köle olduğunu hissettiriyordu... daha genç yaşlarında dünya normalitelerine savaş açmıştı, özgürlük farklı olmaktı, ama bu yolu farklı olmak için değil farketmek için seçti. etrafında mutlu olmak için kendi değerlerini herkese empoze etmek isteyen eski terimle aristokrat kesimden insanlar vardı... babası ve onun devlet büyüğü arkadaşları...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kadın ise, genç yaşta babasız bir evin kokusunu çekmeye başlamıştı ciğerlerine, korunmasızdı, güçsüzdü ve aidiyet duygusuna bağımlıydı adeta... heyhat! bütün hayatı boyunca yanlış yataklarda kaybetti masumiyetini, muhafazakar beyinlerdeki ismiyle namusunu... olmadık yerde, tahmin edilemedik bir yerde tanıştı genç adamla; uyuşturucu beynini esir alıp onu yeşil ağaçların ve mutluluk denizinin hüküm sürdüğü eşsiz evrene yolculuk için ikna etmeye çalıştığı bir zamanda... sahilde, kendini simsiyah bir gecenin simsiyah sularına atmadan önce...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tam 3 yıl geçti o günden bugüne... hem zorlanmış hayatına nefretini kusmak isteyen genç adam hem de güvende olmak için hayatını bitirmeyi göze alan kimsesiz kadın, bu 3 yıl içinde birbirlerinin eksik yanlarını tamamladılar. zaten sevgi de bu değil mi ki? eksik olan parçasını aramaz mı insan hayatı boyunca? bulunca bir bütün olmuş hissine kapılmaz mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;adam kadına göre daha önce sardı yaralarını, alış-verişte kendi ihtiyaçlarını tamamlamış, kasaya doğru yönelmişti artık. hesabı ödeyip kaçmak istiyordu kadının hayatından... kadın ise yaşanmamış bir hayatı tahayyül ederek, onsuz yaşayamayacağını düşünüyordu. oysa ki ne de güzeldi onun için güvendiği bir sığınağın olması, erkeğinin onu koruyacağı hissine kapılması... uyuşturucudan temizlenmiş beyninin, bu boşlukta tekrar arayış içinde olabileceği ihtimali erkeğe vicdan azabı verse de o kararını vermişti artık ve kendi hayat yolculuğuna tek başına devam etmeliydi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-yalnızım kalabalığa rağmen, üstüme gelen yığınların, üstüme gelen yüzlerin beni daha fazla bunaltmalarını istemiyorum artık.&lt;br /&gt;-sen içinde yalnızsın sadece, vücudum senin olduğu sürece, beraber nefes aldığımız sürece yalnız olamazsın, olmamalısın.&lt;br /&gt;-artık eksiklerim yok, artık mahkum olduğum bir şey kalmadı. çizmek zorunda olduğum yol, bulmam gereken anlamlar var şu an zihnimde. ona gitmeliyim, uzanıp almalıyım ondan mutluluğu. umudum var, biliyorum yapabilirim ve bu umut acı veriyor beynime, işkence uzuyor. buna bir son vermeliyim.&lt;br /&gt;-sevdiğini söylediğin anlar vardı, karşılıksız olduğuna inandırdığın hisler. sen uçtuktan sonra benim burada kalmama nasıl katlanacaksın peki?&lt;br /&gt;-belki de ben varım diye acizsin hala, kendini gerçekleştirmektense benim parçam olmak daha kolay senin için?&lt;br /&gt;-bu zor olsaydı da yapardım zaten. hatırla 3 yıl oldu, sürünüyordum ve yaşamdan kaçmak için her ne gerekiyorsa yapmaya hazırdım, çıkıp gitmek istiyordum bu hayattan, tanrı'nın kapısını hızlıca çarpıp arkama bakmadan uzaklaşmak bütün acılarıma bir son verecekti. sonra sen çıktın, o halimi terkedip sen oldum. sence artık zordan ne kadar korkabilirim?&lt;br /&gt;-demek ki yeteri kadar dibe vurmamışsın. hala düşmekten korkuyorsun ve dibin karanlığı seni güvensiz yapıyor.&lt;br /&gt;-dibe dalmak için güce ve sabra ihtiyacım var. hem yükselmek için bir nedenim yoksa neden uğraşayım ki?&lt;br /&gt;-ne yazık ki uğraşmalısın bir süre daha, çünkü bu durum daha da içinden çıkılmaz hale gelmeden gitmeliyim. istencime ve irademe saygımı kaybetmemem lazım, sadık kalmalıyım kendi sözlerime.&lt;br /&gt;-beni bırakma!&lt;br /&gt;-beni bırak!&lt;br /&gt;-seni bırakmam!&lt;br /&gt;-beni bırak!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve genç adam, kadının hayatından çıkarak kendi hayatına doğru yolculuğa başladı... onun attığı her adım onu güçlendirirken, iradesinin kudreti duygularının kasvetine hükmederken, kadın da kendi yalnızlığında buldu kendi ruhunu. bir zaman önce bir adam için terkettiği ruh artık yine onun bedenindeydi ve kadın, makyajlı gülüşlerin ve maskeli yüzlerin arasında kendi özünde buldu aradığı güveni. bağlanmak mahkumluktu, bağlanmak ödün vermekti...&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;(resim: nazmiye dönmez)&lt;/span&gt;&lt;/em&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-6387822497078038726?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/6387822497078038726/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=6387822497078038726&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/6387822497078038726'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/6387822497078038726'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2008/05/serbest-edebiyat-5.html' title='serbest edebiyat 5'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SB-UgsjSk6I/AAAAAAAAAMU/IBrjSdRJdAU/s72-c/Apple_Genes_Spliced_by_bonkrissybon.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-8577261297860675428</id><published>2008-05-06T01:00:00.001+03:00</published><updated>2009-03-14T19:02:16.819+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dadaist edebiyat'/><title type='text'>dadaist edebiyat 2</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SB-gB8jSk-I/AAAAAAAAAM0/i8PnIkO1CCA/s1600-h/He_Takes_Up_Too_Much_Air_by_SarsAndRum.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5197048450303300578" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SB-gB8jSk-I/AAAAAAAAAM0/i8PnIkO1CCA/s400/He_Takes_Up_Too_Much_Air_by_SarsAndRum.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;Sevmiyorum…evet bir çok şey gibi muhabbet denince kendini anlatmaktan başka bir şey düşünemeyen ve acizliklerini saklamaya çalışan insanlarla konuşmayı, onlarla zamanımı paylaşmayı sevmiyorum. İnsanları değil dikkat ederseniz, onlarla konuşmayı, onların kurdukları hayali dünyalarındaki muhatapları olmayı sevmiyorum. İnsanlığımın özüne, dinlediğim kadar anlatmak istememe karşı gelerek, bu hakkımı hiçe sayarak, sadece kendi güçsüz ve ezik hayatını benim gözümde yüceltmek isteyenlerle konuşmaktan bıktım, usandım ve yoruldum. Mecbur değilim, biliyorum… zaten bunu anlayınca gidiyorum, uzaklaşıyorum onun varlığından, zihnimi meşgul etmiyorum onu dinleyerek… sormak istiyorum, haykırmak istiyorum onun sahte yüzüne, pembe dizilerden aşina olduğum çıkarcı hüznüne; “ seni bu kadar özel yapan ne ki geçmişinde yaşadığın düş kırıklarından ve can sıkıntılarından filizlenmiş hayatının bu kadar önemli olduğunu düşüyorsun, senin ne ayrıcalığın var diğer insanlardan, benden? Sadece sen mi aldatıldın, sadece sen mi her gece seks yapıyosun ya da seni hüzne ve acıya mahkum edenin tanrı olduğunu mu düşünüyorsun? değil mi, en çok acıyı sen çektin, senin kaderin ilahi kudretin özel ilgisiyle yazılmış? Sana, “evet çok büyüksün, her zorluğu çekmişsin, ama mükemmel bi aklın ve sorunlarla baş etme kabiliyetin var demeliyim” ve senin farklı olduğunu teyit etmeliyim di mi? Ancak öyle susarsın ve geçmişteki ruhsal veya maddesel boşluklarını insanlara kendini anlatarak doldurmaya çalışan, kendini kandırmaktan başka çaresi kalmayan karakterinle siktirip gidersin dünyamdan…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet nefret ediyorum ve vücudumda dolaşan hayat sıvımın her damlasında hissettiğim öfke; bu tip insanların boşa geçmiş hayatlarını süslemelerini ve böylece vicdan azaplarından kurtularak yalancı bir huzur hissine kapılmalarını önlemek için çalışacak. Onları dinlemeyeceğim, hatta yüzlerine bakmayacağım. Daha çok çırpınırlarsa” beni dinle ve beni bu hayatta önemli kıl” diye, fütursuzca acizliklerini yüzlerine vurup, kendi hayatlarının ne kadar değersiz ve başkalarının görüşlerine bağlı olacak kadar lüzumsuz olduğunu anlamalarını sağlayacağım. Böylece kendi hayat hikayelerini ve yaşayışlarını; sanki tanrı tarafından özel kılınmış, yeryüzünde onun temsilcisiymiş gibi anlatan ve kendi zihinlerine mastürbasyon yapanlara, bu boşalmanın verdiği hisle pişmanlıklarına karşı kalkan oluşturanlara, kendi acizliklerini göstermiş olabilirim belki. Ya da onlar için ağlama duvarı vazifesine layık görülüp sonra da ihanet eden pozisyonunda kalarak, başka birer duvar bulmalarına neden olurum. Çünkü onlar için karşındakinin nefes alması sadece bir ilinek veya ayrıntı, özel ve başat olan ise onu dinleyen bir metanın olması… &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;(resim: nazmiye dönmez)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-8577261297860675428?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/8577261297860675428/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=8577261297860675428&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/8577261297860675428'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/8577261297860675428'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2008/05/dadaist-edebiyat-2.html' title='dadaist edebiyat 2'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SB-gB8jSk-I/AAAAAAAAAM0/i8PnIkO1CCA/s72-c/He_Takes_Up_Too_Much_Air_by_SarsAndRum.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-2784513158357174099</id><published>2008-05-06T00:39:00.001+03:00</published><updated>2009-03-14T19:03:24.586+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dadaist edebiyat'/><title type='text'>dadaist edebiyat 1</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SB-cusjSk9I/AAAAAAAAAMs/p5lIWEnTYSQ/s1600-h/rsim4.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5197044821055935442" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SB-cusjSk9I/AAAAAAAAAMs/p5lIWEnTYSQ/s400/rsim4.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SB-bscjSk8I/AAAAAAAAAMk/eHnxuJYACX8/s1600-h/rsim4.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;ADIM ADIM&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Üstüne bastıgım sarı yaprakların çıkarttıgı hışırtıların eşliğinde yürüyorum, yürümekten tek zevk aldığım parkta… git gide hızlanıyorum yürürken, içime çekiyorum ağaçların tesellisini oksijen kıvamında ve ilerliyorum… hızlanmak ve özgürmüş gibi koşmak istiyorum ve adımlarımı hızlandırıp yavaş yavaş koşmaya başlıyorum, parktaki insanlara umursamadan… koşuyorum sonunu bildiğim parkta, hızlıca ve bacaklarımdaki kaslar yanmaya başlayana kadar. Zihnimden geçen görüntüler, artık daha fazla işgal etmiyor beynimi, silikleşip kayboluyorlar daha hızlı koştukça. Hayal ediyorum sonunu bildiğim parkta, sanki sonunu bilmiyormuşum gibi ve koştukça rüzgarı arkamda hissetmek güven veriyor duygularıma, vicdanıma, her adımda omzumda yer edinmiş ağır yükleri atıyorum sanki… kalbimin zorlanması, ciğerlerimin kasılıp- genişlemesi sadece bedenime hükmedebilir artık, ruhum ya da uygun düşerse zihnim, gördüğü ışığı bırakmak istemiyor artık… ışık, daha çok ışık…&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;(resim: nazmiye dönmez)&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-2784513158357174099?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/2784513158357174099/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=2784513158357174099&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/2784513158357174099'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/2784513158357174099'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2008/05/dadaist-edebiyat-1.html' title='dadaist edebiyat 1'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SB-cusjSk9I/AAAAAAAAAMs/p5lIWEnTYSQ/s72-c/rsim4.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-1365302315389669611</id><published>2008-03-20T22:20:00.001+02:00</published><updated>2009-03-14T19:03:30.687+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serbest edebiyat'/><title type='text'>serbest edebiyat 4</title><content type='html'>&lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;strong&gt;YEMEK MASASI SENDROMU&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;anne: o yemek yenmeden televizyon yok sana rahmi...&lt;br /&gt;rahmicik: ama annee, çook yedimm midem patlıyc...&lt;br /&gt;anne: suss!!! itiraz istemiyorumm. hem yemezsen arkandan ağlar bak...&lt;br /&gt;(dış ses): HAYIR AĞLAMAZ! artık yeter, kandırmayın çocukları...&lt;br /&gt;anne: sen de kimsin be, hem ne karışıyosun üstüne afiyet olmayan şeylere?&lt;br /&gt;(dış ses) : PARDON TEYZE!&lt;br /&gt;rahmicik: bööğğhh!!!&lt;br /&gt;anne: ayyy! rahmiiiiiiii!!! mutfağa kusulur mu hiç eşşeksıpası...&lt;br /&gt;(dış ses) HAYIR KUSULUR!&lt;br /&gt;anne: sen fazla oluyorsun ama, yiyeceksin şimdi terliği suratına!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yemek yemek... evet konu yemek olunca anılarda yatan bu tip dialoglar da gün yüzüne çıkıyor çoğu zaman. ama bahsetmek istediğim şey anne-oğul dialogları değil, yıllardır süre gelen hurafeler ve batıl inançlar eşliğinde yemek masalarında çocuklara yapılan zülumlar. eminim ki bu yazıyı okuduğunuzda artık siz de çocuklarınıza aynı tutumu gösetermeyecek, biraz daha sebatlı olup onlara zorlamadan yedirmeye çalışacaksınız yemeklerini. geceleri arkalarından ağlar korkusuyla tıka basa yenilmeyecek hiç bir bezelye, fasülye ve bamya!!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;konuya en başından ve teorik olarak girelim önce; ev hali malum, anne, baba ve kardeşler vardır ve henüz yaşı 12-13'e gelene kadar çocuklar, yemeklerini annelerinin gözetiminde yemek zorundalardır. tavuk misali bakar anne civcivlerinin yemek yeme tarzına ve miktarına. daha sonra da dikey ve tepeden inme direktiflerle yemeğin istediği gibi yenmesini ve yavrusunun akranlarından arda kalmadan çabucak gelişmesini ister. çocuksa aklının bir köşesinde, bilgisayar oynamayı, sokağa inip hasan ve hayriyle (duruma göre merve ve buse de olur) top koşturmayı (ip atlamayı), sabah okulda silgi atarak bacaklarına baktığı ayşegül'e kendince şiirler yazmayı düşünür. kısacası aklında olanlar unutturulmak istenircesine mide hacminin üstünde yemek yenmesi istenir ondan. yazıktır, günahtır ebeveynler... sizin yaptığınızı 2.petro yapmaz. aynı zamanda "çocuk bu acıkırsa yer zaten" düşüncesi gelmez hiç bir ebeveynin aklına, onlara göre acıkan çocuk yemek yemez, abur cubur yer. tamamen yanlış demiyorum bu düşünceye, hatta saygı da duyuyorum inceden. fakat abur cubur yemesin diye de küçük midenin kapasitesi neden zorlansın? bir yemeğin çöplüğe gitmesi, çocuğun sindirim sisteminden daha mı büyük sorun sizce? neymiş efendim, yemek çöplüğe gitmezmiş... bırak allahını seversen füsun teyze! sen yemeğin ölçüsünü ayarlayama sonra da hariçten gazel kıvamında "bunları bulamayanlar da var rahmi, bitiriver çabuk çorbanı çöpe gitmesin, günah..." de. velev ki, yetecek kadar yemek yapıldı diyelim, ama çocuk bu istemedi canı. e tamam da bir insan doyana kadar zevk alır yemek yemekten, ondan sonra tiksinti ve acı başlamaz mı? işkence çektirmeye ne gerek var o zaman, di mi ama? ayrıca başka bir husus da, yenilen yemek sindirimden sonra boşaltıma geçildiğinde yine aynı akıbete ulaşmıyor mu, kanalizasyon işçileri de mi rahatsız bu durumdan? değiller efendim, değiller.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şimdi yeni bir paragraf ve yeni bir bakış açısı getirmek istiyorum olaya; evreni tasavvur edelim, uçsuz bucaksız evrende sizce hangi madde kaybolabilir ki? bilim adamları da teyit ediyor bunu; en küçük yapı taşları bile evrende kaybolmaz. örneğin, hayvanlar kesiliyor yok oldu zannediyoruz. ama onun etini yeyip, sütünü içip daha sonra da boşaltımı yaptığımızda ortaya çıkan şey bitkiler için bulunmaz bir hazine...gübre. o da kullanılıyor ve evren kendi geri dönüşümünü tamamlıyor bir bakıma. ağaç dikiliyor, meyve veriyor, hayvanlar otluyorlar... gibi. yani anlayacağınız bir döngü var bu evrende. e öyleyse çöpe dökülen yemeklerle, çocuğun yemek yemesi arasında tiksinti ve acı duygusu hariç ne gibi fark var? hepsinin gideceği yer aynı aslında. hepsinin evrenin maddesel çarkında devinmekten başka bir yazgısız yok. velhasıl-ı kelam, çocuklara söylenen şeylerin asılsız ve hurafeden başka bir şey olmadığı aşikar artık, bırakalım bu yalanları. başta da dediğim gibi nerde gördünüz efendim yemeklerin ağladığını, geceleri uykulara girip "beni yemedin rahmiii!" dediğini. bu tür soyut şeylerle ancak çocuk kandırırsınız -ki zaten öyle de oluyor-. ileride bir gün bu çocuklar nasıl bir ergenlik yaşayacaklar, gölgelerinden korkup soyut baskıların veridiği huzursuzluğu nasıl aşacaklar? söyle füsun teyze, savunmanı yap. "ne biliym evladım, biz de çocuktuk böyle gördük" de. evet sen de böyle gördüğün için aynısını yapıp zincire yeni bir halka ekliyorsun zaten. şu an 23-24 yaşlarında yorganlarının altına saklanan arkadaşlarım var. evet, hepsi de böyle bir geçmişin verdiği sancıları taşıyor hala, atlatamıyorlar ve umutsuzlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;diyeceğim odur ki; bırakalım çocuklar bamya yemesinler istemedileri sürece, bana yapıldı başka erhanlara yapılmasın, rahmiler gece ballı süt içmeden de uyuyabilsin. merve fasülyesini pilavsız yemekten çok mutlu, genç anneler rahatsız, ama onlar da doğruyu görecekler, anlayacaklar. artık çocuklarına evrenin döngüsünü anlatacaklar. "aç değilsen sonra yersin yavrum" deyip, kapıcının "abla çöp de çok birikmiş" demesine kulak asmayarak, yenmeyen yemekleri çöpe atmaktan çekinmeyecekler. evet fakir edebiyatı yemek masalarına giremeyecek artık. çocuklar mutlu kalkacak yemek masalarından ve oyunlarına adapte olup, yaşının gerektirdiklerini yapacak fütursuzca... şimdi hep bir ağızdan; "korkusuz ve baskısız yemeklerden sağlıklı geleceklere..."&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-1365302315389669611?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/1365302315389669611/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=1365302315389669611&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/1365302315389669611'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/1365302315389669611'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2008/03/serbest-edebiyat.html' title='serbest edebiyat 4'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-6047796629846468695</id><published>2008-03-18T21:12:00.001+02:00</published><updated>2009-03-14T19:03:38.074+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='denemeler'/><title type='text'>denemeler #4</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/R-Ajk2bqLhI/AAAAAAAAAMA/MCzbJkCbqEo/s1600-h/deneme.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5179178687469858322" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/R-Ajk2bqLhI/AAAAAAAAAMA/MCzbJkCbqEo/s320/deneme.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;MANASIZ BAKIŞMALAR&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;bu dahil bütün genellemeler yanlıştır sözüne bir genellemeyle cevap verip olumsuzluyorum ve bu dahil bazı genellemeler doğru olmasaydı mantık diye bir bilim olmazdı diyerek yazıma başlıyorum. evet mantık... ya da aristo demek, konunun anlaşılması ve girişin rahat olması için daha "mantıklı". "sadece insanlar düşünür, ben de düşünüyorum. öyleyse ben bir insanım" önermesi mantık'ı ortaya çıkaran hz.aristo tarzı, anlaşılması kolay bir misal.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;neyse mantık konusuna neden bu kadar takıldığımı bilmiyorum -ki az sonra okuyacaklarınızın aristo ile bir ilgisi olmadığını anladığınızda siz de aynı şeyi söyleyeceksiniz- ama konuya çat (ya da pat) diye girmenin kapıyı çalmadan lise müdürünün odasına girmek gibi, bünyeye sidiksel bir heyecan pompalamasını engellemek için böyle bir yol seçtim diyebilirim. mantıktan köprüsüz bir şekilde insanlara ve iki alt başlık olan kız ve erkeklere geçmek istiyorum. ya da şöyle diyeyim; bugün dışarı çıktınız ve kaç tane karşı cinsle göz teması kurmaya çalıştınız? evet, garip ve napıyorsun erhanım ya? tarzı bir soru, fakat ehemmiyetle üstüne düşülmesi ve sakatlanmadan cevabının verilmesi gereken bir soru. cevabın müphem bir sayı olduğundan eminim ama peki neden yapıyoruz bu göz temaslarını ya da ne için yapıyoruz demekten de kendimi alamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yemek yiyorum önemli bir alışveriş merkezinin önemsiz bir cafesinde, bakıyorum etrafıma ortalama her masaya 4 yalnız erkek düşüyor ve bu arkadaşlar pusu kurmuş bir şekilde kendi görev yerlerinden geçen karşı cinslerin gözlerinin içine bakmaktan yemeklerini yiyemiyorlar. "mübalağa gerçeği sakatlamaz" sözünü hatırlatarak devam ediyorum ki aynı şeyi kızlarımız da yapıyor efendim. yani buradaki sorun badaklık ya da abazalık değil, kesinlikle yanlış anlaşılmasın. belirtmek istediğim şey metroda, otobüste, bakkalda vb... gibi yerlerde ömrünüzün geri kalan kısmında bir daha karşımıza çıkma olasılığı sineğin fili devirme olasılığından daha az olan bir insanla göz teması kurmanın manasının ne olduğu? di mi ama; hani diyorum bir gece klubündesinizdir, almışınızdır alkolü beyne beyne, sahte bir özgüven ve ardından kesersiniz en yakın hatun kişisini ve sonra tanışırsınız ve hedefe giden yolda çektiğiniz çile kutsaldır sizin için. evet tavlarsınız amiyane tabirle ve maç sayısını da atarsınız bir şekilde ama diğer taraftan bakkalda osman abinin önünde ve sonrasında olmayacak bir şey için neden aynı sahneyi oynarsınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;içinizden "öylesine" ya da "alışkanlık" ya da "ben yapmıyorum ama yapanlar var ve abazalar" dediğinizi duyar gibiyim. belki kısmen doğru bu olasılıklar ama asıl cevaplar bunlar değil. yapıyoruz, çünkü beğenilmek ve ardından bunun verdiği hisle yalancı bir özgüven yaratıp günün sıkıntılarına kalkan hazırlamak istiyoruz. yapıyoruz, çünkü hala doymadık bazı şeylere ve güzel bir kız yada yakışıklı bir erkeğin bakışları bu dünyadan birazcık da olsa uzaklaştırıyor bizi. yapıyoruz çünkü giydiğimiz elbisenin ya da şekil verdiğimiz saçın karşı cinsteki etkilerini göz temasıyla anlamak istiyoruz. evet bunları yaptık bir zamanlar ya da yapıyoruz hala. ama söyleyin bana düşüncelerini bilmediğiniz ve bilemeyeceğiniz bir insanın gözlerinize 1 saniyeyi aşan bir süre bakması o anınızı nasıl değiştirebiliyor hemen, beğenildiğinizi farzedip kendi kendinize nasıl özgüven pompalıyorsunuz?... elbisenin yakıştığını, bacakların gerçekten güzel olduğunu, saçların yüzünüze gittiğini, tanışsanız yok demeyeceğini ve aslında bütün kız/erkeklerin size hasta olduğunu sadece bir kaç göz temasından nasıl anlıyorsunuz? hayır, anlamıyorsunuz. sadece inanmayı istediğiniz şey için yorum yapıyorsunuz ve öyle zannediyorsunuz, kendinizi kandırıyorsunuz çoğu zaman. diğer taraftan madaloyonun öteki yüzünü çevirip ne kazandığımıza bakalım; misal, restoranttayım, karşımda kız arkadaşım oturuyor ve diğer masada tatlı bir bayan ve onunda karşısında sırtı bana dönük erkek arkadaşı. bakışıyoruz kızla, göz teması kuruyoruz (evet sadakatsizin tekiyim diyelim). peki bana ne kazandırıyor bu bakışmak? yani kalkıp masadan diğer masaya gidip iki potansiyel katilin önünde telefon numarasını mı isteyeceğim kızın? hayır. o hadise aynen öyle kalacak ve gece bittiğinde elimde kabarık bir hesap faturasından başka bir şey olmayacak. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;velhasıl-ı kelam, bu tespitlerim doğrultusunda her er yahut dişiyi zan altında bırakmak istemem, küçük bir yüzdecik yapmayanlar, ben neysem oyumcular ve yalancı özgüvenlere bünyelerinin alerjisi olanlar da var tabi ki. bunlara hürmetli ve latif selamlarımı sunup diğerlerine de bu yanılsamanın ve hayalin peşini bırakmalarını öğütleyip yazımın sonuna geldiğimi az sonraki noktayla anlamanızı istiyorum.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-6047796629846468695?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/6047796629846468695/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=6047796629846468695&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/6047796629846468695'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/6047796629846468695'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2008/03/bu-dahil-btn-genellemeler-yanltr-szne.html' title='denemeler #4'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/R-Ajk2bqLhI/AAAAAAAAAMA/MCzbJkCbqEo/s72-c/deneme.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-131426782797187440</id><published>2008-03-04T02:51:00.000+02:00</published><updated>2008-03-04T03:14:10.799+02:00</updated><title type='text'>uzun bir aradan sonra kısa bir mola</title><content type='html'>uzun zamandır olmadı nasip, klavyeye değmedi eller... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;devrik bir hal alan hayatımı yansıtan devrik bir cümleyle başlıyorum bu kısacık ve geri dönmenin habercisi olacak yazıya... sınavlar -ki üniversite jargonunda final deniyor-, ev ve bilumum ikamet arayışları, derin felsefe araştırmaları ve sığ psikoloji uğraşları... işte bu gibi nedenlerden dolayı pek bir süredir ayrıyım bloglardan ve bloglarımdan. fakat anlayış gösterirsiniz ki, bu ayrılığın bitmesi için biraz kendi ataletimden sıyrılıp tekrar yazma isteğine ulaşmam lazımdı. nihayet yavaş yavaş sosyal ve akademik hayatıma düşen sislerin dağılmasıyla birlikte tekrar kirletmek istiyorum beyaz sayfaları...düşüncelerimin mürekkepleriyle(lirik oldu biraz)... velhasıl anlatmaya ve süslemeye çalıştığım gibi çok yakında yazılarıma tekrar başlayacağım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-131426782797187440?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/131426782797187440/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=131426782797187440&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/131426782797187440'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/131426782797187440'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2008/03/uzun-zamandr-olmad-nasip-klavyeye.html' title='uzun bir aradan sonra kısa bir mola'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-7640855028545670421</id><published>2007-09-28T17:35:00.001+03:00</published><updated>2009-03-14T19:03:47.380+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='denemeler'/><title type='text'>denemeler #3</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal"&gt;SİYAH-GRİ-BEYAZ&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Dünya var olduğundan beri her zaman süre gelen bir savaşa tanıklık etmekte. Bu savaşa kimileri haksızla-haklının, kimileri iyiyle-kötünün savaşı isimlerini takmışlar. Ama ismi takanın dünya görüşü, savaşta kazananın “iyi mi, kötü mü?” olduğunu belirliyor. Merak etmeyin! az sonra bu karmaşık cümle, yeteri kadar anlamaya hazır hale getirilip servise sunulacak deyip alt tarafa geçiyorum…&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;?xml:namespace prefix = o /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Her insanın beyninde küçüklükten beri yorum, adalet ve din kavramlarının temel kıstası olan iyilik-kötülük kavramı soyut olduğundan, genel geçer bir tanımı haiz olduğu gibi özel ve bireylere göre değişen bir çok tanıma da sahip. Kavramın içini doldurma işlemini ise, dünyanın ve yaşanılan bölgelerin, ekonomi, inanç, hukuk gibi temel olguları üstleniyor. Ve böylece bazı olaylar ve davranışlar teamülen kalıplaşarak, kalıcı iyi ve kötü kavramını oluşturuyor. Ve biz bunlara gelenek, görenek, ritüel gibi isimler takıyoruz. Örneğin toplumun genel ahlak yapısına ters olan bir eylemi gerçekleştirdiği için zina yapanı kötü olarak adlandırıyoruz. Tarihsel olarak geriye geldiğimizde; toplumun ahlak yapısının şekillenmesinde ise en büyük pay, insan üstü bir güce duyulan ihtiyaç, onun buyruklarına itaat etme çabası ve bu sayede oluşan dinlerin normlarıyla temelleri kurulan yaşamlar.&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Başka bir boyuttan incelediğimizde, iyi ve kötü kavramını belirleyen diğer bir&lt;span style="font-size:+0;"&gt; &lt;/span&gt;kıstasın varlığı ve yukarıda belirtilen, geneli etkileyen cinsten farklı bir tür olduğudur. Bu kıstas; spesifik aspekt denilen, kişilerin toplumdaki normlara göre yaptığı iyilik kötülük ayrımından farklı olarak kendi içsel dünyası ve kendi menfaat dengelerinin yönlendirdiği yorum mekanizmasını kullanarak yaptığı kıstastır. Şöyle ki, her insan kendi yorum yoluyla adlandırdığı kavramlara göre yaşar ve kendi hayat şartları, tarzı, egosal statükosu bu adlandırmayı etkileyen faktörlerdir. Fakir ve eğitimsiz bir aileden gelen bireyin hayat tarzı ve iç güdüleri kendi yorum mekanizmasını şekillendireceği için iyi-kötü kavramı spesifik aspekte göre belirlenir. Örneğin, fakir bir ailede ve çevrede yetişen birey, kendisine en ufak bir maddi fırsat sunan insanı iyi olarak nitelendirebileceği gibi varlıklı bir ortamda ve eğitimli olarak yetişen bir birey ise aynı kişi hakkında hemen iyi veya kötü kanısına varmayacaktır.Örnekler çoğaltılabilir...&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;İyi-kötü kavramlarının iki kıstasını da açıkladıktan sonra karşılaştırmaya geçersek eğer, bazen bunların çakıştığını, bazen ise birbirlerine paralel olduklarını göreceğiz. Bir toplumda genel kıstasa göre hırsızlık kötüdür. Ama hırsızın spesifik aspektine göre durum aynı olmayabilir yahut yine kötü olarak görülen bir hırsız, başka bir kişinin menfaatine yarayan bir iş yaptığında, o kişi tarafından kötü insan olarak tanımlanmayabilir. İşte menfaat-ekonomi yapısının toplumda bu kadar önemli olmaya başladığı son birkaç yüzyıldır spesifik aspekte göre iyiler çoğalmaya başlarken genel-geçer tanıma göre aynı şeyi söylemek çok zor. Çağımızda ise iyilik kelimesinin anlamı olması gereken olarak biliniyor. Kendini düşünen o kadar fazla ki, toplumda başkası için normal şartlarda, normal bir davranışta bulanana iyi demek çok olağan ve sıradan olmuş durumda. Diğer bir deyişle; iyi olmak için kötü olmamak yeterli, artı bir hareket yapmak gerekmiyor. Örneğin toplumda rüşvet kabul etmeyen bir memura hemen dürüst ve çok iyi insan yakıştırmasını yapıyoruz. Aslında o sadece görevini yapıyor ve o yakıştırmayı hak edecek artı bir hareketi de na-mevcut durumda olmasına rağmen.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Ben de diyorum ki, iyi-köyü ayrımına göre insanlar 3’e ayrılmaktadır. İyiler, kötü olmayanlar ve son olarak kötüler. İyiliğin genel ve değişmeyen tanımı ise, menfaati düşünülmeden yapılan olumlu davranış olduğuna göre çağımızda, ilk güruh olan iyilerin maalesef bulunmamasıyla birlikte, geriye kalan iki türün aralarında bulunan nispetsizlik de gelecek hakkında da mantıklı tahminler yürütmeye mahal vermekte. Ayrıma göre; kötü insan, egosuna ve iç güdülerine fazlaca kulak veren, menfaati için yaşayan ve bu yolda gerektiğine inandığı her şeyi yapan, kötü olmayan ise, temel ve değişmez ahlak öğretisi olan “kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma” kuralına göre yaşayan ve olması gerekeni yapan insandır.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Toparlamak gerekirse, ki bu tip denemelerde buna ihtiyaç duyulur, iyi-kötü savaşımı bu dünyanın en eski ve bitmeyecek mücadelesidir, ta ki insanlık yok olana kadar. İşte bu savaşımda tarafları belirleyecek olan merci ise 2 yönlü; birincisi, genel-geçer kıstas, diğeri ise spesifik aspekt. Ve bunlara bağlı olarak yapılan ayrımda ise; teori, insanların bu kavrama göre 3’e ayrıldığı, pratik ise çağımızda sadece 2 türünün kalmış olduğudur.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-7640855028545670421?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/7640855028545670421/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=7640855028545670421&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/7640855028545670421'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/7640855028545670421'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2007/09/denemeler-3.html' title='denemeler #3'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-3495841344108390456</id><published>2007-09-22T02:08:00.003+03:00</published><updated>2009-03-14T19:05:03.460+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='denemeler'/><title type='text'>denemeler #2</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/RvRPDZ7KZ4I/AAAAAAAAAJs/zUUNdIiaozQ/s1600-h/deneme.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5112798396889589634" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: pointer; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/RvRPDZ7KZ4I/AAAAAAAAAJs/zUUNdIiaozQ/s320/deneme.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="FONT-WEIGHT: bold"&gt;YİNE Mİ FORMALİTE?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;(17 eylul edebiyat dunyası'nda yayımlandı)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;meta content="text/html; charset=utf-8" equiv="Content-Type"&gt;&lt;meta content="Word.Document" name="ProgId"&gt;&lt;meta content="Microsoft Word 11" name="Generator"&gt;&lt;meta content="Microsoft Word 11" name="Originator"&gt;&lt;link href="file:///C:%5CDOCUME%7E1%5CERHANK%7E1%5CLOCALS%7E1%5CTemp%5Cmsohtml1%5C01%5Cclip_filelist.xml" rel="File-List"&gt;&lt;style&gt; &lt;!--  /* Style Definitions */  p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal  {mso-style-parent:"";  margin:0cm;  margin-bottom:.0001pt;  mso-pagination:widow-orphan;  font-size:12.0pt;  font-family:"Times New Roman";  mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1  {size:595.3pt 841.9pt;  margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt;  mso-header-margin:35.4pt;  mso-footer-margin:35.4pt;  mso-paper-source:0;} div.Section1  {page:Section1;} --&gt; &lt;/style&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;-naber ? valla özlemişin ya nerelerdesin?&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;-ay canım! inan aklımdan çıkmadın, projeleri yetiştirmeye çalışıyorum bu aralar. Sen nasılsın?&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;-iyiyim ya bildiğin gibi işte. Ekoya olanları duydun mu?&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;-aa nolmuş?&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;-sorma ya annesini kaybetmiş geçen hafta.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;-ahh canııımm. Aramak lazm şimdi onu. Bak üzüldüm görüyo musun?&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;-hayat işte ölenle ölünmüyo. Neyse ya napıyosun bugun?&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;-bilmem bi programım yok aslında, Aylalara uğrayıp eve geçicem, sonra sabaha kadar proje yine.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;-hmm ben de düşündümki bi kahve içeriz Aylalara geçmeden.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;-aa süper düşünmüşsün. İyi olur valla.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;?xml:namespace prefix = o /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Görüldüğü ve okunduğu ve yine anlaşıldığı gibi günlük, çoğu yerde kulak misafiri olunabilecek, hatta ev sahibi derecesinde muhabbete konu olabilecek bir diyalog. Peki acaba neden bu diyalog yukarıda ve neden az sonra yazılanlara kaynak? Cevaba geçmeden kısa bir geriye dönüş yapalım. (flaşbek yazınca garip durdu)&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Seneler seneler, yıllar yıllar önceydi, henüz ilk insan dünyada ve onun soyu ona baba diyordu. İşte o zamandan beri insanlar dial bir şekilde iletişime girmeye ve doğa karşısında kendilerini var etmeye başladılar. Ama o zamanki diyaloglarla&lt;span style="font-size:0;"&gt; &lt;/span&gt;şimdiki dialoglar arasında değişmeyen nadir şeylerden bir tanesi bu yazının konusu.... formaliteler… biraz daha açarsak, yapılmak zorunda hissedilen, insanın çoğu zaman sorgulamadan boyun eğdiği davranışlar ve eylemler. bir nevi zihin kelepçeleri…&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Tekrar yukarıdaki dialoga dönersek ve günlük rastlantısal olasılık hesabı yaptığımızda büyük rakamlara ulaşabileceğimiz cinsten olan bu tip konuşmalar yüz yıllardır insanları bir şeylere zorluyorlar. Belki zorunda hissetmeden yapıyoruz bunları ama aslında formalite davranışlar ve eylemler, bilmediğimiz ya da düşünmediğimiz bir kaynaktan çıkıyor ve iletişimimizdeki sahteliğin müsebbipleri oluyorlar. Örneğin, diyalogda,&lt;span style="font-size:0;"&gt; &lt;/span&gt;özlediğini söyleyen ve karşılığında kendisininde aynı durumda bulunduğunu belirten formalite insanlarımız. Bunu neden yapıyorlar ya da yapıyoruz? Yani özlemeden, özlüyoruz diyoruz, “naber?” diyene iyiyim demek bir görev oluyor bazen, tanımadığımız birinin ölüm haberini duyduğumuzda maksimum 10 dakikalığına belleğimizde yer edinecek geçici bir info için yalanlar söylüyoruz, üzülmüş gibi yapıyoruz. Peki bunları neden yapıyoruz? Neden “naber?” sorusuna düşünmeden iyiyim diyoruz ya da ölüm lafında duygularımızı dinlemeden refleksle ve ünlemlerimizle diyalogları süslüyoruz? Çünkü zihin kelepçeleri ilk insandan beri bizimle. Diğer bir değişle, ilk insandan bu yana gelen güvensizlik ve yalnızlık duygusu, formalitelerin kaynağı. Yasak elmanın yenilişi ve kendi iradesiyle sorumlu tutulmak zorunda kalan insanlık, dünyaya yalnız geldi ve güvensizlikler, acılar içinde büyüdü, olgunlaştı ve kendini var etmeye çalıştı. Ve bu sayede insanlar hayatta kendi zırhlarını kendi sahtelikleriyle oluşturdular ve bu güvenlik sistemi, tedricen bugüne kadar kalıplaşarak yorum mekanizmasını devreden çıkardı ve sorgulanmaksızın bugüne kadar genlerimizde yolculuk yaptı. Ezcümle, güvensizliğimiz yalnızlığımızdan kaynaklandı, kendine kalkanlar yaptı ve insan ilişkileri giderek kalıplaşmaya ve duygusuzca kurulan cümlelerle sahteleşmeye başladı. İşte bu süreç içerisinde formaliteler oluştu ve reflektif olarak “ölüm” lafı .geçtiğinde üzülmek, “nasılsın?” sorusu sorulduğunda karşıdakinin durumu merak edilmemesine rağmen karşılık olarak “sen nasılsın?” demek ve bunun gibi bir çok klişe, hayatta kalıcı yerlerini edindiler. &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;“E biz bu formalitelerden şikayetçi değiliz. sanane kardeşim, sen işine baksana!” diyenlere, bundan sonrakileri okumanın zaman kaybı olacağını söyleyip bir diğer paragrafa geçiyorum.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Bu bölüm formalite düşmanları için…&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Yukarıda dediğim gibi güvensizlik ve yalnızlık korkusunun, şekil değiştirerek sahteliğe neden olması ve bu nedenle dialoglarımızın kalıplaşmasını engellemek için, yani zihin kelepçelerini kırmak ve bu sayede her anlamda özgürlüğü dilinden düşürmeyen insanları bile esareti altına alan formalitelarden uzaklaşmak bizim elimizde. Yapacağımız sadece doğruyu söylemek ve içimizde egemen olmaya çalışan kaybetme duygusuna yenilmemek. E peki ne olacak bunun sonucunda? Cevap komplike biraz, (genellikle paragraflarda “cevap basit” ya da “cevap çok açık” yazılır.) şöyle ki, yüz yıllardır süregelen korkularımıza, alışmışlıklarımıza, tabulara ve&lt;span style="font-size:0;"&gt; &lt;/span&gt;klişelere özgür irademizle ve kendi düşüncelerimizle gereken cevabı verip daha şeffaf ve daha sahici muhabbetlerin, diyalogların muhatabı olacağız. &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size:0;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-3495841344108390456?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/3495841344108390456/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=3495841344108390456&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/3495841344108390456'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/3495841344108390456'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2007/09/denemeler-2.html' title='denemeler #2'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/RvRPDZ7KZ4I/AAAAAAAAAJs/zUUNdIiaozQ/s72-c/deneme.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-2290056111238003252</id><published>2007-09-21T03:46:00.002+03:00</published><updated>2009-03-14T19:05:11.254+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serbest edebiyat'/><title type='text'>serbest edebiyat 3</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="FONT-WEIGHT: bold"&gt;SADECE MİDE AĞRISI&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Bilgisayarın tuşlarına; her an, vücuttan aldığı enerjinin, ani olarak zuhur eden bir kriz sebebiyle, o bölgeye kanalize olmasından mütevellit kesilmesiyle birlikte veda etmeye hazırlanan parmaklar ve eski Fransız filmlerinde görünen, dikdörtgene dönüşen ekran kadrajı gibi göz kapaklarının da ahvalinde cereyan eden bu durum neticesinde bilgisayardan uzaklaşarak vücutta vuku bulan bir krizin içine doğru bir yolculukla başlıyoruz efendim…&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;?xml:namespace prefix = o /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size:+0;"&gt;&lt;/span&gt;Son zamanlarda vücudun yönetiminden memnun olan uzuvlar, nicedir efendilerine (beyin) karşı gelmek söyle dursun, sitem bile edemiyorlardı. Fakat dün gündüz sularında beyin yönetimindeki vücutta bazı aksamalar cereyan etti ve bünye dıştan ve içten gelen müdahalelerle sarsıldı. Bundan 5 yıl önce, henüz duygusal gençlik çağlarında iktidarda, beynin duygu merkezi (talamus) vardı fakat o çağlarda vücudu iyi ve istikrarlı yönetemeyen talamus yerini beynin başka bir merkezine, cortex’e bıraktı. cortex uzun süredir koalisyon fasilitesi olarak görev yapan hipotalamus’un da yardımlarıyla istikrarlı, sebatlı bir yönetim sergiliyordu, ta ki dün yaptığı elim hataya kadar.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size:+0;"&gt;&lt;/span&gt;Neydi bu hata? Uzun süredir, vücudun iç ve dış organlarıyla iyi iletişimde olan, onları gerektiği gibi sağlıklı yöneten cortex, dün banyo yapan vücudun, bu işlemden sonra gereği gibi kurulanmasını denetleyememiş ve akşama doğru bu savsamanın neticeleri de gün boyunca vücuda doğru esen soğuk hava dalgasının da yardımlarıyla mide’yi etkilemiş. Sadece etkilemekle kalmayıp, meydana gelen derin bir ağrıyla da yönetime fazla mesai yaptırdığı gibi, bölgeye savunma kuvvetlerinin gitmesiyle birlikte vücudu da bir sürü masrafa sokmuştur. 4-5 saat krizle baş etmeye çalışan cortex yönetimi, çareyi dışardan kuvvet takviyesinde bulmuş ve majezik birliklerinden yardım istemiştir. Majezik kuvvetlerinin sınırdan içeri girmesinden 1 saat sonra kriz durdurulmuş ve cortex iktidarı bir krizi daha başarıyla bertaraf etmenin gururu ve zafer sarhoşluğu içinde vücuda, “git de yat lan artık. Saat sabahın 7 si oldu oğlum” gibi sokak ağzı bir söylemle emir vererek, inzivaya çekilmiştir…&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-2290056111238003252?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/2290056111238003252/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=2290056111238003252&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/2290056111238003252'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/2290056111238003252'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2007/09/serbest-edebiyat-3.html' title='serbest edebiyat 3'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-342192048075163104</id><published>2007-09-21T02:23:00.000+03:00</published><updated>2007-09-21T03:38:08.979+03:00</updated><title type='text'>yeni sezonun ilk iletisi</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/RvMSV57KZ1I/AAAAAAAAAJQ/Bi9UPwY0F_I/s1600-h/typist.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 271px; height: 181px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/RvMSV57KZ1I/AAAAAAAAAJQ/Bi9UPwY0F_I/s320/typist.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5112450169531164498" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yazık bir kıştan sonra nazik bir yaz geçti ve yine tekrar soğuk günlere doğru bloglu yolculuklar başladı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3 aylık yaz döneminde, yaza başlamadan önce planladığım şeylerin çoğunu yapmanın verdiği hevesle ve geri kalan azını yapmamanın vermesi gerektiği pişmanlığı da yok sayarak yeniden yazmaya ve diğer sorumluluklara dönüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yazın ilk günleri; Çin seyahatinin heyecanı ve yorgunluk tahminleri zihnimi doldururken, son günleri ise; zamanında, "adamlık bende kalsın" deyip de üstüne gitmediğim, alttan aldığım derslerin sıkıntısı ve kapıyı kırmak üzere olan yumurtanın verdiği tedirginliğin telaşıyla geçti. şimdi ise tekrar hareketli günlere ve bol kafeinli gecelere merhaba diyorum ve ice tea şeftalimden bir yudum alıp bu sayfadan ayrılıyorum...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-342192048075163104?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/342192048075163104/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=342192048075163104&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/342192048075163104'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/342192048075163104'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2007/09/yeni-sezonun-ilk-iletisi.html' title='yeni sezonun ilk iletisi'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/RvMSV57KZ1I/AAAAAAAAAJQ/Bi9UPwY0F_I/s72-c/typist.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-3097398310956072591</id><published>2007-06-11T02:30:00.001+03:00</published><updated>2007-06-11T03:12:11.427+03:00</updated><title type='text'>yaza merhaba iletisi</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(153, 153, 153);"&gt;YAZ-IK BİR KIŞ VE NİHAYET YAZ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/RmyJriHiOKI/AAAAAAAAAHU/xKF3j3KZK3o/s1600-h/beaches-ocho-rios-grande-sport.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 335px; height: 204px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/RmyJriHiOKI/AAAAAAAAAHU/xKF3j3KZK3o/s200/beaches-ocho-rios-grande-sport.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5074582261125494946" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;geçen kocaman bir yıl ve zihinlerde yerini şimdiden edinen tatil planları...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;evet nihayet haziran, güneş sisteminden aldığı yetkiye dayanarak tüm sıcaklığıyla türkiye'nin çoğu yerini 30 gün boyunca ısıtacak ve her zamanki gibi zor geçen kışın ve sonbaharın yünlü ve uzun kollu elbiseleri, raflardaki yerlerini kısa ve ince olanlara bırakacak. diğer taraftan, derslerden bunalan bünyelere; soğuk ve bol köpürcüklü gazoz niyetine göz kırpan yaz havaları ve  işlerin sıkıntısından bütün yılı hesap makinesi gibi geçiren vatandaşa da  haziran ve onu takiben gelecek kavurucu aylarda alacakları rahat ve huzurlu bir nefes, bütün yılın yorgunluğunu unutturacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/RmyRwCHiONI/AAAAAAAAAHs/7sBdpb9W3NQ/s1600-h/cocktail1.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer;" src="http://1.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/RmyRwCHiONI/AAAAAAAAAHs/7sBdpb9W3NQ/s320/cocktail1.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5074591134527928530" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dondurma külahları dolacak, su topları hevesle şişirelecek, mayolar ve bikiniler en son ikamet ettikleri yerlerden çıkartılacak ve denenip, kışın ne kadar yan gelip yatıldığı ve kalçaların ne kadar büyüdükleri tespit edilecek. ayrıca gazetelerden tatil ilanlarına bakılıp, bütçelere göre arabalara atlanıp yazlık mekanlara akın edilecek....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bunca çeşitli plan ve yapılacak şeylerin içinden benim seçtiğim tatil planı ise eğer gerçekleşirse, belki de son yıllarımın en zevkli tatili olabilir. sayfayı post-it niyeti tasavvur edip başlıyorum efendim....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- finaller bitecek ve kısa bir gaziantep ziyareti&lt;br /&gt;2- Çin'in iÇİNe doğru için için bir yolculuk&lt;br /&gt;3- dönüşte kısa bir mersin seyahati&lt;br /&gt;4- bir kaç arkadaşla 5 yıldır planladığımız çeşme'ye yahut rus vatandaşların ikamet ettikleri diğer güzide tatil beldelerimize gidilecek.&lt;br /&gt;5- istanbul'a dönülüp staja başlanacak&lt;br /&gt;6- (her an doldurabilirim, çok pis gaza geldim)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/RmySWCHiOPI/AAAAAAAAAH8/GLVz2zzC6jM/s1600-h/HKG%2520Hong%2520Kong%2520Advertising.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://1.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/RmySWCHiOPI/AAAAAAAAAH8/GLVz2zzC6jM/s320/HKG%2520Hong%2520Kong%2520Advertising.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5074591787362957554" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve belirtmeye lüzum bile görmediğim, zaten her yaz planımın içinde olan şeylerden;  ilk olarak tatil yapılan mekanda göz gezdirilip tatlı, çıtı pıtı, tercihen ailesiyle yaşamayan, helal süt emmiş olmasa da sütten ağzı yanmamış bir hatun kişisi bulunup, gözlerinin içine bakarak yaz aşkım şarkısı söylenecek, hala okumam gerektiği konusunda bir yerlere not ettiğim kitap isimleri listem bulunup, kitapcı amcaya gösterilecek ve yaz boyu ilim-irfan öğrenilecek, deli gibi yüzüp manyak gibi yiyip, angut gibi uyuyup, gamsız gibi kahkahalar atılacak ve tabi ki yazın gördüğüm, edindiğim ve yazıya dökmek istediğim her şey, yine bloguma yazılacak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/RmySByHiOOI/AAAAAAAAAH0/o4NKe2hdb6I/s1600-h/2111.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/RmySByHiOOI/AAAAAAAAAH0/o4NKe2hdb6I/s320/2111.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5074591439470606562" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;evveett bunca şeyi yaptıktan sonra eylül ayını ve tatil biterkenki hüznü şimdi hatılamak bile istemeyip yazıma son noktayı koyarak, dönemin son blogunu da YAZıyorum efenim.  YAZın yine buralardayımmm, unutturmayın kendinizi bol bol mesaj YAZın!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-3097398310956072591?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/3097398310956072591/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=3097398310956072591&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/3097398310956072591'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/3097398310956072591'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2007/06/yaza-merhaba-iletisi.html' title='yaza merhaba iletisi'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/RmyJriHiOKI/AAAAAAAAAHU/xKF3j3KZK3o/s72-c/beaches-ocho-rios-grande-sport.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-4580170140527698007</id><published>2007-06-02T00:45:00.001+03:00</published><updated>2009-03-14T19:05:17.333+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='denemeler'/><title type='text'>denemeler #1</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/RmMhO3FPFAI/AAAAAAAAAHM/NS8eVRkT2Ro/s1600-h/deneme.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5071934144537105410" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: pointer; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/RmMhO3FPFAI/AAAAAAAAAHM/NS8eVRkT2Ro/s200/deneme.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="FONT-WEIGHT: bold; COLOR: rgb(153,153,153)"&gt;İNSANİ DEĞERLER VE ÖN YARGILAR&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;değerleri ve olguları, insan tanımlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu dünyada zenginlik, fakirlik yahut ahlaksızlık.... bunların hepsi insanın yorumuyla anlamlanmıştır. yani insan hayatının gerekleriyle ve ihtiyaçlarıyla. birisi için zenginlik ne kadar önemliyse, diğeri için o kadar önemli olmayabilir. her birey kendi çerçevesinden bakar dünyaya ve hayatı kendi paletiyle renklendirir. paletteki renkler; onun edindiği deneyimler, bilgilerden oluşur ve bu renk skalasında her insanın yorumu kendine göredir. birisine; "o ne kadar sağlıklı, keşke onun yerinde olsam!" demek, kendi sağlık tanımımız doğrultusunda yorumumuz ve o kişiye yönelttiğimiz ithamımızdır. belki de o kişinin sağlığı için mutlu olmasını engelleyecek önemli bir sorunu olabilir yani paletindeki renkleri, hayat resminde kullanırken sağlık olgusunu boyamamıştır. biraz daha açarsak, sağlıklı addedilen insanın geçim sıkıntısı varsa, o hiç bir zaman sağlığının kıymetini bilemeyecektir. binaenaleyh, insanı doyuramayız ve kendisinde olanlarla yetinmesini bekleyemeyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;70'lik bir ihtiyar için sağlık, 20'lik bir delikanlı için farklı anlamlar içerir. ve ne kadar gülünçtür ki, insan her şeyi kendisine göre anlamdırır. bu aşamada dine ve tanrı'nın dünyaya bakış açısına değinmek gerekirse, ortada salt soyut kavramlar vardır ve bunları somutlaştıran birey, sadece kendi hayat resmini çizer ve o çerçeveden izler bütün dünyayı. yani onun için dünya kendi bilincindeki dünyadır ve genel-geçer olgular, bireyin süperegosu ve egosu arasında çıkan çatışmalarla özel-kesin olmaya başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;zamanın birinde bir ihtiyar, hep yokluk içinde yaşadığından mütevellit tanrı'ya şikayet eder ve sitemde bulunur. ne varki tanrı, para ve varlık kavramını dünyaya içi boş gödermiştir. ihtiyarın sitem edeceği mercii tanrı değil, zenginlik ve para gibi soyut olarak gönderilmiş olguların anlamlarını bütün dünyaya dayatarak tanımlayan topluma olmalıdır. tekrar ihtiyara dönersek; tanrı, ona bu durumu anlaması için büyük bir hazine vakfeder. ama ihtiyar bu sefer de az ömrü kaldığından ve zamansız gelen zenginlikten yakınır. emin olun ki, tanrı ona tekrar gençlik bahşetseydi, bu sefer de kendi paletindeki renklerle tekrar sorunlar yaratıp yakınmaya devam ederdi. hülasa, diyebilirizki kendi yaptığımız resimler neticesinde tanrı'ya yakarmak, agonun bilinci ele geçirmesinden başka bir şey değildir. artık kesinleşmiş tanımlamalar yüzünden ise belki de sorunlarımızın en büyük müsebbipleri ilk tanımlamaları yapanlardır. olamaz mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;diğer ve son örnek ise labirentteki farenin akıbeti ve ahvali hususunda. dünyada 3 çeşit insan vardır. bunların en zavallıları, labirentte olduklarını bilmeyerek, peynir nereye konulursa sorgulamadan ve araştırmadan, dogmalarıyla onu kovalayanlardır ve bunlar, peyniri koyan elin çizdiği sınırlar dahilinde yaşarlar. ayrıca kendi hayat resimlerinde kullanacakları renkler de sınırlıdır. ikinci güruh ise; labirentte olduğunu bilip, çıkmaya uğraşmadan her şeyi oluruna bırakanlar, boyun eğenlerlerdir. ne yazık ki bunlar da kendileriyle savaşmaktan ve uğraşmaktan labirentten kurtulma fikirleri üretemezler. 3.cü ve az bulunan insan grubu ise, hem labirentte olduğunun farkında, hem de labirente üstten bakıp, olaylar ve diğer insanları sorgulayan, yorumlayan insanlardır. gerektiğinde peyniri kullanıp diğerlerini dize getirebilirken, gerektiğinde de labirentte yaşamaya ara verip kendi çerçevesinden olayları izlerler. ve yemin ediyorum ki, ne pahasına olursa olsun, bir gün labirentin dışına çıkıp üstten bakacağım. belki de çok yaklaşmışımdır. kim bilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;E.K. (30.05.07)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-4580170140527698007?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/4580170140527698007/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=4580170140527698007&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/4580170140527698007'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/4580170140527698007'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2007/06/denemeler-1.html' title='denemeler #1'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/RmMhO3FPFAI/AAAAAAAAAHM/NS8eVRkT2Ro/s72-c/deneme.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-151795804080215538</id><published>2007-05-22T01:08:00.000+03:00</published><updated>2007-06-12T02:54:55.465+03:00</updated><title type='text'>anılardan bir yaprak</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(153, 153, 153);"&gt;GECENİN CEVABI&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/Rm3gnSHiOQI/AAAAAAAAAIE/d6TztAUL1uA/s1600-h/gecenin+cevab%C4%B1+copy.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://3.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/Rm3gnSHiOQI/AAAAAAAAAIE/d6TztAUL1uA/s320/gecenin+cevab%C4%B1+copy.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5074959320599378178" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; gecenin en karanlık ve en umutsuz saatleriydi. uykudan eser, yastık ve yorgandan hayır olmayacağını anladıktan sonra sokaklara attım kendimi. sisli, pembe ve alabildiğine ürkütücü bir havanın içinde gece bütün ihtişamıyla davet ediyordu kendisine. evimin karşısındaki mezarlık ve basket sahası güneş varkenki sevimliliğini ve olağanlığını kaybetmiş, aydan ve karanlıktan kuvvet almış bütün kudretini sergiliyordu. son bir aydır kafamı meşgul eden çeşitli sıkıntılar ve sorularım ne kadar çoksa gecenin garabeti de o kadar çoktu. caddenin sol ve sağ tarafına fütursuzca park edilmiş arabaların yanlarından geçerken, kedilerin, "sen daha yatmadın mı?" bakışlarına ürkek bir şekilde aldırış  etmeyip ilerledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tanımlayamadığım bir güç yahut bir enerji, beni sorularımın cevaplarına götürüyordu. öylesine ve aklımdaki düşünceler eşliğinde yürümeye başladım, az önce çiseleyen yağmurun ıslattığı ıssız sokaklarda. mezarlıktan gelen, yağmurla harmanlanmış toprak kokusunu içime çekmeye başladığımda, topraktan geldiğimi ve bu nedenle sorularımın cevaplarını  geldiğim yerde  bulacağım düşüncesi zihnimi esir aldı. mezarlığa doğru yavaş ve çekingen adımlarla yürümeye başladım. sis etkisini azaltmış, ay devreye girmişti ve ben, korkularımın beni yolumdan geri döndürme çabalarına rağmen  nihayet mezarlıktaydım. mezarları okumadan geçiyordum. bir inanışa göre; babaannemin,  ben küçükken öğütlediği üzere mezar okumanın kötü bir şey olduğunu hatırlayıp yoluma devam ettim. nereye gittiğimi ve nereye gideceğimi bilmiyordum ama bir enerji beni çekiyordu. kadere olan imanımı yeniden test ettim ve bu yürüyüşün sebebsiz ve boş yere olmadığını biliyordum. derken  bir mezar taşının üstündeki şu yazı bana okutuldu. "kadere inandım, allaha inandım, ahirete inandım ve  girdiğim hiç bir yolda allah beni yalnız bırakmadı"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;derin bir nefes aldım gecenin siyah bulutlarından ve bu yazıyı okumamın az sonra olacakların habercisi olduğuna emindim. yürürken içimden"mezarları okumayacağım... mezarları okumayacağım "  diyerek duyularımı bilincimle kontrol altına almaya çalışırken ve bir diğer mezar taşı gözlerimin önündeydi, "ey dost! her merakın bir bedeli vardır! ahireti merak ediyorsan, görmen için ölmem gerekir. cenneti merak ediyorsan, görmen için iman gerekir. ve beni merak ediyorsan sana tahmin edemeyeceğin kadar yakınım!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-peki sen neyden vazgeçeceksin merakın için?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;arkamdan gelen bir sesin bu sorusunu duyduğumda kas katı kesilmiştim ve bir an nefes alamaz olmuştum. gecenin sabaha yaklaşan saatleriydi ve ben bir mezarlıkta ne olduğu bilinmeyen bir varlığın sesiyle korkudan titriyordum. halüsinasyon olduğu konusunda telkinlerle kendimi rahatlatmaya çalışırken  bir yandan da etrafımı kontrol ediyordum. fakat koca mezarlıkta mezar taşları ve benden başka hiçbirşey yoktu. sonra aniden yine aynı ses;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-soruların vardı, cevap istedin. zamanım vardı cevaplamaya geldim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-(tehevvüren çıkan bir çığlık ve arkasından) kim var orada?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-babaannen okuma dedi, sen okudun. taşlar bedel ödemen lazım dedi ama sen kararsızsın. neden bu çekincen?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-sen yoksunnn! sen yoksunn! ve  sen benim bilinç altımsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-öyle miyim erhan?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-evet&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-ya sen yoksan?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sesin geldiği yer belli değildi fakat yine de oradan uzaklaşmak için mezarlığın derinliklerine doğru yürümeye devam ettim. mezarlık bekçişinin kulubesini gördüğümde bir an için korkumdan sıyrılıp derin bir nefes aldım ve ahşap kulübenin loş sarı ışıklarını yansıtan pencereden içeriye baktım. 2 odalı kulübede tek pencere vardı ve ağaç hışırtıları, yağmurun ıslattığı toprakta çıkan ayak seslerimi gizliyordu. bekçinin içeride olmadığını düşünürken, odada bulunan eski bir sobanın üstünde, dumanı tüten bir çaydanlık gördüm ve kapıya doğru yürüdüm. kapının açık oluşu, korku filmlerindeki sahnelere ne kadar benzese de korkularımın cevaplarımı engelleyemeyeceğini ve bu yolun sonunda bir şeyler bulacağımı biliyordum. aralık olan kapıdan içeriye yavaş adımlarla girdim ve demin pencereden baktığım, loş ışıklı odaya doğru kimse yok mu? diyerek ilerledim. odaya girdiğimde kimse yoktu ve aniden kulübenin dış kapısının kapandığını duydum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-izin istedin, gel dedik ve geldin. şüpheler erhan... şüpheler gerçeğe düşen gölgelerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-bekçi misin? o sesler sana mı aitti?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-kimine göre bekçi, kimine göre çöpçü. neyi değiştirirki? ateşe giren her şey yanar erhan. altın da olsa aynı, kömürde. ne farkederki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-rüyada mıyım? hiç birşey anlamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-belki de şimdi uyandın. korkma, gecenin bu saatinde cevapları için tehlikeyi göze alıp mezarlığa gelen birisine kötülük yapacak olsam bunu odanda oturup düşünürken yahut akşam makarna yerken de yapabilirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-her neysen cevaplanmasını istediğim bir sorum var ve...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-şşşttt!... benim için kelimeler önemli değildir. içinden geçir kafi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-sen hızır mısın? ya da allah'ın gönderdiği....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-ne önemi var kisvemin, soruya soru vermenin? soruna cevap istedin, bunun için düşündün, istedin, araştırdın, dua ettin. sence cevap almak artık hakkın değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-öyleyse neden bu cevabı kendim bulamadım? sana mı ihtiyacım var?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-sen olmadığımı nerden biliyorsun? ya da şöyle söyliyeyim; ya benim için mekan ve zaman önemli değilse? senin için önemli olan, soruna bir cevap bulmak değil mi? bunu kendin bulman yahut bir mezarlık bekçisinden öğrenmen arasındaki fark, cevabın doğruluğunu değiştirecek midir sence? ben sana ölüyüm desem, sen de "yaşıyorsun çünkü duyuyorum, görüyorum" desen bu söylediklerin ne benim yaşadığımı, ne de öldüğümü değiştirir. ben hala benim.&lt;br /&gt;-peki bu cevabın bir bedeli var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-her cevabın ve her ilimin bir bedeli vardır. öğrendiğin şeyler, sorumluluklarını artırır erhan.  geri kalan bedel ise zaten senin çabandır. ve sana şunu söylemeliyimki, beni merak etmen hiç birşeyi değiştirmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-peki söylediğin şeyin doğruluğunu nasıl kanıtlayacaksın ya da sana niye inanayım?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-dediğim gibi, inanman yahut inanmaman gerçek doğruyu etkilemez.  ha bir de yüzüme korkunçmuşum gibi bakmayı bırak. neyse, istersen sabah olmadan başlayalım. asırlardır süregelen bir sorunun cevabını aradığının farkında mısın erhan? evet bu merak ettiğin şey, çoğu dinin kutsal kitaplarında ve vedalarında yazılı olan bir olgu fakat insanoğlu bu döngüye asırlardır başka yorumlar yapıyor. işin garip ve bir o kadar da doğru tarafı ise sorularına buldukları cevaplara tam anlamıyla inanmıyorlar. peki erhan, babanın seçtiği seçim sonucunda annenle evlenmesi ve 6 milyon spermin arasından senin enkarnasyon geçirip dünyaya gelmen bir tesadüf mü? yahut dün bu saatlerde uyuyamamanı ve bu soru üzerinde yoğunlaşmanı sağlayan merak için bugün bu saatte dışarı çıkıp, buraya gelip beni görmen tesadüf mü? baban olmasaydı şu anda ben de burada olamayacaktım ve bu konuşma olmayacaktı. yani demek istiyorumki her olay birbirinin dinamiği. her olay bir diğerinin nedeni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mezar taşlarını okumak istememen senin yıllar önce duyduğun bir öğütten ötürüydü fakat sen bunları okudun ve beni buldun. işte ben senin kaderinim erhan.  ve yarın yaşayacağın hayatı şu anda değiştirmek senin elinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-herkes kendi kaderini yazar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-şüphesiz. ama olay o kadar basit değil. bir karınca düşün. önünde iki yol var ve ikinci yolda büyük bir tehlike, ilk yolda ise karnını doyuracağı bir buğday tanesi. karınca bu iki yolun sonunu görmeden, tecrübelerine, ihtiraslarına, tutkularına ve düşüncelerine göre seçimi yapacaktır. ve bu seçim sürecini, kendisine verilen kutsal aklıyla, duyularının yönettiği bedeni arasındaki savaşım belirleyecektir. yaptığı seçim doğrultusunda karınca, buğdayı bulursa, bu buğday onun kaderidir, çünkü o henüz o seçimi yapmadan önce yaradan onun buğdayı seçeceğini bilir fakat aklını nasıl kullanacağını test eder ve sınav yapar. kısacası karıncanın akıbeti yaradanın bilgisindedir fakat karınca, geleceğini kendisi belirlemiştir. ve unutma erhan eğer yaradan isterse, iki yola da buğday yahut iki yola da tehlike koyabilir. yani geleceği ve kaderi tekrar değiştirebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-peki neden karıncanın ikinci yolunda tehlike var? tehlikeli bir hayat yaşaması gerektiğini kendisi mi seçmiş?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-söyle anlatıym; savaşlarda ölenler, kalanlar için savaşmadılar mı? ya da tehlikenin her zaman zarar vereceğini nereden bilebiliriz. belki de karınca o tehlikede ölecekti fakat geri kalanlar, o yola girilmesinin tehlikeli olduğunu tecrübe edeceklerdi. ya da o tehlikeden kurtulup yeni yerler görecekti. aslında burada sadece bir karıncanın kader programını anlattım. yani bu sadece bir varlığın kaderi. peki bu durum, dünya üzerinde bulunanları işin içine kattığımızda ne olacak? cevap çok açık; birisinin iyiliği diğerinin kötülüğüne sebebiyet verebilecek. yani insanların kaderleri birbirine geçmiş olacak ve dünya üzerindeki bu dengeyi ve adaleti de Allah sağlayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-anladım galiba&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-söylemene gerek yok, anladığını anladım zaten. soruna bulduğun cevabı hakettin erhan. ve şimdi sabah olmadan eve dön, ev arkadaşların 15 dakika sonra uyanacaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-teşekkür etmeli miyim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-düşünmen yeterli benim için. neyse şimdilik hoşçakal ve benim kim olduğum araştırma. bekçi osman biraz huysuzdur. soru sorulmasından hoşlanmaz. zaten beni tanımayacağı için yorma adamcağızı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-bir dakika! şeyy...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-artık soru yok erhan. gitmen lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kulübeden çıkıp eve doğru yürümeye başladım daha sonra. sabahın ilk ışıklarıyla eve girdim. ilginç ama kulübeyle ev arasındaki yolu hala hatırlayamıyorum. yatmak için yatağıma yattığımda, içerden gelen seslerle birlikte ev arkadaslarımın seslerini duydum. evet uyanmışlardı. odama girip bana baktıklarını hissettiğimde, uyuma numarası yapıp son bir kaç saati gözlerim kapalı olarak bir daha düşündüm. artık soruma cevabımı bulmuştum. evet kader konusunu çözmüştüm ama bu sorularımdan sadece bir tanesiydi ve çözülmeyi bekleyen onlarcası daha vardı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-151795804080215538?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/151795804080215538/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=151795804080215538&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/151795804080215538'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/151795804080215538'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2007/05/anlardan-bir-yaprak.html' title='anılardan bir yaprak'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/Rm3gnSHiOQI/AAAAAAAAAIE/d6TztAUL1uA/s72-c/gecenin+cevab%C4%B1+copy.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-6150673219144373388</id><published>2007-05-07T22:24:00.000+03:00</published><updated>2007-05-08T01:16:09.422+03:00</updated><title type='text'>ARKASI YARIN: "2100'de bir osmanlı" (1)</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/Rj-hJXzpf9I/AAAAAAAAAHE/UTdPG7BOGAI/s1600-h/afis+copy.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5061941688569266130" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/Rj-hJXzpf9I/AAAAAAAAAHE/UTdPG7BOGAI/s320/afis+copy.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/Rj-gsXzpf8I/AAAAAAAAAG8/C1sXbX5bsFU/s1600-h/afis+copy.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;evetttt herkese selamlar!....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bugün yeni bir hikaye dizisine başlıyorum efenimm. yıllar önce, babaannemin zamanında, henüz harf inkılabının yeni yapıldığı dönemlerde, ilk olarak tercüman-ı ahval gazetesinde yayınlanmaya başlamış olan yazı dizileri vardı. ben o zamanlar bir portakalda vitamin yahut sütte ph 5'dim ama yine de tarihin tozlu sayfalarını karıştırdığımda(tabii ki netten) karşılaştığım manzara beni derinden etkiledi. şöyle ki, efenim! o zamanlar takdir edeceğiniz gibi, ne televizyon, ne de radyo vardı. daha doğrusu radyo, tekelin yani trt'nin elindeydi ve arkası yarın tarzı programlar henüz iktibas edilmemişti yurt dışından. işte öyle zamanlarda vatandaşları gazete okumaya çekmek için arkası yarın tarzında hikayeler yazılmaya başladı ve beklenilmedik bir şekilde ilgi görüldü. zaten daha sonraki yıllarda da karikatürler, çizgi romanlar aldı bunların yerini. binaenalaeyh bir süre sonra, insanlar unutmaya başlamışlar bu tür gazete yayınlarını ve halk gazeteyi salt haber alma aracı olarak görmeye başlamış, ta ki yıllar sonra cumhuriyet gazetesinin tekrar bu kültürel hizmeti sunmaya başlamasına kadar. ben de geçen gün bunları araştırırken, neden benim de günü gününe şekillenecek bir hikayem yok? dedim. ve bugün buna başlamaya karar verdim. efenim, hikayem 2100 yılında geçiyor ve o zaman bulunmuş olan bir nevi zaman makinesine benzeyen bir araçla yıllar öncesinden fatih sultan mehmet'i getiriyorlar. (evet biraz fantastik) neyse, sultan mehmet istanbul'un 2100 yılındaki halini görüyor ve olaylar silsilesi başlıyor.....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bölüm 1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"yıl 2100"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ılık bir sonbahar günü, sararmış yaprakların sis içerisinde süzülüp yere ulaşmaya çalıştığı anlarda, istanbul'un centervillge(ortaköy) semtinde, evlerden bir tanesinde ilginç bir heyecan yaşanıyordu. 24 yıllık evliliklerinde ilk defa bu kadar heyecanlanmışlardı seyfettin ve claire çifti. o gün yıllardır danimarkada ikamet eden oğulları michael tahsin 4 yıllık mühendislik eğitiminden sonra nihayet yurda dönüyordu. seyfettin bey, 52yaşında, kısa kır saçları olan, hanımı claire'dan epeyce uzun boylu esmer tipik bir türk beyefendisidir. seyfettin bey, yıllar önce norveç'te maden işçiliği yaparken tanımış, beline kadar sarı saçları, yanaklarında bulunan kahverengi küçük çilleri olan claire hanımı. ve daha sonra yaşı ilerleyip, madencilikten emekli olan seyfettin beyin ısrarlarına dayanamayıp türkiye'ye dönmüşler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;türkiye'ye geldiklerinde mısır'daki amcasının vefatıyla birlikte büyük bir miras sahibi olan seyfetin bey, o parayla memleketi malatya'da bir sürü toprak almış ve o topraklarda mango ve avakado yetiştirmeye başlamıştır. seyfettin bey'in annesi züleyha hanım, halen malatya'da eşi hüsamettin bey'in mali müşavirlik dönemlerinde aldıkları 2 katlı, pencereleri tarlalarına bakan, ahşap evlerinde oturmaktadır. seyfettin bey'in hiç kardeşi olmamıştır ve bu durum, onun çocuklara olan sevgisini anlamamızda önemli bir husustur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mirastan kalan paraları toprağa yatıran mesut çift, istanbul'a taşınmaya karar verirler. onların bu kararında en büyük pay ise oğulları michael tahsin'in tahsili ve iyi şartlarda yetişmesi olanağının bulunmasıdır. istanbul'a geldiklerinde ise claire hanımın astronot yeğeni joshua'nın centervillage'daki evlerinde ikamet etmeye başlarlar. joshua, 27 yaşında, atletik yapılı, uzun kumral saçları omuzlarına varan bir delikanlıdır. nasa'daki eğitiminde tanıştığı orhan wilson bey'le çok iyi anlaşmış ve bu samimiyetleri, orhan wilson'un londra'da gök taşı tasarımcılığı yapan kızı samantha ile tanışmalarına ve 3 yıllık bir flört döneminden sonra evlenmelerine vesile olmuştur. samantha, beyaz benizli, 1.60 boylarında, minyon tipli ve görünüş itibariyle türk kızlarını andırmaktadır. samantha ile joshua'nın evlilikleri londra'da yapılmış ve o gün seyfettin bey'in babasının vefatı dolayısıyla turkiye'de olması yüzünden claire ve seyfettin çifti, genç çiftin evlilik törenlerine katılamamışlardır. joshua ile samantha evlendikten sonra orhan bey'in de karaciğer rahatsızlığından dolayı türkiye'de bir hastanede tedavi görmesi üzerine istanbul'a yerleşmişlerdir. joshua istanbul'da uzay mekiği yedek parçacısı nurullah bey'in tamirhanesinde ustabaşı olarak işe başlamıştır. orhan bey'in beklenen vefatıyla birlikte joshua, eşi samantha ve kızları marynurla birlikte centervillage'daki evlerinden ayrılıp tekrar amerikaya dönmüşlerdir. döndüklerinden bir hafta sonra claire ve seyfettin çifti istanbul'a gelmişler ve joshua'nın amerikaya gittiğini komşularından öğrenmişlerdir. bunu üzerine joshua, istanbulda'ki aile dostları pelin ve james'i arayarak centervillage'daki evinin anahtalarını seyfettin bey'e vermesini söyler ve seyfettin-claire çifti için yeni yaşam yuvaları artık burasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;centervillage'daki bu daire, bulunduğu 6 katlı apartmanın 5. katında, manzarası itibariyle boğazı ve üstünde bulunan 5 köprüyü de yakından gören üç oda, bir salon naif bir dairedir. seyfettin bey günün önemli bir bölümünde, evin geniş, ferah salonunda hobisi olan oymacılık sanatını icra etmektedir ve bu durumdan çok büyük keyif almaktadır. claire hanım ise vaktinin büyük bir bölümünü, internette, norveçteki gençlik arkadaşlarıyla msnde konuşarak geçirmektedir. yerleşmelerinden bir süre sonra, 2000li yıllarda kalmış olduğunu düşündükleri komşuluk ilişkilerini, kendilerine yapılan "hoşgeldin" ziyaretleriyle tekrar yaşamaya başlamışlardır. apartmanda, bir çok milletten vatandaş ikamet etmekte ve bunlardan bir çoğu da 50 yıl kadar önce, türkiye'nin ab'ye girmesiyle türkiye'ye taşınmışlardır. ve o gün bu gündür eski türk halkıyla, yeni homojen yapıda ki enternasyonel halk dostane bir ilişki içerisindedir. apartmanda seyfettin ve claire çiftinin en yakın olduğu komşular, 3 katta oturan italyan paolo ve elizzia, 6 katta oturan mısırlı hasan zayid ve karısı monica çiftidir. apartmanda kimseyle ilişkisi ve dialoğu bulunmayan bruce milner ise mısırlı ailenin karşı dairesinde oturmaktadır. aslen irlandalı olup hayatının büyük bir dönemini new york'da, gizli bir araştırma yaparak geçirmiştir. bruce, 45 yaşında, hafif beyazlamış ve tepeden dökülmeye başlayan saçları olan, siyah, kalın camlı gözlükleriyle eski tip siyasetcileri andıran mizaca sahiptir. annesi irlandalı, babası ise israilli bir yahudi olan bruce, irlanda da doğmuş ve eğitiminin büyük bir bölümünü orada tamamladıktan sonra bir gün, okuldan eve dönerken yan komşularının garajından gelen garip sesler onun dikkatini çekmiştir ve bakmak için ilerlediğinde, kapının açık olduğunu farketmesiyle gelecekte seçeceği mesleğinin ve uğruna yıllarını harcayacağı araştırmasının nedenini ilk defa orada görmüştür. garajda uzay mekiğini andıran, ufo şeklinde, yuvarlak pencereleri olan, tanımlayamadığı ve daha önce hiç görmediği o aleti görmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-heyy delikanlı, birşeye mi bakmıştın?&lt;br /&gt;-ee....şeyyy...ben dışardan sesleri duydum ve..&lt;br /&gt;-ve acaba bu sesin kaynağı ne olabilir diye düşündün, öyle mi?&lt;br /&gt;-evet&lt;br /&gt;-hımm. peki delikanlı gel bakalım benimle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu esrarengiz adamla beraber garajın içine giren bruce, bu aletin bir çeşit zaman makinesi olduğunu ve geçmişteki kişileri ışınlama yoluyla bu devire yahut bulunduğu zamandan geçmişe gönderebilen bir alet olduğunu fakat henüz tamamlanmadığını öğrenmiştir. bu makine üzerinde çalışan isim ise orhan wilson bey'den başkası değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***1 bölümün sonu***&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-6150673219144373388?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/6150673219144373388/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=6150673219144373388&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/6150673219144373388'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/6150673219144373388'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2007/05/evetttt-herkese-selamlar.html' title='ARKASI YARIN: &quot;2100&apos;de bir osmanlı&quot; (1)'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/Rj-hJXzpf9I/AAAAAAAAAHE/UTdPG7BOGAI/s72-c/afis+copy.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-8187907547102742684</id><published>2007-05-06T14:16:00.001+03:00</published><updated>2007-05-06T15:02:27.425+03:00</updated><title type='text'>bugünün iletisi (6 mayıs)</title><content type='html'>winamp'a güzel bir şarkı koyduktan sonra nihayet ellerimin bana vermiş olduğu yetkiye dayanarak klavyeme hükmedebilirim... belki türk halkına münhasır belki de dünyanın her yerinde olabilecekbir sendromdan bahsetmek istiyorum bugün. karşınızda...pazar sendromu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;cumartesi gecesi ılık bir duştan sonra yarının pazar olduğunu bileek sorumluluklara verilen bahanevi bir cevaptan sonra "- amaaan ! nasıl olsa yarın pazar, geç yatıym bariii" deyip sabaha karşı yatağa girilir. yaklaşık 18 saatlik bir ayrılıktan sonra yorganınıza, yastığınıza kavuşursunuz ve sabahın ilk ışıklarıyla günün son rüyaları arasında gel git yapan bünyeniz, evden gelen sesler yahut uykunuzu bölmek için geliştirilmiş teorilerin hayata geçirilmesiyle yeni bir sendroma gözlerini açar... isterseniz bu durumu, yaşamış bir bünyenin serzenişleriyle yorumlayalım....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-dıınnnnn!.... dınnnnn!&lt;br /&gt;-hay ebeni! (gözler mahmur ve kısık bir şekildedir, bünye yataktadır)&lt;br /&gt;-dınnnnn!... dınnnnn!&lt;br /&gt;-bu ses ne lan? (yataktan yarı sesli, yarı sessiz küfürlerle kalkılır)&lt;br /&gt;-dıınnnn!&lt;br /&gt;-abicim sen manyak mısın? pazar pazar rüyana mı girdi elektrik süpürgesi?&lt;br /&gt;-ev çok pis olm, temizliym dedim.&lt;br /&gt;-afferin... bunun için de pazar gününü ve erhan'ın uyuduğu saati seçtin di mi?&lt;br /&gt;-kabloya basıyosun&lt;br /&gt;-hay kablonu s.kiym!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"daha sonra odama gittim ve dün gece uyku haliyle yatağın altına düşürdüğümü farkettiğim telefonumu şınav pozisyonuna geçip, 12 saattir ikamet ettiği yerden çıkartım ve saate baktım. o an garip bir sıkıntı kapladı içimi. anlatmaya kelimelerin mahal vermediği bir halet-i ruhiyeyle midemden gelen uyarı sesleriyle karnımı doyurmak için dolaba doğru, odamdan mutfağa giden, takriben 10 saniyemi alabilecek bir yolu, açlığın sirayetiyle hiç yürümemiş gibi geçip, kendimi buz dolabının önünde buldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kahvaltımı yaptıktan sonra pc'nin başına oturup günün haberlerine bakarken, odama girmesini her gün perdelerimle engellediğim güneşin, o gün soluk bir renk aldığını, haberleri okuduktan sonra can sıkıntısından camın önüne gidip gayri ihtiyari dışarı baktıktan sonra anladım. canım hiçbir şey yapmak istemiyordu ve bu durumun her pazar tekrarlanmasından sinirlerim bozulmuştu..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;evveettt! pazar sendromu yaşayan bir bireyin duygularını dinledikten sonra kaldığım yerden devam ediyorum. ne demiştik? "-hah... pazar sendromu" dediğim gibi acaba bu durum sadece bizlere mi özgüydü yoksa dünyadaki diğer ırklarda da yaşanıyor muydu? sendrom,umumiyetle hafta arası çalışmış, sorumluluklarıyle uğraşmış ve beyinleri yorulmuş bireylerin pazar günü geç kalkması yahut erken kalksa bile hafta arasındaki meşguliyetlerinden derin bir boşluğa düştüklerini anlamalarından sonra başlıyor. önünde koca, boş bir gün olan vatandaş, hava güzelse kendini yeşilliklere, çiçeklere, böceklere atıyor. aksi durumda evinde oturup gazetesi okuyup, çayını yudumlarken bir yandan da son bir haftadır turkiye'nin gündemi meşgul eden ve tekerrür edip gına getiren haberlere, televizyona arada bir göz ucuyla bakmasıyla müdahil oluyor. neyse önemli olan sendromun varlığını tanımlamak değil, bu sıkıcı durumu nasıl düzeltebileceğimiz? bu konuda yorum yapmamı bekleyenlere, " ne yazık ki, henüz benim de hiç bir fikrim yok" deyip, günün verdiği bunaltıcı havadan bir nebze sıyrılmak için, hayatın benim için olmazsa olmaz keyfi(nargile) eşliğinde bir kaç hoş sohbet dostla, muhabbetin terkisine demir atıp hasret gidermek istiyorum. herkese sendromsuz pazarlar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;E.K. (14:54 / 06.05.07)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-8187907547102742684?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/8187907547102742684/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=8187907547102742684&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/8187907547102742684'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/8187907547102742684'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2007/05/bugnn-iletisi-6-mays.html' title='bugünün iletisi (6 mayıs)'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-6184299246995171421</id><published>2007-05-03T07:42:00.000+03:00</published><updated>2007-05-04T06:29:32.472+03:00</updated><title type='text'>bugünün iletisi (3 mayıs)</title><content type='html'>&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;ERHANDRAMUS&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sabahın ilk ışıkları uykusuz geçen bir gece ve aklımda mühim bir bilmece! Şaka tabiî ki bilmece filan yok. Artı bayağı kafiyeler de olmayacak. Neyse hıh, nerde kalmıştık?... evet sabahın ilk ışıkları ve yorgan-yastık ikİlisinin yüzüme davetkar bakışları nezdinde okula gitme zorunluluğuyla yazıyorum şu anki yazılarımı. Az sonra dişimi fırçalayacak olmanın veremediği heves, -ki genellikle heves veren şeylerden bir tanesi değildir kendileri- ve geçerli olamayan bahaneler eşliğinde geleceğe dair yazılar yazmak istiyorum. Evet ilk olarak, cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili ikinci oylama; pazar günü yapılacak oylamanın neticesi malum olduğu veçhile akp’nin hüsranıyla bitecek ve genel seçimlere geçilecek. İkinci kehanetim ise, uefa kupası maçı olan Werder Bremen ve Espanyol maçıyla ilgili; efenim yine malum olduğu üzere maçı Bremen kazanacak fakat Espanyol turu geçen taraf olacak. Bu kehanetler sadece kendimi denemek için olup maytap geçmeye mahal vermemin muhal olacağını hepiniz takdir edersiniz. Şayet bu tahminler doğru çıkmazsa ne olacak?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet önemli bir husus da bu sayede cereyan edecek. Yani hepinizin terbiyesine sığınarak, affedersiniz ki g.t olacağım. Peki bunun müeyyide-i sinesi ne olacak? derseniz ise, sadece yanılmış olmanın verdiği gussayla birlikte köşeme çekilip üzüleceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse daha fazla ortamı sıvılaştırmadan, yarı katı, yarı sıvı bir halden gaz haline geçmenin zamanı geldi diyor ve cümlelerimi burada noktalamak istiyorum. Herkese günaydın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;E.K. ( 07:38 / 03.05.07)&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-6184299246995171421?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/6184299246995171421/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=6184299246995171421&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/6184299246995171421'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/6184299246995171421'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2007/05/bugnn-iletisi-3-mays.html' title='bugünün iletisi (3 mayıs)'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-721408426867549998</id><published>2007-05-03T03:27:00.000+03:00</published><updated>2007-05-03T03:32:40.771+03:00</updated><title type='text'>"sır" hakkında...</title><content type='html'>&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;son aylarda trajındaki artış sebebiyle bir çok insan tarafından merak edilen bir kitabın ana fikrini ve dayandığı olgulardan bazılarını paylaşmak istiyorum. evet ismi "sır(secret)" olan bu kitapta vurgulanan felsefe, evrende gizli olan sırra ulaşan bir insanın, hayatta istediği her şeye sahip olabileceği.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;SIR&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;                                                                                                                                                                                        Bir yıl önce hayatım yıkıldı. Kendimi tükenmiş hissettim, Babam aniden öldü, ilişkilerim bozuldu. O zamanlar farkında değildim, ama hayatımın en büyük umutsuzluğu, en büyük hediyesini veriyordu. Büyük bir "sır"rın ipucunu almıştım.&lt;br /&gt;"Sır"rın izini tarihte sürmeye başladım. "Sır" gömüldü. "Sır" istendi. "Sır" bastırıldı. "Sır" topluma hiç açıklanmadı.&lt;br /&gt;Bütün o insanların bunu bildiğine inanamadım. Tarihteki en büyük insanlardı onlar. Tek istediğim bu "sır"rı dünyayla paylaşmak. Bu "sır"rı bilen, yaşayan insanları araştırmaya başladım. Birer birer ortaya çıktılar. Eğer onun ne olduğunu biliyorsanız."Sır" size her istediginizi verir. Mutluluk, sağlık, servet. Bob Proctor (Filozof)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne isterseniz yapabilir  ya da sahip olabilirsiniz. Dr. Joe Vitale (Metafizikçi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyi seçersek ona sahip olabiliriz, seçimimiz ne kadar büyük olursa olsun. John Assaraf (İş Adamı)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl bir evde yaş amak istersiniz? Milyoner olmak ister misiniz? Nasıl bir iş sahibi olmak istersiniz? Daha başarılı olmak ister misiniz? Gerçekten ne istiyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanların hayatında gerçekleşen birçok mucize gördüm. Dr. Michael Beckwith (Spiritüel Öğretmen)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Finansal mucizeler, ruh ve beden sağlığı ya da insan ilişkileri ile ilgili mucizeler.Bütün bunlar "sır"rın nasıl uygulanacağını&lt;br /&gt;bilmekle ilgili olmuşların, olanların ve tüm olacakların cevabı "sır"dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SIR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olmuşların, olanların ve tüm olacakların cevabı, "sır"dır. Ralph Waldo Emerson (1803-1882)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhtemelen "sır"rın ne olduğunu merak ediyorsunuz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Size nasıl anladığımı söyleyeceğim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepimiz tek bir sonsuz güçle çalışıyoruz. Hepimiz aynı şekilde yolumuzu buluyoruz. Evrenin doğası o kadar kesin ki&lt;br /&gt;hiç zorlanmadan uzay gemileri yapıyor, aya insan gönderiyor, iniş anını saniyelik bir farkla bilebiliyoruz. Sizin bir Hintli olmanız ya da Avustralya'da veya Yeni Zelanda'da, Stockholm veya Londra'da, veya Toronto, veya Montreal, veya&lt;br /&gt;New York'ta olmanız sorun değil! Hepimiz tek bir güçle çalışıyoruz, Tek yasa: Çekim Yasası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sır: Çekim Yasası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başınıza gelen herşeyi, siz hayatınıza çekiyorsunuz ve hepsi zihninizde tuttuğunuz suretlerden dolayı size geliyor.&lt;br /&gt;ve bu düşüncelerinizdir. Ne düşünürseniz, onu kendinize çekersiniz. Eskinin bilge insanları bunu bilirlerdi. Mesela Babilliler,&lt;br /&gt;bunu hep bilirlerdi. Ama bilenler toplumun küçük "seçkin" bir kısmıydı. Sizce neden dünya nufusunun % 1'i, dünyadaki toplam maddi gelirinin % 96'sını kazanıyor? Tesadüf olduğunu mu düşünüyorsunuz? Hayır değil!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düzen böyledir. Onlar birşeyleri anlamışlardır. Onlar "sır"rı biliyorlar. Şimdi siz de "sır"ra ulaşıyorsunuz. Çekim yasasını en basit bakış şekliyle anlatmaya çalışayım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimi bir mıknatıs gibi düşünürsem, biliriz ki mıknatısın bir çekim gücü vardır, çekim yasası da "Benzerler birbirini&lt;br /&gt;çeker" der. Burada bir düşünce düzeyinden bahsediyoruz. Bizim işimiz insanlara istedikleri şeyi, düşünmeyi öğretmek.&lt;br /&gt;İstediğimiz şeyi zihnimizde netleştirmek ve bu noktadan sonra evrenin en güçlü yasası işlemeye başlar; çekim yasası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En çok neyi düşünürseniz, onu kendinize çekersiniz ve o hale gelirsiniz. Eğer burada görebiliyorsanız, burada tutacaksınız.&lt;br /&gt;Bu prensip 3 basit kelimeyle açıklanabilir: Mike Dooley (Yazar)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünceler nesnelere dönüşür!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birçok kişi şunu anlamaz ki düşüncenin bir frekansı vardır. Her düşüncenin bir frekansı vardır. Bir düşünceyi ölçebiliriz.&lt;br /&gt;Bir düşünceyi tekrar tekrar düşünürseniz ya da sürekli hayalini kurarsanız: İstediginiz yeni arabayı almayı, ihtiyacınız olan parayı bulmayı, veya ruh eşinizi bulmayı...bunların hayalini kurarsanız; O düşünceyle ilgili frekansı uygun bir temele yerleştirirsiniz. Düşünceler etrafa manyetik bir sinyal yayarlar ve bu sinyaller tekrar size dönerler. Bolluk içinde yaşadığınızı düşünün, kendinize çekeceksiniz. Bu her zaman, herkes için işe yarar. Sorun şu ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğu insan istemedikleri şeyi düşünür! ve başlarına olumsuzlukların niye tekrar tekrar geldiğini merak eder. Çekim yasası sizin birşeyi iyi ya da kötü algılamanızla veya olmasını isteyip istememenizle ilgilenmez! Sadece düşüncelerinize cevap verir. Eger öylece oturup, birşeylere bakıp kendinizi berbat hissediyorsanız, evrene yolladığınız sinyal budur:&lt;br /&gt;"Kendimi berbat hissediyorum." Kendinize bu cümleyi tasdiklersiniz, bunu benliğinizin tum katmanlarında hissedersiniz,&lt;br /&gt;ve bu size fazlasıyla geri döner. İstediğiniz birşeylere bakıp "Evet bu!" dediğinizde, bir düşünceyi harekete geçirirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çekim yasası da bu düşünceye cevap verir ve uygun şeyleri size getirir. İstemediğiniz birşeye baktığınızda ve ona "Hayır!" diye bağırdığınızda onu uzaklaştırmaz, aksine onunla ilgili düşünceyi harekete geçirirsiniz ve bu defa çekim yasası o düşünceyle ilgili şeyleri önünüze sıralar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evren çekim yasasını temel alıyor. Herşey çekim yasasi ile ilgili. Çekim yasası her zaman işliyor. İnanın, inanmayın, anlayın ya da anlamayın, Her zaman işler. Geçmişi, bu anı, veya geleceği düşünüyor olabilirsiniz. Bunu ister imgeleyerek, ister anılara giderek veya tefekküre dalarak yapın, her şekilde o düşünceyi harekete geçirirsiniz ve evrenin en güçlü yasası olan&lt;br /&gt;çekim yasası, bu düşüncenize cevap verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaratım her an devam ediyor. Her anın kendi düşüncesi ya da sürekli bir kuantsal düşünce şekli vardir. Bunlar, sürekli yaratım sürecindedirler, yarattıkça da sonuçları ortaya çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çekim yasası:  "Neyi düşünür ya da odaklanırsan onu alırsın" der. Ondan yakınıyor olman, yakındığını sana daha çok yaklaştırır. Robert adında bir öğrencim vardı. Bill Harris (Terapist) Robert eşcinseldi. Benden online ders alıyordu ve e-mail yoluyla haberleşirdik. Hayatındaki acımasızlıkları yazardı o maillerde. İşyerinde herkes onunla uğraşıyordu. Her zaman ona ne kadar kötü davrandıklarından yakınıyordu. Sokakta yürürken her köşeden onunla uğraşan ve onu incitmek isteyen&lt;br /&gt;homofobik insanlar çıkardı! Stand-up komedyeni olmak istiyordu ama sahneye her çıkışında birileri, onunla, eşcinsel olduğu için uğraşıyordu. Tüm hayatı mutsuz ve umutsuzdu ve tüm düşüncesi eşcinsel olduğu için saldırıldığı idi. Ona olmasını istemediği şeye odaklandığını söyledim. Bana gönderdiğin maillere bak, hep istemediğin şeylerden bahsediyorsun. (Hep zorbalığa uğruyorum, işimden nefret ediyorum.) Bir şeye bu kadar çok odaklanırsan, çok daha hızlı meydana gelir. Sonra gerçekten ne istediğine odaklanmaya başladı ve gerçekten de odaklandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonraki 68 haftada olanlar gerçekten mucizeydi. İşyerinde onunla uğraşanların hepsi ya işi bıraktı, ya başka bölüme alındı,&lt;br /&gt;ya da onunla uğraşmaktan vazgeçti. Ve o, işini sevmeye başladı. Sokakta onunla uğraşan insanlar da artık yoktu.Komedi gosterilerinde de kimse onunla uğraşmıyordu. Tüm hayatı değişti, çünkü olmasını istemediği, korktuğu şeylere odaklanmak yerine; olmasını istediklerine odaklandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok pozitif bir bakışımız olabilir ve pozitif kişi, olay ya da durumları kendimize çekeriz. Veya negatif yönelimli ve kızgın&lt;br /&gt;olabiliriz, bu durumda da olumsuz kişi yada koşulları kendimize çekeriz. Bilinçli veya bilinçsiz, aklınızda tuttuğunuz; sizi&lt;br /&gt;(olumsuz) etkileyen düşüncelerden kurtulun! Asıl zorluk budur. "Sır"ra dikkatli bakın...Günlük hayatınızda düşüncenin gücüne... O, her an etrafımızda...Tek yapmamız gereken gözlerimizi açıp bakmak. Çevrenizde çekim yasasının kanıtlarını görürsünüz. En çok hasta olan, hastalıktan en çok bahsedendir. Bolluktan en çok bahseden, bolluk içindedir. Çekim yasası her yerde aşikardır, eğer ne olduğunu anlarsanız. Siz bir mıknatıssınız. Düşünceleri, insanları olayları, hayatları kendinize&lt;br /&gt;çekersiniz. Yaşadığız her olayı bu güçlü çekim yasasıyla kendinize çekersiniz. Size sadece istekli düşünce veya ha-yal          kur-ma çıl-gın-lı-ğın-dan bahsetmiyorum; size daha derin, temel bir anlayıştan bahsediyorum..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuantum fiziği gerçekten tam da bu keşfi işaret etmeye başlıyor. "Aklın olmadığı bir evren düşünemezsiniz." diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında algılanan her şeyi akıl şekillendirir. Anlamamanız, reddetmeniz anlamına gelmez. Elektriğin nasıl oluştuğunu da&lt;br /&gt;anlamazsınız; ilk başta kimse elektriğin ne olduğunu bilmiyordu; bilmesine de gerek yoktu ama herkes ondan faydalanıyordu. Nasıl çalıştığını biliyor musunuz? Ben bilmiyorum, ama bilirim ki elektrikle bir adama yemek pişirebilirsiniz,&lt;br /&gt;ayrıca adamı da pişirebilirsiniz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar çekim yasasını anlamaya başladıkça, çoğunlukla önceden sahip oldukları olumsuz düşünceler nedeniyle korkarlar.&lt;br /&gt;İki şeyden uzak olmalısınız: bilimsel olarak açıklanmıştır ki, yapıcı düşünce, olumsuz düşünceden 100 kat güçlüdür.&lt;br /&gt;Eh, o zaman bunu biliyorsanız , korku azalır. Zaman tamponu olan bir gerçeklikte yaşıyoruz ve bu gerçekten işimize yarıyor. Düşüncelerinizin anında gerçekleştiği bir çevrede yaşamak istemezdiniz! Düşüncelerinizin ortaya çıkışı biraz zaman alır ve bu iyi bir şeydir! Düşüncelerinizi fark etmeli, seçmeli ve bundan hoşlanmalısınız. Çünkü siz, kendi hayatınızın şaheserisiniz, siz hayatınızın "Michelangelo"susunuz. Yonttuğunuz "Davud", sizsiniz! ve bunu düşüncelerinizle yapıyorsunuz. Geçmişte bu "sır"rı bilen liderler, "sır"rı sakladılar; böylece "gücü" kendilerinde tutup, paylaşmadılar ve insanlar bu "sır"rı bilmediler. İnsanlar, işe gittiler, eve geldiler, çalışmaya devam ettiler."Güç"leri olmadan koştular, çünkü "sır"rı çok az insan biliyordu. Yasaları olan bir evrende yaşıyoruz; mesela yerçekimi yasası, eğer bir binadan düşerseniz,&lt;br /&gt;iyi veya kötü olmanız fark etmez yere düşersiniz. Hayatınızdaki her şeyi, yakındıklarınız dahil, hayatınıza siz çektiniz!&lt;br /&gt;İlk bakışta bunu duymaktan nefret edeceğinizi biliyorum; diyeceksiniz ki: "trafik kazasını ben çekmedim" "bu durumu ben çekmedim" ya da yakındığınız herhangi bir şeyi çekmediğinizi iddia edeceksiniz. Bu noktada söylemeliyim ki:          &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet hepsini siz çektiniz! Bu anlaması en zor olan kavramdır ama bir kez kavranırsa, hayat değiştirir. Bu büyük "sır"rın bir parçasıdır.Birçoğumuz terslikleri çekeriz ve bunu kontrol edemeyeceğimizi çünkü bunun, doğal yapımızda otomatikman varolduğunu düşünürüz. Bunu ilk kez duyuyorsunuz, Düşüncelerimi değiştirmek zor olacak, diyorsunuz. İlk başta öyle gelecek, ama sonra eğlenceli olacak. Sizden düşüncelerinizi yönetmenizi istemiyoruz,bu sizi çıldırtır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zihninize farklı yönlerden, farklı objelerden, farklı o kadar çok düşünce gelir ki burada duygusal rehberlik sisteminiz&lt;br /&gt;devreye girer. Duygularınız, duygusal rehberlik sisteminiz ne düşündüğünüzü anlamanızı sağlar. Düşünceleriniz, duygularınızı oluşturur. Duygularımız, neyi kendimize çektiğimizi anlamamıza yardım ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bize göre iki duygu vardır: iyi hissettiren ve kötü hissettiren. Her durumu bu iki duyguyla değerlendiririz.     &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olumsuz hisler; suçluluk veya öfke veya kırgınlık gibi bunların hepsi aynı iyi hissetmeme duygusunu yaşatırlar. Tüm bu hisler, bize o anda düşündüğümüzün istediğimiz türden bir şey olmadığını söylerler. Bunlara "kötü frekans" ya da "kötü titreşim" vb. de denebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi hisler; sevgi, mutluluk, umut gibi bize düşüncemizin isteyeceğimiz türden şeyleri getireceğini söylerler. Yani "şu anda neyi kendime çekiyorum" sorusunun cevabı hislerinizdir. Eğer iyi hissediyorsanız, devam edin doğru yoldasınız. Duygularımız bize "doğru yolda" olup olmadığımızı gösterici birer geri dönüş mekanizmasıdır. Daha iyi hissettikçe, istediklerimize daha yakın, kötü hissettikçe de daha uzak oluruz. Şu anda yaptıklarınız, düşüncelerinizin ortaya çıkışıdır,&lt;br /&gt;ve bunlar gelecek yaşantınızı da oluştururlar. Ve hislerinizi gözlemleyerek karşılaşacağınız durumun sizi memnun edip&lt;br /&gt;etmeyeceğini anlayabilirsiniz. Şu anki hissiniz, oluşmakta olanın mükemmel bir yansımasıdır. Aslında düşündüğünüzden daha çok, hissettiğinizi alırsınız. Bu yüzden insanlar yataktan kötü kalkarlarsa, bir döngü başlatırlar ve bütün gün öyle gider. Hislerindeki basit değişimlerin günlerini veya hayatlarını etkileyeceğini bilmezler. Eğer gününüze iyi başlar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mutlu bir ruh hali içinde olursanız herhangi bir şeyin ruh halinizi değiştirmesine izin vermediğiniz sürece çekim yasası ile,&lt;br /&gt;mutlu ruh halinizi sürdürecek durum ve kişilerle karşılaşırsınız. İyi ve kötü günlerin hepsi, bu insanların çoğunlukla&lt;br /&gt;nasıl hissettiklerine bağlıdır. Şimdi kendinizi sağlıklı, mutlu, çevreniz sevgi ile sarılmış hissetmeye başlayabilirsiniz,&lt;br /&gt;-şu anda gerçek olmasa bile!- Evren ruhunuzla, duygularınızla haberleşecek ve hissettiğiniz yönde tezahür edecek,&lt;br /&gt;çünkü siz böyle hissettiniz...Temel olarak duygu ve düşüncelerinizle neye odaklanırsanız, onu hayatınıza çeker ve yaşarsınız. Düşündükleriniz, hissettikleriniz ve oluşanlar her zaman birbirine denktir. İstisnasız her an -istinasız-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlaması zor, ama kendimizi açmaya başlayabilirsek, sonuçları muhteşem olacak. düşüncelerimizin hayatımıza yaptıklarını,&lt;br /&gt;farkındalığımızdaki bu değişimle engelleyebiliriz. Yaşam boyu, kendi evreninizi kendiniz yaratırsınız. Winston Churchill (1874-1965) İyi hissetmeniz gerçekten önemli. Çünkü bu his evrene bir sinyal olarak yayılır, ve daha fazlasını size çeker.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne kadar iyi hissedersiniz, o kadar çok mutluluğu kendinize çekersiniz ve bu gittikçe artar. Hüzünlü olduğunuzda, bunu kolayca değiştirebileceğinizi biliyor musunuz? Onun yerine bir müzik yerleştirin, şarkı söylemeye başlayın, bu duygularınızı değiştirir ya da güzel bir şey düşünün, bir bebek düşünün belki sevdiğiniz birini ve onun üzerine yoğunlaşın. Geri kalan her şeyi unutun, sadece onu düşünün. Garanti ederim, kendinizi iyi hissedeceksiniz. Mesela evcil hayvanlar harikadır,&lt;br /&gt;size kendinizi harika hissettirirler. Evcil hayvanınızı sevdiğinizde, bu duygu hayatınıza iyilik getirir, bu çok güzel bir hediyedir. Hisleriniz aracılığıyla düşüncelerinizi yönlendirmeye başladığınızda ve duygu, düşünceleriniz ve yaşadıklarınız arasındaki uyumu fark ettiğinizde kendi gerçekliğinizin yaratıcısı olduğunuzu bilirsiniz ve uzaktan bakanlar yaşadığınız mükemmel hayata hayret ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sırrı öğrenip, uygulamaya başladıktan sonra hayatım rüya gibi oldu herkesin hayal ettiği gibi bir hayatım var ve onu günü gününe yaşıyorum. 4.5 milyon dolarlık bir evde yaşıyorum, uğruna öleceğim bir eşim var. Dünyanın değişik yerlerinde tatile çıkıyorum dağlara tırmanıyorum, safariye çıkıyorum ve bütün bunlar devam ediyor çünkü; "sır"rı nasıl uygulayacağımı biliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Sır"rı kullanmaya başladığınızda hayat gerçekten harikulade olabilir ve olmalıdır da ve olacak da. "Sır" nasıl kullanılır?&lt;br /&gt;Çoğu insan bana, yaratım sürecinde kendilerinin ve evrenin rolünü sorar. Şimdi buna bakalım. Şu örnek üzerinden anlatalım: Alaaddin ve sihirli lambasını biliyorsunuzdur. James Arthur Ray  (Filozof)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aladdin lambayı alır, okşarve içinden cin çıkar ve cin hep şunu söyler: "Dileğin benim için emirdir." Hikayenin kökenine inerseniz, dilekler 3 taneyle sınırlı değildir, tamamen limitsizdir. Lütfen bunu düşünün. Şimdi bu örneği hayatınıza uygulayalım; evren her dileğinizi gerçekleştirecek devasa bir cin gibidir ve bu cin, çeşitli adlarla bilinir: Kutsal koruyucu melek, yüksekbenliğiniz...İstediğinizi diyebilirsiniz, sizin için hangisi uygunsa onu seçersiniz. Fakat tüm bu söylemler tek bir noktayı işaret eder: bizden büyük bir kuvvet var ve cin hep şunu söyler: "Dileğin benim için emirdir." Yaratım süreci&lt;br /&gt;Esther Hicks (Abraham Öğretileri) üç adımdan oluşur: Birinci adım: istemek. İstemek için kelimelere ihtiyacınız yok&lt;br /&gt;evren  de zaten kelimelerinize değil tamamen düşüncelerinize cevap verir. Gerçekten ne istiyorsunuz? Oturun bir kağıda isteğinizi yazın. Yazarken şimdiki zaman kullanın, Şöyle başlayabilirsiniz:&lt;br /&gt;"Mutluyum ve minnetarım, peki şimdi..." ve sonrasında da nasıl bir hayat istediğinizi yazın, her açıdan...bu gerçekten eğlencelidir. Evren önünüze açılmış bir katalog gibidir ve sayfaları çevirdikçe: "Hmm, ben bu deneyimi istiyorum, ben şunu da istiyorum,ve böyle biri olmak istiyorum" dersiniz, böylece evrene sipariş vermiş olursunuz; bu, bu kadar kolaydır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Adım: cevaptır. İsteğinize cevap verilmesidir ve bu da fiziksel formunuzla gerçekleştirebileceğiniz bir çalışma değildir.&lt;br /&gt;Bu noktada evrendeki tüm güçler isteğinize cevap vermek için devrededir: &lt;i&gt;"isteğin benim için emirdir" &lt;/i&gt; ve evren isteğinizin oluşması için ayarlamalara başlar. Çoğumuz, gerçekten ne istediğimizi söylememiz hususunda kendimize izin&lt;br /&gt;vermeyiz, çünkü bunun nasıl olabileceğini görmeyiz. Biraz araştırırsanız göreceksiniz ki bir şeyi başaran herkes nasıl yapacaklarını bilmeseler de, başaracaklarını biliyorlardı.Nasıl gerçekleşeceğini bilmenize gerek yok..Evrenin size bunu nasıl ayarlayacağını bilmenize de gerek yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Nasıl"ı bilmeseniz de yolu kendinize çekeceksiniz. "Bir şeyler yanlış gidiyor, istiyorum ama isteğim olmuyor" diye sorarsanız, deriz ki; birinci adımı atıyor ve istiyorsunuz, ama ya sonrasında?... Evren her zaman cevap veriyor ama anlamanız gereken 3. bir adım daha var..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Adım, kabul etme. Kendinizi isteğinizle aynı hatta getirmeniz gerekir. İsteğinizle aynı hattaysanız, kendinizi harika hissedersiniz. Bu keyfin, güvenin olduğu yerdir, bu kabul edişin, tutkuyu hissedişin olduğu yerdir,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama korku, öfke, umutsuzluk hissederseniz, bunlar isteğinizle aynı hatta olmadığınızın güçlü göstergeleridir.&lt;br /&gt;Hissettiklerinizin önemini fark ettiğinizde, ve düşüncelerinizi, hislerinize dayanarak yönlendirdiğinizde, yavaş yavaş görürsünüz ki düşünceniz, deneyimi oluşturmaya başlayacaktır. Bir hayali gerçeğe dönüştürdüğünüzde, daha büyük hayalleri gerçekleştirebilecek durumdasınızdır ve dostum, iste bu yaratım sürecidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;00:27:22,580 --&gt; 00:27:25,996&lt;br /&gt;Çekim yasasının uygulamasında duygularınızı düzenlemede, isteğinizle ilgili hareketler size yardım eder. O arabayla deneme sürüsüne çıkın, o ev için alışverişe gidin, evin içine girin, onu kendinize çekecek duyguları oluşturmak için ne gerekirse yapın, sonra bir an gelir, bir bakarsınız o karşınızdadır, ya da aklınıza bir fikir gelir ve harekete geçersiniz,&lt;br /&gt;fakat kesinlikle "bunu şöyle yapabilirim, ama ..." diye çelişkiye düşmeyin. Hareket bazen gereklidir. Evrenin size ulaştırmak istediğiyle aynı hattaysanız, bu size büyük keyif ve canlılık verir, herşey çok eğlenceli olur, zaman durur, bütün gün aynı şeyi yapabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evren hızı sever, ertelemeyin, fırsat oluştuğunda, harekete geçin! hissettiğinizde, hiç beklemeyin,harekete geçin! Bu sizin görevinizdir, tek yapmanız gereken bu. İstediğiniz her şeyi kendinize çekeceksiniz ihtiyacınız para ise, çekeceksiniz! İhtiyacınız birileri ise, çekeceksiniz! ihtiyacınız bir kitap ise, çekeceksiniz! Neyi çektiğinize dikkat etmelisiniz! Çünkü ne istediğinizin görüntülerini zihninizde tuttukça, onlara çekileceksiniz ve onlar da size.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece düşünceleriniz, sizin aracılığınızla fiziksel realiteye dönülecektir ve bu, yasa sayesinde gerçekleşir. Başlangıçta hiçbir şeyiniz olmayabilir, hiçbir yol da olmayabilir, ama bir yolu bulunacaktır.Karanlık bir yolda giden bir arabayı düşünün,&lt;br /&gt;sadece birkaç metre önünü görür. California’dan New York ’a tüm yolu sadece bu birkaç metreyi görerek gidebilirsiniz.&lt;br /&gt;Hayat da böyle ilerler; görmesek de yolun devam edeceğine güvenirsek, hayat bizi gerçekten gitmek istediğimiz noktaya&lt;br /&gt;götürecektir. çünkü siz böyle olmasını istersiniz. Merdivenin tümünü görmeniz gerekmez, ilk adımı atın yeter.                     Martin Luther King, JR (1929-1968)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merak edilen diğer bir konu da oluşumun ne kadar zaman alacağı. Araba, ilişkiler, ya da olması istenen şeyler, ne zaman gerçekleşecek? Bunun bir kuralı yok, 3 dakika veya 3 gün veya 30 gün de olabilir.. bence bu daha çok sizin evrenle ne kadar aynı hatta olduğunuzla ilgili..İsteğinizin büyüklüğü - Evren için büyüklüğün bir önemi yoktur. Bob Doyle (Yazar)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilimsel olarak, size göre devasa bir şeyle size göre çok küçük bir şeyi kendinize çekmek arasında bir fark yoktur.&lt;br /&gt;Evren hepsini de hiç çaba harcamadan gerçekleştirir. Çimenler hiç çaba harcamadan çıkar, evrenin müthiş bir düzeni vardır. Her şey zihnimizdedir! "Bu çok büyük, olması zaman alır" diyen de, "bu ufak bir şey hemen olur" diyen de biziz.&lt;br /&gt;Bunlar bizim tanımladığımız ölçütlerdir, evrene göre böyle kurallar yoktur. Eğer hemen olmasıyla ilgili duygular üretirseniz,&lt;br /&gt;cevap verir. Bazı insanlar ufak şeylerle daha rahat olurlar. O yüzden istemeye küçük bir şeyle başla,mesela bir fincan dolusu kahve ile deriz. Kendinize güzel bir fincan dolusu kahve dileyin bugün için mesela. Uzun zamandır görmediğiniz bir arkadaşınızı düşünün. İlginç bir şekilde birileri, o kişi hakkında konuşacaktır yanınızda, ve o kişi sizi arayacak veya mektup yazacaktır. İnsanlar benim park yeri bulma becerime şaşırırlar. Bunu "sır"rı ilk kavrayışımdan beri yaparım. Tam istediğim yer ve şekilde bir park yeri hayal ederim ve %95 olasılıkla, o yer benim için hazırdır. Bana sadece aracı oraya koymak kalır. %5 oranda ise oranın boşalması için bir iki dakika beklerim; bunu hep yaparım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güçlü Süreçler Çok fazla insan, mevcut koşullarında kendini kıstırılmış, sıkışmış hisseder. Şuna dikkatinizi çekmek isterim: Şu anki koşullarınız ne olursa olsun, o sadece şu anki gerçekliğinizdir, ve şu anki gerçeklik, bu "sır"rı öğrenmenizle&lt;br /&gt;Beraber değişmeye başlayacak. Bazen bu sıkışma, sizin yüzünüzdendir, çünkü aynı şeyleri tekrar tekrar düşünürsünüz&lt;br /&gt;ve aynı sonuçları tekrar tekrar yaşarsınız. Sebebi şudur ki, çoğu insan düşüncelerinin büyük kısmını, gözlemlerine dayanarak oluşturur. Ne olduğuna bakarken, ne olduğunu düşünmeye başlarsınız, Ne olduğunu düşünürken, çekim yasası&lt;br /&gt;size daha fazlasını getirir sonra, siz onun sadece ne olduğunu incelerseniz ve incelerken ne olduğu üzerine düşünürseniz&lt;br /&gt;çekim yasası onun ne olduğu incelemenizin sonuçlarını size getirir. sonra da siz onun...Bu kısmı daha önce görmüştük değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşınıza çıkana olumlu bir yönden bakmanın bir yolunu bulmalısınız. Birçok insan mevcut durumlarına bakıp "Ben buyum!" der, siz bu değilsiniz! Siz geçmişte böyle idiniz. Şu anki durumunuza bakarsak; diyelim ki bankada çok paranız yok, ya da ilişkileriniz, sağlığınız istediğiniz gibi değilse bu kim olduğunuzla ilgili değil. bu sizin geçmişteki düşünce ve&lt;br /&gt;hareketlerinizle ilgilidir. Sürekli bu döngüyü tekrarlarsanız kendinizi şu andaki koşullarınızla tanımlarsanız gelecekte de aynılarını yaşamaykendinizi mahkum edersiniz! Yaşadıklarımız, düşündüklerimizin sonucudur. Buddha&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatınızı düzenlemek için şimdi ne yapabilirsiniz? Size şunu önerebilirim; minnettar olduğunuz şeylerin listesini yapmaya başlayın. Çünkü bu düşüncenizi ve enerjinizi değiştirir. Bu egzersizden önce istemediklerinize, sahip olamadıklarınıza,&lt;br /&gt;sorunlarınıza odaklanıyor olabilirsiniz. Bu egzersizden sonra farklı bir yöne dönmeye başlarsınız: Hoşlandığınız her şey için minnettar olmaya başlarsınız. Minnet gerçekten de daha fazlasını hayatınıza getirir. Herkes bilir, küçük şeyler için şükretmek, daha fazlasını istemektir! Her zaman şükretmek, kaynakları size doğru çeker.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşündüğümüz ve şükrettiğimiz şeyleri kendimize çekeriz. Bu hepimizin her gün yapması gereken çok güçlü bir egzersiz&lt;br /&gt;ve benim için, her sabah yaptığım güçlü bir egzersiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyanmak ve "teşekkür ediyorum" demek, ve diş fırçalarken, şükrettiğim şeyleri düşünmek. Sabah rutin işlerimi yaparken&lt;br /&gt;bu minnet duygusunu hissetmek. Sahip olduklarınızla ilgili hislerinizi ne kadar çabuk değiştirirseniz minnet duyduklarınızı o kadar çabuk hayatınıza çekersiniz. Çünkü etrafınıza bakar ve "istediğim arabaya sahip değilim" "istediğim eve sahip değilim vs..." derseniz...durun durun, bunlar istemediğiniz şeyler!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahip olduğunuz için şükrettiğiniz şeylere odaklanın. Mesela bu filmi izleyecek gözleriniz var! ya da sahip olduğunuz giysiler, sahip olduğunuz için şükrederseniz, kısa süre sonra daha iyisine kavuşursunuz! Herkesin, işlerin kötü gittiğini&lt;br /&gt;Lee Brower (Öğretmen) düşündüğü zamanlar olur. Ben de böyle bir zamanımda, bir taş buldum. Beni bu taşı tutarken görebilirsiniz. Bu taşı cebime koydum. Bu taşa her dokunduğumda şükrettiğim bir şeyi düşünürüm. Her sabah kalktığımda&lt;br /&gt;cebime koyarım, şükrettiklerimi düşünürüm, Geceleri naparsınız, cebinizi boşaltırsınız ve o hep oradadır. Bu taşla ilgili&lt;br /&gt;inanılmaz deneyimlerim oldu, mesela Güney Afrikalı bir arkadaşım vardı, bu taşı düşürdüğümü gördü, ne olduğunu sordu;&lt;br /&gt;O nedir? ona bunun bir şükran taşı olduğunu söyledim. Şükran Taşı. 2 hafta sonra bana Güney Afrika’dan bir e-mail attı,&lt;br /&gt;oğlu bir çeşit hepatitten ölmek üzereymiş, benden 3 tane şükran taşı istedi. Şükran taşı, yolda bulduğum sıradan&lt;br /&gt;bir taştı, ve "tamam" dedim. Ona en özel taşları bulacağım konusunda garanti verdim ve bir nehir kenarına gidip, taşları seçtim ve ona yolladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4-5 Ay sonra ondan bir e-mail aldım: "Oğlum iyi, her şey yolunda" diyordu, "Tanesi 10 dolardan, 100’den fazla şükran taşı sattık, ve paranın hepsiyle bağış yaptık, çok teşekkür ederiz." şükretmek çok önemli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatınızı değiştirmeye başlamak için önereceğim bir diğer yol: tasavvur etmek. Bunun sizin  için ne kadar güçlü&lt;br /&gt;olabileceğini anlatamam. Tasavvur etme yöntemini, Apollo programından aldım Dr. Denis Waitley (Psikolog) ve 1980-90’lar boyunca olimpik programa uyguladım, bu sonradan "görsel prova" adını aldı.Tasavvur ettiğinizde, gerçekleştirirsiniz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zihinle ilgili gözlemlediğimiz ilginç bir nokta şuydu:  olimpik atletleri alıyor ve onları gelişmiş biyolojik gözlem makinalarına bağlıyorduk ve onlara sanki şu anda yarışmadalarmış gibi koştuklarını imgelemelerini söyledik. Sonuç inanılmazdı, zihinlerinde koşarken de aynı kaslar, sanki koşudaymış gibi aynı zamanda kasılıyordu. Bu nasıl olabilir? Bence, bir şey zihninizde oluyorsa, madden de olacaktır. Zihindeyse, bedende de olacaktır. Tasavvur ederken, zihninizde o resmi canlandırırken her zaman ve sadece sonucu düşünün. Örneğin, ellerinize dikkatlice bakın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten dikkatlice...derinizin rengine, benlere, damarlarınıza, parmak boğumlarınıza, el çizgilerinize, tırnaklarınıza...&lt;br /&gt;gözlerinizi kapatmadan önce bunları iyice inceleyin ve sonra elinizi, parmaklarınızı yeni arabanızın direksiyonunda hissedin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gerçek, holografik bir deneyimdir. O kadar gerçektir ki, o an arabaya ihtiyaç duymazsınız çünkü zaten arabanız vardır!&lt;br /&gt;Çekimi harekete geçiren bu histir, düşünceyle ilgili resim değildir. İnsanlar olumlu düşünüp, tasavvur ederlerse yeterli olacağını düşünürler, ama, bunu hissetmezlerse çekim gücünü yeterince oluşturamazlar. Burası "sır"rın gerçekten harekete geçtiği andır. Kendinizi arabanın içinde hissedersiniz. "Umarım bir gün o arabayı alabilirim." veya "Bir gün o araba benim olacak." değil, çünkü siz "şu an" ile ilgili bir his içindesinizdir, bir saat sonrası veya gelecekle ilgili değil.&lt;br /&gt;Eğer "gelecekte inşallah" duygusuyla yaşarsanız, o hep "gelecekte inşallah" kalacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neşeyi hissedin, mutluluğu hissedin. Karanlık ve sessiz odada ne kadar aptalca gelse de, bağırın! Bunu yapın!&lt;br /&gt;Birçokları "Hadi ama, bunu yapmam şart mı?" diyecek. Bu değişimi ne kadar istediğinize bağlı! Bu duygu, evrenin gücünü göstermesine bir geçit olacak. Bu gücün ne olduğunu söyleyemem, tek bildiğim, onun var olduğu. Alexander Graham Bell (1847-1922)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim işimiz "nasıl" olacağını bilmek değil. "Nasıl"lar evrenin işi. Evren hayalinizle aranızdaki en kısa, ahenkli, hızlı yolu her zaman bilir. Beklediğinizde, evrenin size getirdiğine hayran kalacaksınız. Bu, sihrin ve mucizelerin olduğu noktadır.Her gün bu tasavvur etme egzersizini yapacaksanız -ki bu bir angarya olarak görülmemeli- şunun altını çizeyim; sırla ilgili buradaki en önemli  nokta gerçekten mümkün olduğu kadar "iyi" hissetmeniz gerekliliği. Gerçekten bu yönde yaşayan insanlarla,&lt;br /&gt;hayatın sihrini yaşamayan insanlar arasındaki tek fark: bu sihri yaşayan insanlar, bu yöntemleri hep kullanırlar ve sihir onlar için bir kez değil, her zaman gerçek olur. Çünkü onlar bunu her an tekrar hatırlar ve tekrar tekrar uygularlar,&lt;br /&gt;sadece bir kereliğine değil!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar bu yönteme bir süre kapılırlar, ve uygulamaya başlarlar. "Bu işi çözdüm, hayatımı değiştirmeye başlayacağım" derler, ama daha henüz sonuçlar oluşmaya başlarken, yüzeysel bir bakışla "bu yöntem işe yaramıyor" derler ve vazgeçerler ve evren de der ki "isteğin benim için emirdir" ve her şey başa döner! Çekim yasasıyla ilgili bir örnek verirsem,&lt;br /&gt;1995’de kendime bir "hayal panosu" yaptım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu panoya sahip olmak veya ulaşmak istediklerimin resimlerini astım. Ev, araba,eşim vs.ve her gün, ofisimde otururken,&lt;br /&gt;panoya bakarak, isteklerimi -sanki elde etmişçesine- tasavvur ettim. Sonra taşınırken tüm eşyaları kutulara kaldırdık ve 5 yıl içinde 3 ayrı yere taşındık ve en son California ’daki bu eve eski evimizdeki eşyalar, kutular da geldi. Bir sabah 7:30 da, oğlum ofisime girdi, kapı önündeki 5 yıldır kapalı kutunun üzerine oturdu, Oğlum kutuya vurmaya başladı ve dedim ki: "canım çalışıyorum, lütfen yapma" o da dedi ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Baba bunun içinde ne var?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İçinde hayal panom var, canım" dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hayal panosu nedir?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ulaşmak istediğim hedefleri yerleştirdiğim bir pano" dedim. Tabii sadece 5,5 yaşında olduğundan beni anlamadı.&lt;br /&gt;Ona göstermek daha kolay bir yol olacaktı. Kutuyu açtım, panoları çıkarttım, panoda 5 yıl önce hayal ettiğim evin&lt;br /&gt;resmini gördüm ve şok oldum, çünkü biz o evde yaşıyorduk, haberim bile yoktu ama tamamen aynı evi almıştım.&lt;br /&gt;Eve bakıp ağlamaya başladım, dağılmıştım."Neden ağlıyorsun?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Canım, nihayet çekim yasasını tamamen anladım, nihayet kuvvetle hayal etmeyi anladım, okuduğum, üzerine çalıştıklarımın nasıl işlediklerini anladım, hayatım boyunca, şirketler için yaptığım, benim hayatımda da işe yaradı...&lt;br /&gt;Hayalimdeki evi almıştım, haberim bile yoktu." Hayal etmek herşeydir. O, gelecekte yaşanacakların ön gösterimidir.&lt;br /&gt;Albert Einstein (1879-1955)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne istediğinize karar verin, elde edebileceğinize inanın, hak ettiğinize ve mümkün olduğuna inanın ve günde birkaç kere gözlerinizi kapatıp hayal edin. Hayalinizi; elde ettiğinizdeki duygularınızı hissetmeye çalışın. Ondan sonra, şu anda sahip olduğunuz için minnettar olduklarınıza odaklanın ve bundan zevk alın, evrene bunu yayın. İnanın evren bunu nasıl oluşturacağını bilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paranın Sırrı "Sır" benim için büyük bir değişim yarattı. Jack Canfield (Yazar)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babam çok olumsuz bir insandı. Zenginlerin diğer insanları aldatan, kandıran insanlar olduklarını düşünürdü. Ben de paraya dair olumsuz inançlarla yetiştim: paran varsa, sen kötü biriydin, sadece kötü insanların parası olurdu, "Para ağaçta yetişmiyor", "Beni Rockefeller (milyoner) mı sanıyorsun?" en sevdiği sözlerdendi.. Tabi ben de hayatın zor olduğuna inanarak büyüdüm, hayat "zor ve mücadele dolu" idi. Ancak W. Clement Stone ile tanıştıktan sonra hayatımı değiştirmeye başlayabildim. İnsan, aklının tasarlayabildiği kadarını elde eder. W. Clement Stone (1902-2002)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C. Stone ile çalışırken bana, ‘gerçekleştiği zaman beni hayrete düşürecek şeyleri’ hedeflememi söyledi. Aklımı başımdan alacak şeyleri. "Oluştuğu zaman bileceksin ki gerçekleşti, çünkü sen onu istedin"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman yılda 8000 dolar kazanıyordum; "Yılda 100.000 dolar kazanmak istiyorum." dedim. Nasıl gerçekleşeceği ile ilgili&lt;br /&gt;bir fikrim yoktu. Herhangi bir stratejim ya da fikrim yoktu. Sadece şunu söyledim: "Olacağına olan inancımı deklere ederim." O gerçekmişçesine davranacağım ve gerisini evrene bırakacağım." ve yaptım da...Benden her gün gözlerimi kapayıp, hedeflerime ulaştığımı hayal etmemi istedi…Kendime bir 100.000 dolar yaptım ve tavana yerleştirdim. Böylece sabah uyandığımda ilk dikkatimi çeken o oluyordu ve gözlerimi kapatıp, 100.000 dolara sahip olduğumu hayal ediyordum.&lt;br /&gt;30 gün boyunca hiçbir şey olmadı. Müthiş bir fikir veya para teklifi gelmedi. Sonra bir gün duşta aklıma 100.000 dolarlık bir fikir geldi. Bir kitap yazmıştım ve eğer kitabım 400.000 satarsa bu parayı kazanabilirim dedim. Bir kitabım vardı, ama bu düşünce hiç aklıma gelmemişti. İşin püf noktası da şu: İlham geldiğinde, ona güvenin ve harekete geçin!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl yapacağımı bilmiyordum. Nasıl olup da kitabımın o kadar satacağını bilmiyordum? Sonra bir markette National Enquirer'i gördüm. Daha önce milyonlarca kez görmüştüm, ama önemsememiştim. Ama birden dergi önemli hale geldi&lt;br /&gt;ve dedim ki "kitabım orada tanıtılırsa istediğim kadar satılabilir." Altı hafta sonra New York'ta bir konuşma yaptım.&lt;br /&gt;Bir hanım yanıma geldi "Harika bir konuşmaydı, sizinle röportaj yapmak isterim, kartımı vereyim" dedi. "Nerede yazıyorsunuz?" dedim. "Serbest çalışırım, ama çoğunlukla National Enquirer'a yazarım." Zihnimde "Alacakaranlık Hikayeleri"nin müziğini duymaya başladım, bu gerçekten işliyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta makale yayınlandı ve kitabım satmaya başladı. Söylemek istediğim, hayatıma tüm bunları çeken bendim ve kısa kesmek gerekirse, 100.000 dolar değil ama 92.327 dolar kazandık ve bu harikaydı."Bu işe yaramayacak!" dediğimizi mi&lt;br /&gt;düşünüyorsunuz? Hayır, sürekli "Bu harika olacak!" dedik. Sonra eşim bana dedi ki: "100,000 dolarda işe yarıyorsa neden&lt;br /&gt;1 milyon dolarda yaramasın?" "Bence de, neden denemeyelim!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yayıncım, ilk 'Tavuk suyuna çorba' kitabıma üzerinde gülen bir yüz olan, bir milyon dolarlık bir çek yazdı! Çünkü bu da onun yazdığı ilk milyon dolarlık çekti. Ben bu "sır"rın işe yarayıp yaramadığını test ettim, ve işe yaradığını kendim yaşadım.&lt;br /&gt;ve sonraki her günümü bu şekilde yaşadım. Bu filmi izleyen birçok insanın şöyle dediğini duyar gibiyim: "Hayatıma daha fazla parayı nasıl çekerim?" "Nasıl daha fazla bolluk ve servet sahibi olurum?" "Nasıl işimi daha fazla sever, ve kredi kartlarıyla baş ederim?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Nasıl daha fazlasına sahip olurum?" Niyet edin! Bu yine "sır" ile ilgili konuştuklarımıza çıkar. Yapmanız gereken, evrenin katalogundan istediklerinizi seçmek. ve nakit bunlardan biriyse, ne kadar istediğinizi söyleyin. "Önümüzdeki 30 günde, beklenmedik bir yerden 25.000 dolar gelmesini istiyorum." Deyin veya her neyi istiyorsanız..Birçok insanın hedefi&lt;br /&gt;borçlarını ödemektir, oysa bu düşünce şekli sizi hep borçlu tutacaktır. Düşündüğünüz şeyi kendinize çekeceksiniz,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ama ben bundan kurtulmayı düşünüyorum." derseniz, kendinize çekersiniz. Borç üzerine düşündükçe,borcu çekeceksiniz.&lt;br /&gt;Kendinize günlük bir otomatik geri ödeme program yapın ve “bolluğa odaklanmaya” başlayın. Birçokları bana "seneye kazancımı ikiye katlamayı istiyorum" der ama, hareketlerini ve bunun gerçekleşmesi için gerekli olanları yapmadıklarını gördüğünüzdeya da "bunu yapamam" dediklerinde bilin bakalım ne olur?Tahmin edin... - "isteğin benim için emirdir!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeterli para olmadığından yakınırken, arkadaşınıza bundan bahsederken, bundan dolayı mutsuzken, bununla ilgili düşüncenin oluşumunu sürdürürsünüz ve bu izlediğiniz bir şeyi istemekten çok farklıdır.Daha fazla para istemek yerine, ne kadar az olduğuna odaklanırsınız. Bu "sır"rı ilk anladığımda birçok fatura ödüyordum, David Schirmer (Yatırım Eğitmeni)&lt;br /&gt;bir sürüsü de sürekli posta kutuma doluşuyordu. "Bunu nasıl değiştirebilirim?" dedim. Çekim yasası “Neye odaklanırsan&lt;br /&gt;elde edersin?” der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bankadan hesap belgemi aldım, mevcut bakiyemin olduğu yeri silerek, olmasını istediğim miktarla değiştirdim ve bana sadece çeklerin gönderildiğini hayal ettim. Bir ay içinde işler değişmeye başladı ve bu inanılmazdı.  Artık sürekli çek alıyorum, fatura da geliyor, ama daha çok çek alıyorum. "Para kazanmak zordur." inancıyla büyüdüm. Bunu "para kolay ve sık kazanılır" düşüncesiyle değiştirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başlangıçta yalan gibi gelir. Beyninizin bir kısmi "Seni yalancı, para zor kazanılır." der. Bir süre bu düşünceler zihninizde&lt;br /&gt;bir nevi tenis maçı yapar. Servet yaratmaya gelince, bu tamamen nasıl düşündüğünüzle ilgilidir. Birebir konuşmalarla yaptığım danışmanlığın %80’i düşünce şekli ve psikolojileriyle ilgilidir. Dinleyenler "Bunu sen yapabilirsin ama, ben bunu yapamam!" der, oysa herkesin, parayla ilişkisini düzenleyecek kapasitesi vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parayla hiçbir sorunu olmayan ama ilişkileri dökülen pek çok insan tanıyorum ve bu da zenginlik değildir, cidden değildir.&lt;br /&gt;Paraya odaklanarak kendinize çekebilirsiniz ama bu varlıklı olacağınız anlamına gelmez tabii ki para zenginliğin bir parçasıdır, ama sadece bir parçasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok maneviyatı olan ama her zaman hasta ve kırgın olan insanlar tanıyorum; bu da varlık değildir. Hayat her alanıyla birbirine bağlıdır. Batı kültüründe yetişmiş birçok insan başarılı olup, istediği işe, eve sahip olmak ister; ama tüm bunlara sahip olmak, asıl isteğimiz olan mutluluğu bize garantilemez! Bunlar iç huzuru bize getirmez, tersine iç huzuru ve mutluluğu sağlamak kendimize bunları çeker. Marci Shimoff (Yazar)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlişkilerin "Sır"rı  Benim için "sır" şudur: Marie Diamond (Feng Shui Danışmanı)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepimiz bu evrende yaratıcıyız, ve meydana getirmek istediğimiz her dilek gerçekleşecek, duygu, düşünce ve dilekleriniz&lt;br /&gt;çok önemli çünkü oluşacak! Bir gün bir eve gittim. Ev sahibi ünlü bir sanat yönetmeniydi. Her köşede güzel, çıplak ve&lt;br /&gt;sırtını dönmuş, "Sana bakmam." der gibi oturan kadın resimleri vardı. "Bence aşk hayatınızda sorun yaşıyorsunuz" dedim.&lt;br /&gt;"Siz müneccim misiniz? Nedir?" dedi.                                                                                                                           "Tam yedi yerde aynı kadın resmi var."&lt;br /&gt;"Resim yapmayı seviyorum, hepsini kendim yaptım."&lt;br /&gt;"Bu daha da kötü." "Çünkü tüm yaratıcılığınızı buna koymuşsunuz."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşi gereği etrafı aktrislerle dolu olan çok yakışıklı bir adamdı, ama romantizm yasayamıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ne istiyorsunuz?"&lt;br /&gt;"Haftada 3 kadınla buluşmak istiyorum."&lt;br /&gt;"Tamam, kendinizi 3 kadınla resmedin ve evin her köşesine koyun."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6 ay sonra Avrupa'da, ona tekrar rastladım ve aşk hayatını sordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Harika, sürekli arıyor, buluşmak istiyorlar."&lt;br /&gt;"Çünkü siz dilediniz."&lt;br /&gt;"Haftada 3 randevum oluyor."&lt;br /&gt;"Sizin adınıza sevindim."&lt;br /&gt;"Ama artık düzenli bir ilişki istiyorum. Evlilik istiyorum ve de romantizm..."&lt;br /&gt;"O zaman resmini yapın!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece kendini güzel, romantik bir ilişkide resmetti.Bir yıl sonra evlendi ve halen çok mutlu. (Ç.N. İşte Feng Shui'nin özü.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü farklı bir dilek ortaya koydu. Aslında yıllardır istiyordu ama gerçekleşmemişti çünkü, dileği kendi oluşturduğu dış koşullar (evi) nedeniyle oluşamamıştı ve engellenmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bilgiye sahipseniz, onunla oynamaya başlayın. İlişkilerde önemli olan kimin ilk olarak ilişkiye girdiğidir; Lisa Nichols (Yazar) burada partnerinizden değil, sizden bahsediyorum, Siz kendinizden hoşlanmazken, nasıl bir başkasının sizden hoşlanmasını beklersiniz? Çekim yasası size istediğinizi getireceğine göre, şu soruya çok ama çok net cevap vermelisiniz;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendinize, diğerlerinin size davranmasını istediğiniz gibi mi davranıyorsunuz? Kendi kendinizin çaresisiniz, John Gray (Psikolog) karşıdan beklemeyin, onun yerine zamanınızı kendinize istemeye ayırın. O bolluğu hissedin ve istedikleriniz size aksın. Partnerimin bana güzelliğimi göstermesini beklediğim ilişkilerim oldu. Onun bana güzelliğimi göstermesine ihtiyaç duyuyordum. Çünkü kendimi güzel hissetmiyordum. Çünkü büyürken ki idollerim Charlie'nin Melekleri,ve Wonder Woman idi ve hepsi de harika kadınlardı ve ben hiçbirine benzemiyordum. Bu böyle devam etti, ta ki ben Lisa’ya, olduğu gibi aşık olana dek..Dolgun dudaklar, yuvarlak kalçalar, çukulata ten. Bundan sonra dünyanın geri kalanı Lisa’ya aşık olmaya başladı. Sizinle ilgili harika bir şey söyleyeceğim. Kendimle tam 44 yıl çalıştım,kendimi öpmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü siz kendinizi seveceksiniz..Burada kibirden değil, sağlıklı bir ruh halinden bahsediyorum ve kendinizi sevdikçe,&lt;br /&gt;başkalarını da seversiniz. Bazen "İşteki insanlar çok negatif." ya da "Birlikte yaşadığım adam çok asabi." ya da "Çocuklarımla başım dertte!" derler. Kendinizi etrafınızdaki insanların en iyi yönlerini görmeye alıştırın. Birlikte çok zaman geçirdiğiniz insanların iyi yönlerinin bir listesini yapın. Kötü bir olay yaşadığımız, kötü bir ilişkimiz olan biri olabilir. Zihninizde, biraz çabayla onun en sevdiğiniz yönlerine odaklanırsanız, o da size daha çok öyle davranır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu gerçekleştiremeseniz bile, o kişiler, sizin ondan beklediğiniz modda veya davranış durumunda değillerse eğer,&lt;br /&gt;kısaca ters bir durum sözkonusu ise, çekim yasası sizi ayni ortamda tutmayacaktır, frekanslarınız tutmayacaktır. İyi hissetme potansiyelinizi fark ediyorsanız, başkasından farklı olmasını beklemezsiniz ve iyi hissedersiniz. Dünyayı, eşinizi, çocuğunuzu kontrol etme isteğinin verdiği imkansızlık hissinden kurtulur, özgür hissedersiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi gerçekliğinizi yaratan sadece sizsiniz.bir başkası değil. Sadece siz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlığın "Sır"rı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vücudumuz düşüncemizin bir ürünü olduğuna göre, John Hagelin (Kuantum Fizikçisi) modern tıpta artık anlıyoruz ki&lt;br /&gt;düşüncelerimiz vücudumuzun görüntüsünü, işleyişini ve sağlığını etkiler. İyileştirme yöntemlerinde plasebo etkisi diye bir kavram olduğunu biliyoruz. Plasebo, herhangi bir etkisi olmayan içi Dr. John Demartini (Filozof) şeker veya başka birşey dolu kapsüllerdir. Hastaya bunun etkili olduğunu söylersiniz ve ilacın vereceği aynı tepkiyi alırsınız, hatta bazen plasebo o etki için tasarlanan ilaçtan daha fazla etki gösterir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyileşmede en önemli faktör insan zihnidir. Bazen ilaçlardan daha çok işe yarar. Hasta olan kişide, önce hemen ilaç kullanmak yerine, zihninde bunu yaratan düşünceyi araştırma seçeneği vardır.Eğer ölümcül akut bir durum sözkonusu ise&lt;br /&gt;tabii ki zihinsel nedenleri araştırmak yerine hemen ilaç kullanmak daha akıllıca olacaktır. İlaçları hemen silmemek lazım,&lt;br /&gt;her türlü tedavinin bir yeri vardır. İyi hissetmenin, akan tek bir ırmağı vardır, Saf pozitif enerjinin ırmağı ve tüm evren bununla doludur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burası temelleri refaha dayalı bir dünya. Refah her yerde bulunur. Bu refahın ve bolluğun size akmasına izin verirseniz&lt;br /&gt;çok çok iyi hissedersiniz ve bunu reddederseniz pek de iyi hissetmezsiniz. Kabul ya da reddettiğiniz tek bir bolluk ve refah akımı vardır ve duygularınız size ne yapacağınızı söyler: bu akıma direnebilir ya da izin verebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni dönem hastalıklarını taşıyan hastaları görmüşsünüzdür.Durun ve bu kelime üzerine düşünün: dis-ease. (hastalık)&lt;br /&gt;Kelime üzerine yoğunlaşın. Bir vücut var ve o ease (rahat) değil. Binlerce hastalık ve tedavi şekli var. Dr. Ben Johnson (Hekim) ama hepsi tek bir şeyin sonucudur; stres.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir zincire ya da düzeneğe yeterince stres uygularsanız kırılır. Psikolojimiz hastalıkları yaratır. Bu şekilde yeterince mutlu ve minnettar olmadığımızı kanıtlar; vücudumuzun belirti ve işaretleri kötü bir şey değildir. Bir hastalığı ortaya çıkan&lt;br /&gt;kişinin sıkça sorduğu doğru düşünce yöntemleriyle, bunu yenip yenemeyeceğidir? cevabı; “Evet, yenebilirsiniz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;23 Kasım'da meme kanseri olduğumu öğrendim. Güçlü bir inançla ve tüm kalbimle zaten iyileşmekte olduğuma inandım,&lt;br /&gt;gün boyunca iyileştiğim için şükrettim. Tekrar tekrar iyileştiğime şükrettim. İyileştiğime tüm kalbimle inandım. Sanki hiç kanser olmamışım gibi düşündüm. Bu süreçte iyileşmeme yardımcı olmak için komedi filmleri izledim,Yaptığım sadece buydu: Bol bol gülmek. Hayatımıza hiç stres sokmadık çünkü stresin, iyileşmeye çalışan biri için en kötü şey olduğunu biliyorduk. Tanı konduktan sonra iyileşmem yaklaşık 3 ay sürdü ve kemoterapi ve radyoterapi almadım.Kendini iyileştirmeye dair temel bir yapımız var. Bir yarayı kapatabilirsiniz, bir enfeksiyon kaptığınızda bağışıklık sisteminiz onu yok eder. Bağışıklık sistemimiz kendimizi iyileştirmek için vardır. Hastalık sağlıklı ruh hali olan bir vücutta var olamaz.&lt;br /&gt;Vücudunuz her saniye milyonlarca hücreyi yok edip yenilerini yapıyor. Vücudumuzun bazı parçaları, kendilerini birkaç günde bazıları birkaç ayda, bazıları birkaç yılda yeniler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani birkaç yılda bir yepyeni bir vücudumuz olur. Bir hastalığınız varsa, ona odaklanıp insanlara bundan bahsediyorsanız,&lt;br /&gt;daha fazla “hasta hücre” üretirsiniz! Kendinizi çok sağlıklı farz edin. Hastalıkla ilgilenmeyi doktora bırakın.Kalçanızdaki ağrı nedeniyle korku hissetmekle o ağrıya umut dolu yaklaşmak arasındaki farka dikkat edin! Korku ve umut arasındaki fark&lt;br /&gt;"iyileşmek ya da iyileşmemek"  tir. Daha mutlu düşünceler, daha mutlu bir vücut biyokimyası oluşturur ve bu da daha sağlıklı ve mutlu bir beden yaratır. Tam tersi olumsuz düşünce ve stres vücudu ve beyin fonksiyonlarını düşürür. Çünkü düşüncelerimiz vücudumuzu tekrar tekrar yaratır, düzenler kurar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimizi psikolojik stresten uzak tutarsak vücut programlandığını yapar: Kendini iyileştirir. Yenilenen böbrekler gördüm.&lt;br /&gt;İyileşen kanserler gördüm. Geri gelen veya düzelen görme yetisine tanık oldum.Her zaman iyileştirilemez (incurable)&lt;br /&gt;olanın anlamının içten gelen iyileşme (in-curable) olduğuna inandım.Kendinizi iyileştirip hayatınızı iyileştirebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikayem 10 Mart 1981'de başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm hayatım asla unutamayacağım o gün de değişti. Bir uçak kazası geçirdim. Hastanede gözlerimi açtığımda tamamen felçtim.Omuriliğim zedelenmişti. Omurlarım kırılmıştı. Yutma fonksiyonum bozulmuştu öyle ki bir şey yiyip içemiyordum.&lt;br /&gt;Diyaframım zedelendiğinden nefes bile alamıyordum. Tek yapabildiğim göz kırpmaktı. Doktor, hayatım boyunca bir sebze&lt;br /&gt;gibi kalacağımı söyledi. Hayatımın geri kalanında sadece gözlerimi kullanabilecektim,bana çizilen tablo böyleydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama onların ne düşündüğünün bir önemi yoktu, benim düşündüğüm tek bir şey vardı: "Noel’e kadar yürüyeceğim!"&lt;br /&gt;Zihnimde kendimi hastaneden yürüyüp çıkan sağlıklı bir insan olarak resmettim. Hastanede yapabildiğim tek çalışma&lt;br /&gt;zihnimi bu yönde çalıştırmak oldu. Doktorlar bir daha normal soluk alıp veremeyeceğimi, çünkü diyaframımın zedelendiğini&lt;br /&gt;söylemişlerdi ama içimden "derin nefes al, derin nefes al" diyen o küçük sesi dinledim ve bir gün o nefesi aldım ve onlar buna bir açıklama bulamadılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni hedefimden uzak düşürecek hiçbir düşünceyi zihnimde tutmadım.Noel’de hastaneden yürüyerek çıkmak hedefimdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastaneden kendi ayaklarımın üstünde yürüyerek çıktım..Onlar bunun mümkün olmadığını söylemişlerdi, o günü asla unutamam. Bu filmi şu anda izleyenlere hayatımı ve bu hayatta neler Morris Goodman (Mucize Adam) yapabileceklerini beş kelime ile özetleyecek olursam: insan neyi düşünürse, o olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya'nın "Sır"rı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etrafımızda hayatını koşullu yaşayan birçok insan var. Etraflarına bakarlar, güzellikleri görürler ve derler ki: Evet, bunlardan daha fazla istiyoruz, "bunun için mücadele etmeye, enerjimizi, paramızı vs. harcamaya devam edeceğiz"" ve etraflarında istemedikleri şeyleri, kendilerinin ya da başkalarının yaşamasını istemedikleri korkunç olayları görünce de&lt;br /&gt;"bunlardan kurtulmak için bir şeyler yapmamız lazım" derler.Bilmezler ki istenmeyeni ittikçe ona güç verirler! Bu dünyada savaş var; güce karşı, kansere karşı, erken yaşta gebeliğe karşı, terörizme karşı, şiddete karşı,tekrar belirtelim terörizme karşı..Terörizme karşı bir savaş olduğunu belirtmiş miydik?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu girişimler  sadece daha fazlasını doğuruyor! Çünkü "Hayır!" deyip ortadan kaldıramazsınız, "Hayır!" diye bağırdığınızda çekim yasası onu oluşturur! Neye direnç gösterirseniz varlığını sürdürür! Carl Jung (1875-1961)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü "bunu istemiyorum, bana kötü hissettiriyor" dediğinizde; o güçlü ruh hali ile bu durumun yaratılmasına kaynak oluşturursunuz. Savaş karşıtı hareket daha çok savaş yaratır! Uyuşturucu karşıtı hareket daha fazlasını yaratır! Çünkü istemediğimizin üzerine odaklanmış oluruz. İnsanlar "Bunlar gerçek, niye bu konuya odaklanmayayım?" derler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu aynı şunun gibidir, biri yapılmasını istemediği bir davranışa fazlaca dikkatini verirse bir zaman sonra "Bunu ben de yapmalıyım." der. Gerçekten bu mantığı anlamıyoruz. Rahibe Teresa parlak bir insandı. "Ben hiçbir savaş karşıtı harekete katılmam, eğer bir barış ortamı varsa, beni çağırın." derdi. "Sır"rı biliyordu, anlamıştı. Dünyaya yaydığı düşünceye bakın.&lt;br /&gt;Eğer savaş karşıtıysanız barış için çalışın.Hale Dwoskin (Yazar)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer açlığa karşıysanız insanların daha çok yiyecek bulması için çalışın.Eğer kötü politikacılara karsıysanız, rakibi için çalışın. Sıklıkla seçimleri insanların gerçekten karşı olduğu adaylar kazanır, Çünkü tüm enerji üzerinde toplanmıştır.&lt;br /&gt;İstemediğinize değil, istediğinize odaklanmalısınız. Tabii ki istemediğinize bakacak, tam tersini arayıp ne istediğinizi bulup onu oluşturacaksınız. Gerçek şu ki: istemediğinizden ne kadar fazla bahsedip yakınırsanız,onunla ilgilenip “ne kadar korkunç” derseniz, ondan daha fazla yaratırsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğu insan bana der ki: "James, ama bilgilenmeliyim." Tabi ki bilgilenin ama, bilgilerle boğulmanız gerekmez! Sakin olmayı ve dikkatinizi istemediğiniz durumdan uzak tutmayı öğrenin ve tüm enerjinizi yaşamak istediğiniz deneyime yönlendirin. Her zaman şunu derim: İçimizde duyduğumuz ses, dışardan gelen görüşlere oranla daha net, daha gür ve daha berrak çıkmaya başlamışsa hayatınızın efendisi oldunuz demektir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm dünyayı istediğiniz şekle sokmak için doğmadınız; Kendi dünyanızı seçtiğiniz şekilde yaratmak için doğdunuz.&lt;br /&gt;Diğerlerine de kendi seçtikleri dünyayı yaratmaları için izin vermelisiniz, varolmaları için de elbet..Şu anda sizin aklınıza gelmese de mutlaka biri soruyordur: "Herkes bu sırrı öğrenir ve evreni bir katalog olarak kullanırsa, herkes istediğini alırsa, geriye ne kalır?" Herkes bunu kullanmaz ve bankayı sonuna kadar boşaltmaz mı? Bu sırla ilgili en güzel bilgi:&lt;br /&gt;Yaşamın herkes için ihtiyaçtan fazlasıyla dolu olduğudur. İnsanlığın beyninde bir virüs gibi yaşayan bir yalan var. Bu yalan: "Herkes için yeterince iyi şey yok, burası yoksunluklar ve sınırlarla dolu bir dünya ve tüm ihtiyaçlara yetemez."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yalan insanları korkuya, endişeye  açgözlülüğe sürükler ve bu duygular da onların yaşantılarına dönüşür.Böylece dünya bir kabus hapı almış gibi olur. Gerçek şu ki etrafta ihtiyaçtan fazla iyilik var, ihtiyaçtan fazla yaratıcı düşünce var, ihtiyaçtan fazla güç var, ihtiyaçtan fazla sevgi var, ihtiyaçtan fazla neşe var... tüm bunlar, kendi sonsuz doğasının farkında olan bir akıldan ortaya çıkar. Dünyaya gelmiş her büyük öğretici, “Hayat bolluk içinde oluşturulmuştur.” der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani mevcut kaynağımızın yetersiz kaldığını fark edince, hedefimize ulaşmak için yeni bir kaynaklar buluruz.Kendimizi çaresiz hissettiğimizde aslında etrafımızdakileri görmüyoruzdur. İnsanlar kalplerinden geçeni yapmaya ve istedikleri gibi yaşamaya başlayınca aynı şeyleri yapmak istemezler. Bunun güzelliği buradadır. Sadece BMW'leri istemeyiz. Aynı kişiler olarak kalmak da...Aynı deneyimleri yaşamak, Aynı giysileri giymek de istemeyiz. ...... istemeyiz. Boşlukları doldurun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkese yetecek kadar mevcut. İnanırsanız, görebiliyorsanız,harekete geçiyorsanız - size görünecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek budur! Gerçekliğinizin çeşitliliği sizi özgür bıraksın ve istediklerinizi seçin... ve yaşamak istediğiniz bir şey gördüğünüzde, onu düşünün ,onunla ilgili duyguyu bulun ve o duyguya bürünün, ondan bahsedin, onunla ilgili yazın&lt;br /&gt;onu kendi gerçekliğinize dönüştürün ve…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamak istemediğiniz deneyimleri görünce; onunla ilgili konuşmayın, yazmayın endişelenmeyin, tepki vermeyin, görmezden gelmek için kendinizi zorlayın, dikkatinizi vermeyin, istediklerinize olan dikkatinizi bölmeyin. Geçmişteki liderlerin çoğu, "sır"rın en önemli parçası olan insanlarla paylaşmayı es geçtiler. Şimdi tarihte yeni bir sayfa açmak için en iyi zaman. Çünkü, ilk defa bilgiye parmaklarımızın ucundan ulaşabiliyoruz. Sizin "sır"rınız Etrafımıza baktığımızda, kendi bedenimiz de dahil olmaz üzere gördüklerimiz sadece buzdağının tepesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir saniye elinizi tutun ve bakın eliniz bu şekilde görünüyor ama aslında öyle değil. Elinize bir çeşit mikroskopla bakarsanız, sadece enerji dalgaları görürsünüz. Eliniz, yıldızlar ya da okyanus, hepsi aslında aynı şeyden meydana geldi.&lt;br /&gt;Her şey enerjidir. Şöyle anlatabilirim; Evrenimiz, galaksimiz, gezegenimiz vücudumuz, organlarımız, ve tabii hücrelerimiz,&lt;br /&gt;ve tabii sonra moleküllerimiz ve atomlarımız...hepsi temelinde enerjidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakkında konuşulacak çok fazla seviye var. Ama evrendeki her şey enerjidir. Hangi şehirde yaşarsanız yaşayın, vücudunuzda tüm şehri yaklaşık bir hafta aydınlatacak kadar potansiyel enerji var! Çoğu insan kendini bu sınırlı beden olarak tanımlar fakat siz bu sınırlı beden değilsiniz! Bir mikroskopun altında bile enerji alanları görülür..Enerji hakkında şunu biliyoruz: Bir Kuantum fizikçisine "Dünyayı yaratan nedir?" diye sorarsanız size "enerji" der ve enerjiyi söyle tarif eder; Yaratılamaz ve yok edilemez. Her zaman varoldu ve her zaman varolacak, form değiştirebilir, bir formdan bağımsız varolabilir. Ok, güzel! Aynı soruyu bir din adamına sorduğunuzda, size "Tanrı" diye cevap verir, ve tanrıyı söyle tarif eder;&lt;br /&gt;Yaratılamaz ve yok edilemez. Her zaman varoldu ve her zaman varolacak, form değiştirebilir, bir formdan bağımsız varolabilir. Görüyorsunuz tarifler aynı, sadece terimler farklı. Eğer kendinizi biraz "geniş" buluyorsanız tekrar düşünün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz ruhsal bir varlıksınız. Siz daha geniş bir enerji alanında hareket eden bir enerji alanısınız. Hepimiz birbirimize bağlıyız&lt;br /&gt;sadece bunu göremiyoruz. Birbirinden ayrı bir dışarısı ve içerisi yok. Evrendeki her şey birbiriyle bağlantılı, tek bir enerji alanı var. Siz bir enerji kaynağının uzantısısınız ve burada bu harika bedenlerinizle bulunuyorsunuz, Ama bedenleriniz sizi çoğunlukla gerçekte ne olduğunuzdan uzak tutar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz enerjinin kaynağısınız. Siz sonsuz varlıklarsınız. Siz Tanrının gücüsünüz, Tanrıya ne diyorsanız, siz ‘o’ sunuz.&lt;br /&gt;Diyebiliriz ki bizler tanrının hayali ve suretiyiz. Diğer bir deyişle evrenin kendisi bir bilinçtir. Açığa çıkan olasılıkların sınırsız&lt;br /&gt;hissedişiyiz ve hepsi gerçeğe dönüşecek. Bütün büyük öğretiler,yaratıcı gücün hayalinde ve suretinde yaratıldığınızı söyler.&lt;br /&gt;Siz kendi dünyanızı yaratabilecek potansiyel yaratıcı güce sahipsiniz ve yaratıyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki şimdiye dek kendiniz için mükemmel şeyler yarattınız ya da yaratmadınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizden gerçek isteklerinizi ve hayatınızdakilerin size layık olup olmadığını düşünmenizi istiyorum. Eğer değillerse, şimdi değiştirmenin tam zamanı... Çünkü bunu yapacak güce sahipsiniz. Tüm güç içerdendir ve bu yüzden kendi kontrolümüzdedir. Robert Collier (1885-1950)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birçok insan hayatta kendini kurban olarak görür. sıklıkla geçmişteki bir olayı neden gösterirler. Mesela çok meşgul ebeveynlerle, işlevsiz bir ailede büyümek gibi. Burada sunu belirtmeliyim: çoğu psikolog, ailelerin yaklaşık %85'inin&lt;br /&gt;işlevsiz olduğuna inanıyor. Yani siz çok da özel değilsiniz bu konuda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annem ve babam alkolikti, babam bana küfrederdi ve annem ondan boşandığında altı yaşındaydım. 13'ünden 18'ine kadar sokak çetelerine takıldım. Ciddi bir motosiklet kazası geçirdim. Bir noktada evsizdim.15 yıl Houston da fakirlik içinde yaşadım. Çocukken öğrenme güçlüğü çekiyordum. Öğrenme yeteneğimin olmadığı söylendi. Okuyamaz, yazamaz, iletişim kuramaz, kendi başına yaşayamaz kabul edildim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkesin hikayesi birbirine benzer. Sonuçta buna "E nolmuş" denir. Önemli olan şimdi ne yapacağınız, neyi seçtiğiniz...&lt;br /&gt;Geçmişinize de odaklanabilirsiniz, istediğinize de odaklanabilirsiniz. İnsanlar istediklerine odaklanınca, istemedikleri uzak düşer istediğiniz oluşur, diğeri ise kaybolur. Düşüncelerinizi kasten ortaya çıkarmaya başladığınız, düşüncelerinizi bir amaç&lt;br /&gt;için kullandığınız, kendi deneyimlerinizi yaratmaya başladığınız noktaya gelmenizi istiyoruz. Çünkü düşüncenizi siz yönetirsiniz. Çekim yasasının güzel tarafı, olduğunuz yerde başlayabilmenizdir.Düşünmeye, gerçekten düşünmeye başlayabilirsiniz. Kendi içinizde mutluluk ve ahenk hislerini üretmeye başlayabilirsiniz.Yasa buna cevap verecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık farklı inançlar geliştirmelisiniz; "Evrende ihtiyaçtan fazlası var," ya da "benim için her şey yolunda" gibi, ya da "yaşlanmıyorum, gençleşiyorum" gibi. Çekim yasası ile tüm isteklerimizi oluşturabiliriz. Kendinizi kültürel engellerinizden,&lt;br /&gt;sosyal inanışlarınızdan kurtarabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kez daha ve kalıcı olarak sizdeki gücün dünyadakinden fazla olduğunu anlarsınız. Şimdi söyle düşünebilirsiniz:&lt;br /&gt;"Bu çok güzel, ama yapamam!" Fred Alan Wolf (Kuantum Fizikçisi) "O yapmama izin vermez," "Bunu yapacak kadar param yok," "Bunu yapacak kadar güçlü değilim," "Yeterince zengin değilim", "değilim", "değilim", "değilim", "değilim"&lt;br /&gt;Her bir "değilim" bir yaratımdır. İster yapabileceğinizi ister yapamayacağınızı düşünün, haklısınız.Henry Ford (1863-1947)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sınır var mı; kesinlikle yok.Bizler sınırlandırılmamış varlıklarız. Yetenek, güç ve kapasitede bir tavanımız yok.Bu gezegendeki her bir yaratılmış varlık sınırsızdır. Yaşamın "Sır"rı Gökyüzünde tanrının sizin hayattaki amacınızı yazdığı bir yazı tahtası yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökyüzünde şöyle diyen bir tahta yok: Neale Donald Walsch (Yazar) Neale Donald Walsch. Yakışıklı Adam. 21. Yüzyılın ilk yarısında yaşadı. ve gerisi boşluk… Tek yapmam gereken gerçekten niye burada olduğumu anlamak için o yazı tahtasını bulmak ve tanrının benim için ne planladığını öğrenmek, ama öyle bir yazı tahtası yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani amacınızı siz seçersiniz, Görevinizi kendiniz belirlersiniz. Hayatınız kendi yarattığınız gibi olur ve kimse de sizi yargılayamaz, şimdi ve sonsuza kadar. Bunu anlamam yıllarımı aldı, çünkü şuna inandırılarak yetiştirildim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapmam gereken bir şeyleri yapmadığımda tanrı benden mutsuz olur! Ama esas amacımın: hissetmek ve tadını çıkartmak olduğunu anladığımda, bana mutluluk getiren davranışlarda bulunmaya başladım. Biz de bir deyiş vardır: "Eğlendirmiyorsa, yapma!" Sevgi, mutluluk, özgürlük, neşe, kahkaha hissedilmesi gereken bunlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer orada oturup bir saat meditasyon yapmak sana keyif veriyorsa, yap...yap elbet... eğer salamlı sandviçten zevk&lt;br /&gt;alıyorsanız yiyin. Kedimi severken haz duyuyorum, doğa yürüyüşü yapmaktan haz alıyorum. Kendimi sürekli o ruh halinde&lt;br /&gt;tutmak isterim, böylece istediğimi kendime çekecek etkiyi yaratırım ve isteğim oluşur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçsel mutluluk başarının benzinidir. Sizi mutlu eden her şey, daha fazlasını size çekecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anda bu mesajı alıyorsunuz, bunu hayatınıza siz çektiniz. Size iyi geliyorsa, hayatınıza geçirmeyi ve uygulamayı&lt;br /&gt;Seçersiniz iyi gelmiyorsa, bırakırsınız. Kendinize iyi gelecek, kalbinize uyan birşeyler bulun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutluluğunuzu izleyin, sadece duvarların olduğu bir yerde bile evren size kapılar açacaktır. Joseph Campbell (1904-1987)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Joseph Campbell "Mutluluğunuzu izleyin." demiş. Bizce bu bir insanın ağzından çıkan en iyi kelimeler. Eğer biri mutluluğunu izleyebiliyorsa, siz de her konuda bolluk ve refahın izini takip edebilirsiniz. Hayatın tadını çıkarın çünkü hayat&lt;br /&gt;muhteşem bir yolculuk. Farklı bir gerçeklikte farklı bir hayat yaşayacaksınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar size bakıp "Benden farklı ne yapıyorsun?" diyecekler. Farklı olan tek şey siz "sır"ra göre hareket ediyorsunuz,&lt;br /&gt;böylece insanların sizin için imkansız dediklerini gerçekleştirir veya sahip olursunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni bir çağ başlıyor … Bu, sınırı uzay değil, akıl olan bir çağ.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanların tüm zihinsel ve duygusal potansiyellerini kullandıkları bir dünya düşünün; İnsanlar zihinlerindeki potansiyelin en fazla %5'ini kullanabilirler. Uygun  eğitimin sonucunda zihnin potansiyelinin %100'ü kullanılabilirler. Öyle bir dünya düşününki insanlar tüm zihinsel ve duygusal potansiyellerini kullanabiliyorlar. Her yere gidebilir, her şeyi yapabilir,&lt;br /&gt;her şeye ulaşabiliriz.Kendinizi, istediğiniz ile farz edin, her dini kitap bize bunu söyler.Her önemli felsefe kitabı, her büyük lider, yaşamış tüm üstatlar, bize ayni şeyi söyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçmişteki bilge insanları araştırın; birçokları size bu programda tanıtıldı. Hepsi "sır"rı anlamıştı. Şimdi siz de anlıyorsunuz.&lt;br /&gt;Daha fazla kullandıkça daha fazla anlayacaksınız. Bu sözleri hayatınızın ilk gününde duysaydınız; her şeyin daha kolay olacağını hissediyor olabilirdiniz ve eğer sizinle hayatınızın ilk gününde  konuşsaydık; ilk söyleyeceğimiz şey:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya'ya hoşgeldin, yapıp, ulaşıp, olamayacağın hiçbir şey yok, sen muhteşem bir yaratıcısın, güçlü ve kesin burada olma arzunun sonucunda buradasın, peşinden git, isteğini düşünerek, ne istediğine karar vermene yardım edecek hayat deneyimini kendine çek ve bir kez karar verince bütün düşünceni ona odakla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanının çoğu bilgi toplamakla geçecek.Bilgi, istediğinin ne olduğuna karar vermeni sağlayacak, ama asıl işin ne istediğine karar verip, ona odaklanmak,ve ona odaklanarak onu kendine doğru çekmek yaratımın süreci budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harika olduğunuza inanıyorum, muhteşem bir tarafınız var.Hayatta başınıza ne gelirse gelsin, ne kadar genç ya da yaşlı olduğunuzu düşünüyor olursanız olun; içinizde, dünyadan daha güçlü bir kuvvet olduğunu düşünmeye başladığınız an,&lt;br /&gt;gücünüz ortaya çıkmaya başlayacak, hayatınızı değiştirecek, sizi doyuracak, giydirecek, koruyacak, yol gösterecek eğer izin verirseniz varlığınızı besleyecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesin olarak bildiğim bu! Bu yardımcı olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İYİ HİSSET&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rahat olun, tadını çıkartın. Yapmanız gereken hiçbir şey yok, sadece yapmayı istedikleriniz var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-721408426867549998?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/721408426867549998/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=721408426867549998&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/721408426867549998'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/721408426867549998'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2007/05/sr-hakknda.html' title='&quot;sır&quot; hakkında...'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-8909771882459732471</id><published>2007-04-13T22:34:00.001+03:00</published><updated>2009-03-14T19:09:23.751+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serbest edebiyat'/><title type='text'>serbest edebiyat 2</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;, : , : ? ! ? : , : ,&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hayatın elverişli kısımlarında virgül kullan. nokta koymanın telafisi yoktur bazen. cümlelerini uzun tutmaya çalış. cümle alem noktalarınla sıkılmasın. virgüllerinle devam et hayatına ve ünlemlerini fütursuzca kullanma. iki noktaların ne kadar çoksa, o kadar tecrübelisindir hayata karşı. dünyanın anlamsız paragraflarına soru işaretlerinle karşılık ver ki hayat sana nokta koymasın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;E.K. (13.04.07)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-8909771882459732471?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/8909771882459732471/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=8909771882459732471&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/8909771882459732471'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/8909771882459732471'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2007/04/serbest-edebiyat-2.html' title='serbest edebiyat 2'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-6656291540802692855</id><published>2007-04-12T23:11:00.000+03:00</published><updated>2007-05-03T07:44:23.555+03:00</updated><title type='text'>bugünün iletisi (10 nisan)</title><content type='html'>- anahtar nerde anasını satıym?...hah burdaymışş. (kapı kilitlenir)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şu anda sandalyeme oturdum ve duygularımın kelimelere dönüşebilme kapasitesi kadar yazımı devam ettirmeyi planlıyorum. bu yazdığımı kesinlikle günlük olarak addedmeyin. çünkü bir günlükten çok daha samimi ve duygulu olduğunu ilerleyen satırlarda siz de anlayacaksınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;öncelikle niyetim halet-i ruhiyemden bahsedip canınızı sıkmak değil fakat belki de halinize şükredeceğinizi umarak, sıkıntılı ve depresif olduğumu bilmenizi istiyorum. şu anda belki de ben de öyleyim diyorsunuzdur. (olabilir)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- tık tık! (kapı çalınır)&lt;br /&gt;- efendimm? ya kapıyı açamam şimdi. meşgulüm oğlum, az sonra gel. yazı yazıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hah nerede kalmıştık. evet halet-i ruhiyemin iyi olmadığını da belirttikten sonra bugünlük iletimde yaptıklarıma geçmek istiyorum. "-bize ne lan senin yaptıklarından? güldür bizi, düşündür bizi lavuk! "diyorsanız, 6 satır atlamanızı tavsiye ederim. saat 14 gibi gözkapaklarımın açılmasıyla birlikte odamın beyaz tavanına gökyüzü muamelesi yaptıktan sonra saate bakma ihtiyacı duyarak kolumu normalden takriben bir 10 santim daha ileriye uzattım ve yatağımın sol tarafındaki çalışma masamın üstündeki saati aldım. "- yuh anasını satıym 10 saat uyumuşum!" dedikten sonra ise kaynağının midem olduğunu öğrenmemle birlikte zil sesisini durdurmak için internetten yemek siparişi verdim. yemeğimi yedim ve şu anda bunları yazdğım yere oturdum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şimdi ise ne öğütler, ne bilgiler vermek umuduyla başladığım yazıma, canımın yazmak istememesi yüzünden son vermek istiyorum. ha merak ediyorsanız eğer, ya ders çalışıyorumdur, ya da ice tea şeftali eşliğinde hinditan cevizli rondomu yarılamışımdır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;E.K (23.39 / 10.04.07)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-6656291540802692855?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/6656291540802692855/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=6656291540802692855&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/6656291540802692855'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/6656291540802692855'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2007/04/anahtar-nerde-anasn-satym.html' title='bugünün iletisi (10 nisan)'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-8820825076382079189</id><published>2007-04-09T18:46:00.001+03:00</published><updated>2009-03-14T19:08:50.331+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serbest edebiyat'/><title type='text'>serbest edebiyat 1</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;ZAMANIN GAİLESİ&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ölümsüzlük?... bu bir soru olmasa da soru işareti hiç bir kelimeye bu kadar yakışmazdı belki de. bilinç altımın başımın üstünde yeri var deyip hatırladığım bir yazıyı aktarmadan önce henüz portakalı soymamış ve baş ucuma koymamış olduğum çocukluk yaşlarıma dönmek ve o günlerden bir kaç söz söylemek istiyorum. döndükten sonra inşallah dengemi kaybedip yere yığılmam. aslında baya da dengeli beslendiğim konusunda kendimi inandırmaya başlamıştım. halbuki buna sadece kadir'in inanacağını söyleyenlere de yazının sonunda bir çift lafım var (şimdi bakma). çocukluğuma yaptığım flash back sayesinde geçmişimin kıymetini bilmeyi öğrendim. güzel ve haylazca geçen abukluk yıllarımı gözümün önüne getirdiğimde, o zamanlar akrep ve yelkovanın insan hayatını bu kadar etkileyeceği konusunda hiç bir fikrim yoktu. ve şu anda farkındayım ki herkes, her işini bu ikisisin hareketlerine göre yapmakta. hatta hayatlarımızı, planlarımızı bile güneş ve aydan yüz bularak yaptıkları hareketlerle belirliyor bu iki hınzırın. birisinin boyu kısa hafif göbekli, diğeri ise zayıf, çelimsiz ve diğerine nazaran uzunca. işte kendilerine akrep ile yelkovan diyen bu ikili yönetiyor hayatlarımızı. bilahare de ölümümüzü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bunların yaptığı her hareketin, bizi sona doğru yaklaştırmakta olduğu maalesef acı fakat gerçek. sürekli nefes almanın yani başka bir deyişle akrep ve yelkovanın boyunduruğundan kurtulup, onların varlığının bizi takyit etmeyeceği bir dünyada var olmanın muhal olduğu da aşikar. öyleyse yaşama dair yapılmış planların ve vaatlerin gerçekleşeceğine binaen tanrıdan imzalı, onaylı bir taahhüt almadığımız sürece elimizden geldiğince hızlı hareket etmeliyiz. tarih kitaplarında isimleri geçen şahısların çoğunun istediği tek ortak şey ise, bu dünyada ebediyen yahut planları ve vaatlerini gerçekleştirecek kadar kalmalarıydı. ve şu anda isimleri, sadece tarih sınavındaki 5 şıkkın arasında geçerek hatırlanıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tekrar bugüne gelmek ve duyduğumda pek hoşuma giden o söze geçmek istiyorum. "ölene kadar ölümsüzüz." evet..... belki de şu iki hınzıra verilecek en güzel cevap!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu arada yaklaşık 3 dakikanızı aldığım için özür diliyorum. ha unutmadan son iki lafım; ellerime sağlık!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;E.K. (09.04.07)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-8820825076382079189?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/8820825076382079189/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=8820825076382079189&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/8820825076382079189'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/8820825076382079189'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2007/04/serbest-edebiyat-1.html' title='serbest edebiyat 1'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-1393102556465902998</id><published>2007-04-04T20:19:00.000+03:00</published><updated>2007-04-04T20:20:28.227+03:00</updated><title type='text'>kısa bir mola</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/RhPeOhM083I/AAAAAAAAABk/L2oQvlbqnZ0/s1600-h/siirligolge+copy.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5049623948224164722" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/RhPeOhM083I/AAAAAAAAABk/L2oQvlbqnZ0/s400/siirligolge+copy.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-1393102556465902998?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/1393102556465902998/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=1393102556465902998&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/1393102556465902998'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/1393102556465902998'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2007/04/ksa-bir-mola.html' title='kısa bir mola'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/RhPeOhM083I/AAAAAAAAABk/L2oQvlbqnZ0/s72-c/siirligolge+copy.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6718154347687746332.post-7670469317926135714</id><published>2007-04-04T18:05:00.001+03:00</published><updated>2009-03-14T19:18:31.989+02:00</updated><title type='text'>bardak felsefesi</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Kedere kader diyenler bardağın boş tarafıyla susuzluklarını gidermişler bunca zaman. su kaynağını sadece bardak görmek, bardağın dolu tarafını hak etmemektir. ne boş tarafı, ne de dolu tarafını görmek o suya muhtaç olmaktır. fakat kafanı kaldırdığında bardağı yarılayan suyun kaynağı olan sürahiyi ve daha sonra da dışarıdaki yağmuru göreceksin. bu acizliğin, ne bardağın ne de senin suçun, yağmura ulaşmak için yağmurun istediği yollarda biraz vakit geçirmen lazımdı sadece.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6718154347687746332-7670469317926135714?l=kanilski.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kanilski.blogspot.com/feeds/7670469317926135714/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6718154347687746332&amp;postID=7670469317926135714&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/7670469317926135714'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6718154347687746332/posts/default/7670469317926135714'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kanilski.blogspot.com/2007/04/bardak-felsefesi.html' title='bardak felsefesi'/><author><name>kanilski</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10407142546869716307</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oUjX02xsk8I/SngZcjy9i1I/AAAAAAAAAdk/euB35WH78dU/S220/eremit_hi.jpg'/></author><thr:total>6</thr:total></entry></feed>
