left kanilski | yazmak, kendine alışamamaktır!: serbest edebiyat


serbest edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
serbest edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

serbest edebiyat 20 (17.12.10)

KONTRAST

Bugün olmasin bugün almayayım su an gerek yok dediklerim... Bugün olsa şu an gelse tam zamanı dediklerim.... Farklı ruh hallerinin oyalanma şekilleri, hep aynı olmak zorunda değil... Hep farkli olmak zorunda olmadığı gibi.

Bazı kendiliğinden ortaya çıkan ama tamamen yanlış olan ön yargılarımız, alışkanlıklarımız var. Alıştırılmışlıklarımız... Farkettirmeden de güdüyor hayatımızı bir taraftan. En çok karşılaşılanı misal, bir şey güzel değilse onu illa kötü yapıyoruz, beyaz olmamak bizim için siyahla eş. Zıtlıkları birer ölçü kabul edip, her şeyi onunla tartıyoruz.

Vicdan azabi gibi... içindeki düğümleri, uyum icinde olan bağlarımı söken, pervasız bir istek. İşine gelse şuracıkta işimi bitirecek ama acı vermekten zevk alıyor melun... Olmazsa ölmek. Ölmemek icin de daha çok istemek. Bazı duygular, bazı durumlar, bazı tutkular... bize sunduklari sadece iki seçenek, ölmek ya da yaşamak... siyah ya da beyaz... gül ya da ağla... olmazsa ölmek...

Bu sefer değistireceğim kaderimi dediğim anlar oluyor bazen. Yazıyorum bir kağıda ne istediğimi, neler yapmam gerektiğini. Sonra biri bulup güler diye defterimin arasına saklıyorum. Günün sonunda da yırtıp atıyorum. Ama o kararlılık, o mecburiyet hissi... yeri dolu hala. Derin, yoğun bir acı varoluşumu harekete geçiriyor, tehdit edercesine, ya bunu yapmalısın ya ölmelisin... fısıldıyor sol kulağımın dibinde “yapamazsan ne olacağını biliyorsun di mi?” daha o şeyi istediğim yerden alıp almamaya karar vermeden yanlış bir soru, dibi görümeyen bir uçurum gibi beni iki seçeneğe hapsediyor...

Yanlış sorulmuş sorularla doğru cevaplar bulunabilir belki, ama o cevap o soruya ait olmaz, henüz sorulmamış doğru bir sorunun cevabı olarak sahipsizce kalir.

Yola çıktım... zira soru çoktan soruldu... şu an tek duşunebildigim onu alamazsam kendime olan saygımı, kendimle olan bütünlüğümü, zihnimde olusturduğum istikrarlı bir “ben” karakterini harap etmiş, yakip yıkmış olacağim. Ya alırsam? Bu sonsuz mutluluğun göz kırptığı kutsanmış bir an olacak, bütünlüğüm, kendimdeki kimliğim kaldığı yerden devam edecek... Sadece bir soruydu bu, şeytanın ya da yakın bir arkadaşının fısıldadığı... Oysa beyaz olmayan milyonlarca renk sayabilirdim, gösterebilirdim, güneşin ayarlanmış, belirli bir açıdan gelen ışının retinaya yansımasına bakardı her şey. Beyaz olmayanın hükmü siyah olmaksa, ne önemi var arada kalanların... Hala yoldayım.

Açılmayan kapılar sokağı hikayesi... O kapı beni başka bir bene götüren kapı, biliyorum. Gereken şeyleri yaptığımı en az on kez kontrol ettim, doğru sokak, dogru kapı, numarası bilmem kaç. Elimdeki kağıda bakıyorum son kez, “doğru yahu işte burası”. Dışarıda bulunduğum biliniyormuş gibi nazikçe, adet gereği, iki kere kesik kesik tıklatıyorum. Ne bir ayak sesi, ne kapinin altındaki aralıktan gelen ışığın dalgalanmasi... Bekliyorum, süpheler içinde sorular sorun oluyor... Hep böyle olur zaten. Bir şüphe soruyu soruna çevirir... Son şansım olduğuna karar verip daha hızlı çalıyorum bu sefer... alnımdaki terler, yanaklarımdaki sıcaklık... hepsinden haberim var, ölüyorum. “Kapi açilmadı, açılmıyor, açılmayacak... Ve ben...”

Kapi açılmadi! çünkü ben yanliş kişiydim. Kapı acilmadi çünkü içerideki kisi benim geldigimi anlayip seyirtmeye tenezzul bile etmedi... açılsaydı benim olacak olan şu an benden esirgeniyor, ne ki o? Mutluluk, huzur, keyif... Aslinda hepsi aynı amaca hizmet eden farklı kelimeler, bir kerhanenin farklı zevklere hitap eden kadrolu calışanları.. sorusuna sıçayım. Beni ayartti. Hafizamı, zihnimi, hatta hayatımdaki bütün yaşadığım şeyleri biliyordu. En tehlikelisi de ne istediğimi biliyordu. Onu bir seçenek kılığında, tam tersinin hemen yanına koyarak soru içinde sundu... Tuzağa düşürüldüm. Zıtlıkların tuzağı bu... Ya hep ya hicin, sizi, size sormadan mucadeleye dahil etmesi... Ya evde kimse yoksa? Biraz erken gitmişsem? Kapiyı açmasi gereken yaşlı kadın ben gelmeden hemen önce kalp krizi geçirip yere yığıldıysa... Hayır! O kapı acılmadı ve ben öldüm. Bitti!

Sarap-peynir, jazz-cumartesi gecesi, esmer bir ispanyol-uc kere ardı ardına, brokoli-limon... Bir arada olunca beni bendan alanlar... Her zaman olmak zorunda mı peki? Peyniri sadece şarapla tercih etmem, damağimda biraktiği tuzun yeterliliğiyle hoşnut olmam, yerini, az sonra hakkını verecek bir yudum şaraba bırakacak olmasıyla perçinlenir ama şarabı peynir var diye, peyniri şarapla gider diye seviyorsam, bana “peyniri seven birisidir” diyemez kimse, sokaklarda böyle cağrılamam. Dun gece azmışımdır, ya da azdırılmış, yorucu bir gecenin zevkli bir anısıdır o kadın, ama onu her zaman sevemem, isteyemem. Simdi gelse, “yazı yazıyorum, git” derim...

Dalgalanmalar içimde, o anın duygusu beni kendisine seçince... bir biçimde... biçimlenirim, isterim, istemem...

Eski bir arabada tanıştık... Uçaktan indiğimde servisin kalkmasına daha neredeyse bir saat vardı, bu tarafa gidiyormuşsam eğer, onlarla gidebilirmişim, sadece uc kişilermis ve bagajlari valizimin buyuklugundan sikayet etmezmis. Yanımda oturan, homurdayan , sigaranın mirasi sarı lekeli beyaz sakalı var, konuşurken cumlenin başında camdan dışarı bakıp, sonunda gözlerimde bitiriyor... Garip bir adam, babamdan buyuk. İğrenc bir ceketi var, kahverengi, sarı, dikey ve yatay çizgileri kareyi andıran. Göz yormuyor ama böyle bir erkeğin karşınızda soyunmasını katlanacağınız cinsten, yeter ki o ceket gözümün önünden kaybolsun. Neyse, beni bıraktıklarından 3 gün sonra bir barda karşılaştım, içkisi bitmek üzere, mırıldandı yine; ” bugün kimseyi sevmiyorum. Annem mezardan çıksa, kilo mu verdin deyip içkime devam ederim. Kusura bakma yabanci, yanıma oturamazsın.” Sevmek, sevmemek... Yine zorunlu şıklar... Yok mu bir arası, kişiden kişiye, kişinin tanıdığı kişiye göre değişen, bazen aynı kişiye karşı artan, ama kısa bir zaman sonra yok olan... Olamaz mı? Ya hep ya hiç mi yine? İstikrar uğruna duygulara yalan mi söylettireceğiz?

Kitap okumayı genelde severim. Bazı anlar olur, kitap okumak yerine masturbasyon yapmayı onurlu bir sey sanar pantolonumu indiririm... Yagmurlu havalarda sicak, dumanı üstünde gevrek bir pide beliriverse gözümün önünde, yağmurun hatrı var, o kitabı okurum. Pide soğur. Nedense ne zaman hastalansam, midem bulansa ya da grip olsam kitap okumak zul gelir, fena eder... Olmasın daha iyi der arkamı dönerim. Şimdi canınızı yakan o soruyu sormak icin hazırım; aynı şey insanlar hakkında da oluyor, peki biz neden yalan söylüyoruz? Suçluluk duyarız diye mi? Ölene kadar sevmek mi? Ayni ölçüde mi? Azalıp artışları, dalgalanmaları gözardı edip, sadece sevmek mi? Kabul edin, başka çareniz yok, insanin iç dünyası karmaşıktır, düzenli ve istikrarli bir sevgi, o duygu yoğunluğu her zaman aynı seviyede yaşanmaz, şarabın peynire yaptığını bira hayalinde göremez. Uygun zamanlarımız vardır, bilmemiz, tahmin etmemiz mümkün değil, bir insana hiç olmadığı kadar yaklaşmısızdır, sadece tenidir, o yumusak derisidir bizi tamamen birleşmekten alıkoyan.

Kimya dersindeyim, tenefüse yaklaşık yarim saat var ve arka sağ yanımda oturan kız bugun kalın çorap giymiş... Bu ders bitmez. ”Cok önemli çocuklar, sınavda sorarım...” Tahtada bir şey yazıyor, karışık,” allah belasını versin bu hocanin, not defterini bir çalabilsem”... ”iki sıvı tepkimeye girip birbirine karişabiliyorsa bu moleküllerinin uygunluğuna bağlıdır...” daha basit anlatamazdi, sanki bir avuç salak var karşısında... Tamam, bizden daha cok şey biliyor...

“O uygun zamanlarda sevgilim, dinle en sevdiğimiz şarkıyı, senin aradığın erkek oldugum zamanlar... gençtik... hırslarımız vardı ve iyi sevişirdik... o uygun zamanlarda sevgilim, daha cok seviyorsam seni, beni suçlaman cok zalimce olur, çünkü bazen daha da çoğalır bu içimdeki parçan, sevgim bir şeyler söylüyor duyuyor musun? Sadece ikimizin duyabileceği bir şarki bu... duyuyorsun sevgilim, çünkü güülüyor yüzün. Omuzlarim geniş, bakışlarım keskindi, sense narinliğinle rüzgarları çağırırdın yanımıza, gençtik sevgilim... arkadaslarının arasında öperdim, hatırlarsın... o uygun zamanlarda...” güzel sözler, pek bilinmez ama kadınlar kadar erkekler de bayılır sevilmeye, güzel şeyler işitmeye... tepki vermez, belli etmek istemez hoşuna gittiğinin, herkes de sanır ki, tatlı sözlerin ikna ettiği yılan dişi olmak zorundadır... Tersi de doğrudur; bazen sevmem bazen cok sevdiğimi... Sadece o uygun zamanlarda, o uygun miktarda sevmişimdir onu... Kitap gibi, peynir gibi, esmer gibi, jazz gibi... Ruhumun kıvamı soyler son sözü...

”Bugün seni sevmiyorum.”

“Dün cok sevmiştim ama bugün... bilmiyorum...”

“Dün sevdim diye şu anki duygumu yadsıyamam bebeğim, onun için kumandayı bana ver birazcık da ileride otur.”

serbest edebiyat 19 (31.12.09)

TEK Mİ? ÇİFT Mİ?


(…)

Adam: Yalnızlıktan korktuğun için mi benimlesin, yoksa benimle olmanın verdiklerini kaybetmemek için mi yalnızlıktan korkuyorsun?”

Kadın: Yalnızlıktan korkuyorum demedim, seni kaybetmek istemiyorum dedim. Çarpıtma söylediklerimi. Ayrıca sadece sen misin, beni yalnızlığımdan utandıran ya da korkutan?

Adam: Oo! iddialıyız...

Kadın: Çok farklı değiliz hiçbirimiz. Farkımız çok az. Zaman aynı insanların zamanı. Sende bulamadığımı başkasında da bulamayacağımı sana düşündüren ne?

Adam: Dürüst olmak istemiyorum. Doğruları söyleyemem şu anda. Hem…

Kadın: Neden?

Adam: Ne demek neden. İstemiyorum.

Kadın: Seni yalanların mı koruyor? Onlar olmadan sen değil misin şu karşımdaki? Sakladıklarının seni değersizleştireceğini mi düşünüyorsun? Korkaksın o halde…

Adam: Korku değil bu.

Kadın: Neymiş peki?

Adam: Hmm… Sahip olduğunu kaybetmeme çabası ve nasıl ellerinde tutacağının sırını bilmek diyelim. Hem kaybetmek istememem bile sana değer verdiğimi gösterir. Değerini bil bence.

Kadın: Hah! Yalancısın! Kendine itiraf edemeyecek kadar yalanların var. Onlara sır diyerek kendini koruduğunu sanıyorsun. İnsanları araç yapıyorsun. Onları kullanılacak ve tüketilebilecek bir şey gibi…

Adam: Tamaam! Nasıl diyorsan öyle olsun. Hadi dışarı çıkıp bir şeyler yiyelim. Sabahtan beri birkaç kahve ve kekten başka bir şey girmedi mideme.

Kadın: Tabii, senin miden bizden daha önemli. İnanamıyorum sana. Hep sen, hep sen... Bu konuyu konuşmadan sana bir şey yok.

Adam: Ama… ama… Bu ayıcık çok aaaç. Her şeyi midesiyle düşünüyooo…

Kadın: Hiç sevimli değilsin şu an!

Adam: Hoaar!..

Kadın: Bütün tartışmalarımız yarım kalıyor, farkında mısın?

Adam: Ohoo! Hayatım bir saattir konuşuyoruz zaten. Buna tartışma da denmez ayrıca. Muhabbet denilebilir. Kibar olmak lazım.

Kadın: Bir ayı için imkansız bir şey olsa gerek.

Adam: Hehehe! Şu anda ilk lokmamı aldım mesela. Ama daha lezzetli şeyleri tercih ederim akşam için. Ya hem, ben bi sorun göremiyorum aramızda. Her ilişkide olur ki böyle şeyler. Tadı tuzu bunlar bi tanem. Tadı tuzuu…

Kadın: Ben dışarı çıkmak istemiyorum! Hava soğuk!

Adam: Olsun. Elbiselerimiz var. Ve üst üste giyilebiliyorlar, di mi?

Kadın: …

Adam: hadiii… hadiii… lütfeeen… ayıcık seni but görüyo şu aaann. Bi ısırık alabilir hemeeen…

Kadın: Off! Tamam, bekle. Hazırlanıyorum şimdi. Bu arada ısıtıcıyı açar mısın? Donarak uyumak istemiyorum bütün gece.

Adam: Sıcak bir öpücük her şeyi ısıtır sevgilim.

Kadın: Ha ha ha! Çok komik!

(…)

serbest edebiyat 18 (23.12.09)

BİLGENİN BİLGELİĞİ

"dışarıda dondurucu bir soğuk var, her yer buz kesmiş. Bu havada ne yapmalı efendim?" diye sordu öğrenci. hafifçe boğazını temizledi ve kısa bir cevapla; "bu havada sevişilir" dedi Bilge. O günden sonra da soğuk havalarda ders vermedi.

serbest edebiyat 17 (20.12.09)

SERZENİŞ

Kanımı kaynatıyorsun Fritz... Daha hızlı akıyor şimdi. Dolgun ve daha sıcak. Evrenin hissettirdiği akış gibi… Ve ona karışmak isteyecek kadar canlı…

Her şeyi yakacak, her şeyi yıkacak kadarım artık. Bir çoğunluğum. Bir miktarım. Bir niceliğim. Niteliğin niceliğe dönüşüyüm. Bütün sıfatlarımdan soyundum… Çıplağım.

Beni evrende yalnızlaştırıyorsun Fritz… Tanrısız ve tanımsız bir yalnızlık bu. Besleneceğim hiçbir kaynak, hiçbir ideal yok. Başın ve sonun tesellisi de belirsizlikte kayboldu gitti.

Güçsüzlüğümde gücü bulacağıma inandırdın beni. Hani nerede Fritz? Nerede aslanı konuşturan, çocuğu yarattıran ve zerdüştü yatıştıran güç? Söz vermiştin. Hani?

Karanlıkta kararsızım, kayıtsızım ve kayıbım. Belirlenmemiş bir kaderi kucaklayabilmem için en azından bir kanıt, bir kayık yahut bir kapı. Tüm istediğim bunlar.

Beni bu çağdan koparttın Fritz… Belki senin bile tahmin edemeyeceğin bir yere bıraktın. Şeytanca gülümsedin, di mi? Uslu, sakin, uyumlu bir insanı öldürmenin riskini aldığının farkında mıydın? Başıboşluğun belirsizliğe yolculuğu ürkütmedi mi seni de?

Eskimin yüklerini, ağırlıklarını bir süredir hissettiğim boşluğa bıraktım. Boşluğun derinliğinde görünmezler artık. Omuzlarım rahatladı, ellerim boş ve zihnim engellerinden bağışık… Tıpkı söylediğin gibi. Olmasını istediğim gibi. Ama bunca zamanın bir yere yönelmiş “kudreti”, taşıyacak ve yüklenecek bir şey olmadan o kadar taşkın ve o kadar yoğun ki… bu fazlalığı nasıl zapt edeceğim? Bir anlama yönelmesini nasıl bekleyeceğim?

Sabretmek kolay mı, Fritz?

Beklemek çok zor…

serbest edebiyat 16 (10.11.09)

BİR NİHİLİSTİN BUHRÂNI



Niçin sorusu cevapsız, değişebilecek şeyleri düşünmek, hayaller kurmak bir an olsun avutur belki ama her mutluluk denemesinden arta kalmış değersiz bir yıkıntı ve ağızda bırakılmış yavan bir tortu. Tükürmeli…

Erken kalkmak amaçsız. Günü kaçırmak pişmân etmiyor artık. Vücudumda bir “bitse de gitsek” havası var. Cennete ışınlansam bile, ben yine aynı ben. Trajik ve komik. Sesi kesilesice bir şeytan içimde, “olsa ne olur, olmasa ne olur?” der durur. Adı batsın, boynu altında kalsın. Susturmalı…

Mutlu olma isteği yararsız. Mutluluğu bulmak için koşturmamız gerektiğini söyleyenleri şu an acımasız ilençlerimle lanetliyorum, bu denli muğlâk bir hedef belirledikleri için. Nereye el atsan oradan sıvışacak bir amaç. Hem tüketmeden mutlu olunamaz mı? Yahut tükenmeden huzur bulunamaz mı? Ne kadar dibe batarsan o kadar yükselirsin! Buna da peki ama neden bu sonu gelmeyen döngü? Kedinin kendi kuyruğunu kovalaması gibi değil mi? Bilmeli…

Varlığımı kuşatmış bir sancı. Ve kuvvetli bir kazınma hissi. Bunların hiç birini ben istemedim. Ama hak ettim biliyorum. Fazla soru sormamalı insan. Kuşkunun zehrinden sakınmalı. Cevapların yankısı bu kadar derinden yaralayabiliyorken soru sormaktan vazgeçmeli. Niçin bu merak öyleyse? Saçma! Niçin sorusu da cevapsız zirâ. Ayrıca döngüye kapılmamalıyım yine. Hayır! Soru sormamalıyım bir daha! Fakat burnuma tüten keskin bir koku var. Bu koku bana her şeyin “öylesine” olduğunu anımsatıyor. Öyleyse öylesine yaşamalı. Kulacı sadece denizde atmalı. Ne yapmalı, ne etmeli diye düşünmeden bırakmalı kendini hayata. Zamanı öldürmeli belki. O halde ölüm de bir anda gelmeli. Her an beklemeli…

Beklerken sevgiler bulmalı. Sevgileri hak eden insanlar tanımalı. Oyalanırım işte o zaman. O bende, ben onda var olurum bir süre. Birbirimize isimler takarız, ellerimizden yemekler tadarız, uyandığımızda tadı damağımızda kalacak bir rüya gibi yaşarız günleri. Aşk için uyumak gerekir öyleyse. Uyuyamayanlardan biri de benim dürüst olmak gerekirse. Uyuşuk bir uyumsuzum sevenlere ve sevilenlere karşı. Neyse, beyhûde konuşmaya başladım yine. Can sıkacak ama, sevenler de, sevilenler de her insan gibi çıkarcı. Öyleyse keseyim sesimi şimdi. Susmalı…

serbest edebiyat 15 (28.09.09)

GECEDE GÜNDÜZ, GÜNDÜZDE GECE


Hiçbir zaman tam karanlık olmadı gecem. Büyüklerin de dediği gibi, dertler gece azar hep. Sorunlar karanlıkta çözümlerini kaybetmeye çalışır ve gizler sinsice. Daha karamsar tümceler dolar deftere, kağıda yahut yazılası ne varsa ona. Fakat bunlara rağmen benim gecemde hep bir umut filizlendi, hep bir “beklemek gerek” diye avuttu aklım. Kuruntunun yanında avuntuyu da tattım. Beklentinin ve mutluluğun olasılığında parladı bir ışık…
Hiç tam karanlık olmadı gecem. Sarımtırak yahut turuncuydu… Loştu.

Ve hep aydınlık değildi gündüzüm. Onun beyazlığına düşecek bir lekem vardı. Dünün kırıkları ve başarısızlıkları, yarının belirsizliği ve kaygısı, koyu ve sonu gelmez gölgesini üzerimden eksik etmedi hiç. Dediğim gibi, hiç tam aydınlık olmadı gündüzüm. Ama yine de insanlar tanıdım gündüzlerde, bende daha iyi biri olma isteği uyandıran. Yahut ucuz karakterli, kuru çıkarcı ve menfur mîzaçlılara rastladım, böylece gözlerimi kapatanın mâsumiyetim olduğunu anladım. Kısacası akşamüstü kıvamındaydı gündüzlerim. Prusya mavisi yahut menekşe… yine de Hoştu.

serbest edebiyat 14 (04.09.09)


ESKİ BİR DOSTA MEKTUP

10 Haziran 1994
Gümrü

...Her yaklaştığımda biraz daha uzaklaştı benden. Duygularımı her belli edişimde biraz daha güven kazandı sanki. Biraz daha özünü kaybetti. İçindeki şeytanı gizlemeye gerek olmadığı besbelliydi. İsteyerek gizlemese de içten içe değişiyordu. Bunun farkında olmaması ne acı! Onun o plansızlığını, bir anda oluverişini, çirkin oyunlara başvurmaya gerek duymayışını sevdiğimi anladım bir kez daha. Şu an bu mektubu yazarken bir kez daha anıyorum eski günleri. Hatta sadece gözlerine bakarak saatlerce geçirebileceğimi söylediğim o geceleri… Nefesinin kokusuna, dudaklarındaki tada ve boynundaki kokuya bir daha ulaşamayacak olmam ne kötü. Hatta zamanın geçişine, zamanın ve insanın bu kadar yaralayan değişimine lanet ediyorum şu anda. Geçmişi düşündüğümde ruhumun hissettiği hafiflik, şimdiyi ve son zamanları düşündüğümde yerini güçlü bir hayal kırıklığına bırakıyor. Evet, ona her yaklaşmam da, hislerimin gel dediği yoldan her gidişimde, o benden aynı hızla uzaklaştı. Keşke kendimce yaşasaydım bunları. Ona bu kadar yaklaşmayıp içimde avunsaydım da gözümde bu kadar değişmeseydi.


İşte aziz dostum Nora, yıllardır aynı hayata beraber baktığım, gelecek için peşin hesaplar yaptığım kadından böyle ayrıldım. Mektubunu alalı henüz 3 gün oldu. Bu aralar iç sıkıntılarım kuvvetli bir atâlet yaratmakta bedenimde. Ne çalışıyorum, ne eğlenmeyi düşünüyorum, ne de dışarıya çıkıp denize karşı bira içiyorum. Geçenlerde ne zamandır içmiyorum diye bir hesap yaptım. İnanır mısın en son senin asilzade halanın yalısında içmişiz. Hatırlarsın muhakkak. Senin hafızan hep daha kuvvetli olmuştur benimkinden. Bir yaz akşamıydı, sen ben ve Talin hanımefendi yalının taraçasında oturmuş rakı içiyorduk. O eski anılarını anlatırken ben dinliyor sense yıllardır dinlediğin hikâyelerden bir an olsun kurtulmuş, gökyüzündeki yıldızları seçmeye çalışıyordun. O günler de güzeldi Nora, ama onunla geçirdiğim günlerin tadı, başkalığı, bir daha kimseyle olamazlığı o kadar kuvvetli yapıyordu ki beni. Hayatında seni sen olarak seven, sana kendisi gibi gelen birinin olması çok başka bir gerçeklik. Hatta o duygudan başka her şeyi yalan yapabilecek kadar…


Bitmiş ve şimdi ancak nefretimi güçlendiren bir ilişkiden bu kadar bahsettiğim için üzgünüm. Sana attığım son mektupta, 3 ay önce beraberdik hala. Hatta mektubu zarfa o koymuştu, beyaz ve ince elleriyle. Mektubu bitirdikten sonra birazcık dizine yattım. Çok severdim onun dizine yatıp, güzel yüzünü izlemeyi. Ellerini yüzümde gezdirişi ve saçlarıma dokunuşu başka bir dünyada hissettirirdi beni. Neyse aziz dostum, onunla ilgili her şey şu anda acı veriyor bana, unutmak ve bahsetmek istemediğim kadar hatırıma geliyor. Geldikçe de kendime kızıyorum. Şu anda iki farklı o var içimde. Sevdiğim ve nefret ettiğim. Bir süre sonra, hatta senin bana cevap yazdığın mektupta muhtemelen, büyümüş olan nefretim geçmişini de alıp götürecek onun. Beklemediğim ve inanmak istemediğim bir şekilde masumiyetini kaybedişi ve aramızdaki her şeyi bitirişi, onu unutmak adına her geçen gün biraz daha güç veriyor bana. Son sözlerime gelirken şunu da bilmeni istiyorum, beni sahiden merak eden ve her zaman sorularıma akılcı cevaplar veren aziz dostum; nefretim ve kızgınlığım sadece ona karşı değil. Kendimden de en az onun kadar nefret ediyorum. Onun gün be gün değişmesini ve sevdiğim kadını ellerimden alışını fark etmeme rağmen her defasında yalnızlığımın soğuk korkusu ve ona olan sevgimin sıcak gerçekliğine inanışım beni daha da güçsüzlüğe itti. Hatta bir gece, kendime saygımı yitirmek pahasına karşısında ağladım. Onu sevdiğimi ve bu gerçekliğin hiç bitmemesi gerektiğini söyledim. İşte bu yüzden varlığımdan bütün gücümle nefret ediyorum.


Aziz dostum Nora, umarım karanlık sıkıntılarımla ve derin mihnetimle canını sıkmamışımdır. Mektubunda, “onu hala o kadar güçlü seviyor musun?” diye sormasaydın bu kadar içimi dökmezdim belki. Ama hayatta, yorulmuş ve bıkmış bir haldeyken içini dökebileceğin bir insanın olması ne kadar güzel. Hele ki bu insan yıllardır dostum olan ve her cevabıyla beni biraz daha aydınlatan sen olunca… Bu ruh halime ilişkin fikirlerini ve düşüncelerini sabırsızlıkla bekliyorum.



Sevgilerle… Levon

serbest edebiyat 13


BİR MAHALLE VE BİR SON


Güzelliği sadelikte arayan, çirkinliği sadelikle sınayan bir insandım o zamanlar. Renklerin armonisiz ve ahenksiz karışımına her rastladığımda, boğazlanıyorum hissine kapılırdım. Hatta üst kattaki Neriman Abla'yı makyajlı gördüğümde, “bülbülü altın kafese koysan bülbül yine bülbül be ablacığım” diye de takılırdım. Tabi ki söz konusu vecizenin başrolünün eşek olduğunu bilirdim fakat Neriman Abla'ya yaş farkımızdan dolayı beklediği saygımdan terbiyeli davranmam gerekirdi. Sağ olsun kadıncağız, her takılmamda yüzüme “haşarılığımı ve yaramazlığımı” vurgulayan bir gülücük atardı, “hadi oradan eşek sıpası” derdi. Çok geçmedi eski belalısının, Neriman Abla'yı bıçaklayarak öldürdüğü haberi geldi. Yazıktı. Kahvenin önünden eteğini havalandıracak yaşta değilse de pişmaniye kıvamında saçlarıyla penceresinin önünde sokağı seyre dalarken, bir yandan da örgüsünü örmekle meşgul olan diğer komşumuz dul Pakize Teyze kadar bitik de değildi. Kan kırmızı ruju, çimen yeşili rimelleri ve kireç kıvamında pudrası olmasa da güzeldi. Hatta olmasa daha güzeldi. Ölüm erken geldi. Sabah erkenden de haberi…

Kapıcı sağ olsun. 1 litre süt, 1 kilo domatesine kavuşana kadar pencere önlerinde helak olan Pakize Teyze’yi saatlerce bekletir de, böyle meşum haberleri yetiştirmekte karnesinde takdir getirmiş yeni yetmelerin eve seğirtmeleri kadar hızlı davranırdı. Tombul kapıcı Rıza Efendi, her siparişi karşılığında bakkaldan komisyon olarak aldığı somun ekmeği siparişleri dağıtana kadar midesine indirmekten olacak, göbeği kümbet biçimini almış, nefesi her merdiven çıkışında, bütün dairelerden işitilir olmuştu. Önce kapıyı hızlı hızlı tıklattı. Açtım, ne var Rıza Efendi dedim. Neriman Abla dedi. Ee dedim. Ölü bulmuşlar bu sabah dedi. Hay Allah dedim. Şaşırmış olacağım ki, böyle eşine az rastlanır havadis karşısında kayıtsızca hay Allah diyebildim. Sonra iyi, Allah rahmet eylesin o zaman deyip kapadım kapıyı. İnsan kendi ve kendi yakınlarının çekmediği acılar karşısında nasıl da yapmacık olabiliyor diye düşündüm. Neriman Abla için bu olay, hayatının nihayetiydi. Hele onu öldüren için belki de geceleri bitmeyecek kâbuslara gark olacağının resmiydi. Hapse girecekti. Bu dünyadan bir can almıştı gözünü kırpmadan. Onun için hayat artık başka bir yöne gidecekti. Serbest değildi seçimlerinde. Hatta seçimleri bile olmayacaktı şüphesiz. Yakalanmış zaten 10 gün sonra. Hatta pişmanlıktan kendi gitmiş komiserin ayağına. Sınav kağıdını, soruların henüz hepsini cevaplamadan vermek zorunda kalan öğrenci gibi tahayyül ettim onu… bu haberi de yine gürbüz kapıcı Rıza Efendi'den aldım, mahalleyi terk edişimden 1 yıl sonra geçmiş anıları canlandırmak için döndüğümde.




Bu bir yılda ne kadar çok acılar çektiğimi, ne kadar çok kahkahalar attığımı ve en önemlisi bir zamanlar sahip olduğum fikirlerle düpedüz alay edebilecek kadar değiştiğimi düşündüm. Bir sene önceki siyasi görüşlerim bile değişmişti. Bu değişimin cebimdeki paraların suyunu çekmesiyle bir ilişkisi olduğunu anımsıyorum şu anda. Ne de olsa, vatandaş cebine girenle mutlu, girmeyenin müsebbibi ise tabi ki devlet olacaktı. Her neyse, bir yıl önce birbirinden garip ve farklı komşularım arasında yaşadığım apartmana söyle bir baktım bakkalın köşesinden döndüğümde.

Bir yıl, bir binanın eskimesi ve değişmesi için uzun bir zaman değildi şüphesiz. Ama kendi değişimlerimle yüzleştiğimde, acaba binada da farklılıklar var mı diye meraklandım. Apartmana giriş kapısının kilidi ve anahtar kısmı taşındığım zamanki gibi bozuk olduğundan içeriye kolayca girebildim. Rıza Efendi bu kadar midesini dolduracağına biraz da şu apartmana baksa ya, diye düşündüm. İçeride Rıza Efendi'yle karşılaştık. Apartmanda oturduğum sıralardaki yapmacık sırıtışı kalmamıştı. Ne de olsa benim kapıcım değildi artık, bahşiş beklentisi olmadığı zamanlardaki gibi asık suratlı konuştu benimle. Sorduğum birkaç soruya yarım ağızla cevaplar verdi.

Benim daireye polis emeklisi Galip Bey taşınmış. Yine Rıza Efendi'nin aktarmalarına göre, çok müşfik, çok munis ve çok alicenap bir adammış Galip Bey. Rıza efendinin, birisi hakkında bu kadar güzel sıfatlar kullanmasına alışık olmadığımdan, Galip Bey'in Rıza Efendi'ye bol miktarda bahşiş verdiğinden emindim. Rıza Efendi Galip Bey'le ilgili bilgileri verdikten sonra bana müsaade deyip ayrıldı yanımdan. Pakize Teyze'ye hal hatır sormadan gitmemem gerektiğini düşündüm ve merdivenlerden çıkmaya devam ettim. Onun hala ölmemiş olmasından dolayı kendisi için seviniyordum. Bir an dördüncü ya da beşinci basamakta, belki de o buna dertleniyordur diye düşündüm. Ne de olsa hayatında kimsesi yoktu. Saksı çiçeği gibi bir hayatı vardı. Yalnızlıktan sıkılmış bir halde ölümü beklemeyip de ne yapar ki insan? Kapıyı tıklattım. İçeriden geliyorum diye seslenmesinden uzun bir süre sonra sürgü sesi işittim ve karşımda Pakize Teyze vardı. Beni tanımadı önce. Normalde kısık bakan gözleri açıldı biraz. Benim hırsız olduğumdan şüphelenmiş. İçeride acı kahvemizi yudumlarken söyledi bunu. Nasıl geçiyor günlerin Pakize Teyze dedim. Konuşmadan önce alışılmışın dışında duraklaması, kapıda beni zar zor hatırlaması, kahveyi getirirken elinin yavan titreyişleri kendi ölümü hatırlattı bir an. Ben de mi böyle ölgün, ben de mi böyle yitik olacağım yaşlandığımda diye düşündüm.

Bu düşüncemin kasvetini Pakize Teyze'nin ayaklarından şikayeti böldü. “Yürüyemiyorum evladım, adeta can çekişiyorum yürürken” dedi. Haklısınız, yaşlılık zor dedim. “Davulcu osuruğu gibi geliyordur sana bu hastalıklar ama ileride sen de yaşarsan bana bir Fatiha gönder olur mu?” dedi. Hay Allah belanı vermesin Pakize Teyze diyecektim, sustum. Benim de kendisi gibi olmamın yahut olmamamın onun gözünde pek bir ehemmiyeti olmadığını, önemli olanın bitik ve hastalıklı bir yaşlılık geçirip ona Fatiha’sını göndermem olduğunu anladım. Bencilliği o an tiksindirmişti beni ama şu an düşünüyorum da, insan yaşlandığında ve geçmişindeki pişmanlıklar gece rahat uyutmadığında, canına tak edip bundan sonra bari az kalan zamanımda mutlu yaşayayım diyebiliyor. Bunda kararlı olduğu müddetçe de bencil olabiliyor. Ah Pakize Teyze, şu anda mezarının nerede olduğunu bile bilmiyorum.

Bir yılın bende ne kadar çok şey değiştirdiğini ve gençliğimin her geçen anında yeni bir insan olduğumu düşünüyordum o mahalleye uğradığımda. Rıza Efendi'ye, 3 karılı bakkala, Pakize Teyze'ye, Salih Amca'ya baktığımda ise neden bu insanlar bıraktığım gibiler, neden hayatlarında geçmişe dalmaktan ve geçmişi tefekkürden başka bir faaliyetleri yok, neden yolun sonuna gelmişken ileriye bakmaktansa arkalarına dönüyorlar diye sorular soruyordum kendime. Şu an yalnız evimin, yalnız odasında, açık sarı, hatta kreme çalan duvarlara çaresizce bakarken, o zamanlar ne kadar saçma sorular sorduğumun farkına varıyorum.

Birkaç yıldır daha az uyumaya başladım. 4, bilemedim 5 saat. Nasıl olsa her şeyin bittiği yerde bol bol uyuyacaksın oğlum Kemal diyorum. Ciğerlerim hala tadına varabiliyorsa bahar çiçeklerinin, yaşlı Mişa’nın lokantasında çok yağlı yiyemesem de mezelerini iç edebiliyorsam bir küçük rakıyla, parkta koşuşan çocukları hala gülerek izleyebiliyorsam, bari bu treni kaçırmayayım diyorum. Pişmanlıklar, yapamamışlıklar ve yarım kalmış planların mihneti ve gailesi geceleri uykuya dalmamda zorlasa bile, yaşadığımın farkına vardığım için, var olduğum için, hatta diğer anılarım gibi bunları da şu kağıda yazıyor olduğum için şanslı hissediyorum kendimi.





Ama söylemek istediğim son bir husus daha var; demin de dediğim gibi insan gençliğinde her şeyin kendi düşündüğü gibi hareket etmesi gerektiği gafletine düşebiliyor. O zamanlar hızla değişmek, her geçen gün hayatına getirdikleriyle hatta daha doğrusu hayattan koparılanlarla yeni bir insan olduğunu düşünebiliyor fakat yaşlılıkta bunun böyle olmadığını, o yıllarda zihnimde yargıladığım yaşlılardan özür dileyerek kabul ediyorum. Bir süre sonra değişmek korkutuyor insanı. Değişimin yorgunluğundan ürküyor insan, kabuğuna çekilip olduğu gibi kalmak istiyor. Ah Pakize Teyze, Salih Amca ve diğerleri… Şu anda sizi çok iyi anlıyorum. Toprağa direnemeyip onun malı olacak vücudumu böceklerin ve kurtların yiyeceği düşüncesi çıldırtıyor beni. O dar tahta kutuya girmek istemiyorum. Tekrar dönsem o günlere, tekrar gelsem o mahalleye… Ne olur bir şans daha verse tanrı baba. Söylediklerimin komikliğine güldüğüm kadar çaresizliğime de gülüyorum şu an. Ayrıca Pakize Teyze, sen ne zeki kadınmışsın, 10 yıldır her gece sana Fatiha okuyorum… şu anda olduğun yerden kıçınla gülüyorsundur belki bana, kim bilir?

serbest edebiyat 12


YAŞLI ADAM VE ÖĞÜTLERİ
(02.05.09 "Edebiyat Dünyası"nda yayımlandı)



"Sen sadece yaptıkların değil, yapamadıklarınsın aynı zamanda"


İnsanları yaptıklarıyla değil verdikleri öğütlerle tanırım. Zira insanların yaptıklarına bir tutam zorunluluk, bir tutam zevklerinin esareti yansır. Fakat söylediklerinin, daha doğrusu önemsedikleri insana, “şunu yapmalısın, bunu yapsan iyi olur, aman ha bunu yapma” deyişlerinin, onların gerçek kişiliğini yansıttığı kanaatindeyim. Tabii ki kişiliklerine bürünmüş olan, bir zamanlar yapmak isteyip de yapamadıkları şeyler de öğütlerini besleyen en güçlü kaynaktır.


Eski kitaplara bakmak, eski kitap kokularıyla bezenmiş sahaflar arasında dolaşmak niyetiyle yola çıktığım bir Pazar sabahında uğradığım, isminin en az benim ki kadar önemli olmadığı herhangi bir kitapçıda yaşı bir adam vardı. Kitapçının sahibi yahut maliklerinden birisi değildi fakat kitaplara ilgisinden midir, sakallarının uzunluğunu görmüş geçirmişliğine benzetmemden midir, oraya en az kitaplar kadar yakıştığına şüphe duymadığım o adam, kitaplar ve yazarla üstüne yaptığımız kısa sohbetten sonra sohbet konumuzla alakası olmayan, kendince önemli addettiği öğütler verdi bana.

-(kitapçının sahibine seslenerek ve önümdeki raftaki kitaplara bakarak) Sarte’nin “Bunaltı”sı nerede acaba?
-o rafta olması lazımdı. Biraz alt tarafta galiba.


Yan rafa göz gezdiren yaşlı amca yanıma yaklaştı ve…

-zamanında biz de okurduk Sartre’yi… Camus’un yabancısını okudun mu?
-yok henüz okumadım.
-ben de okumadım.
-hmm
-ama okumak lazım tabi.


Derken amcanın elindeki kitaba ilişti gözüm. Okumamı salık verdiği kitabı kendisinin de okumamış olduğunu düşünüp, hafif çok bilmişlikle durumu berabere getirme çabasına girdim.

-siz ne okuyorsunuz?
-marakeş’te sesler
-hmm.. elias canetti. Avusturyalı yazar. Körleşme diye de bir kitabı vardı. Hatta nazi döneminde yasaklanmıştı. Onu öneririm.
-okudunuz mu peki?
-evet. Hatta çok beğendim.
-o zaman bundan sonra onu okuyacağım.
-yanılmıyorsam “körleşme”de çok güzel bir sözü vardır Canetti’nin, “seni bekleyen biri varsa, gerçekte yalnız değilsindir.”diye
-(kısık kısık gülerek) beni öbür tarafta bekleyen baya biri var. Yalnız değil miyim şimdi?
-bunu canetti’ye sormak lazım. (hafif tebessüm ettim.)



Biraz daha kitaplara baktıktan ve biraz daha kitaplar hakkında yaşlı amcayla sohbet ettikten sonra, her ne kadar o kesif, eski kitap kokusunu bırakmak istemesem de arkadaşımla buluşacağım saatin yaklaştığını fark ettim ve yaşlı amcaya, “güzel bir sohbetti, iyi günler” diyerek kapıya doğru yürüdüm. Derken yaşlı amca, yavaş adımlarla kapıya kadar yürüyüp, çok önemli bir şey söylenirken takınılan bir havayla gözlerime baktı ve kısık bir sesle, “asla yalnız kalmaktan korkma, yapmak isteyip de yapamadığın şeylerden kork. Nasıl istiyorsan öyle yaşa ve ne yapmak istiyorsan onu yap.” dedi. Bunun üzerine öğüdü için teşekkür edip kitapçıdan çıktım.

Amcanın o günkü öğüdü, aslında yapmak isteyip yapamadıklarının tezahürü değil midir sizce? çukura düştüğümüzde arkamızdakine çukura düşmek istemiyorsan temkinli yürümelisin demez miyiz? Evet hayatta verdiğimiz ve verilen öğütlerin arka planında tecrübelerin saklı olmasından daha önemli bir şey vardır. Onu verenin, gerçek kişiliğinin ip uçları…

Andre Gide ne güzel demiş; “hayat zalim bir öğretmendir, önce sınav yapar, sonra ders verir.” diye. Biz de her düşüşümüzde bir daha düşmemek adına bir şeyler öğreniyoruz. Öğütlerimizde ise pişmanlıkların bezendiği olmak istediğimiz insan yatıyor. Gerçek hayatta yapamadığımız ve gerek korkudan, gerek zorunluluklardan dolayı özgürce belirleyemediğimiz dirimsel tercihlerimizi, bir süre sonra, sanki zamanında yapabilmişiz yahut yapmayı elimizin tersiyle itip yapmamayı seçmişiz gibi, karşımızdakine tumturaklı sözlerle süslenmiş bir öğütle salık verebiliyoruz. Onun verdiğimiz öğüdü çok kolay gerçekleştireceği düşüncesine nereden kapıldığımızı bile umursamadan, bol keseden “yapması gerekenin bu olduğunu” söylüyoruz.Büyük bir ihtimalle öğüdü dinleyen de bir zaman sonra aynı şeyleri yapacak, kim bilir. Ama şunu bilirim ki, verilen öğütler, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, karşısındaki için doğrunun ne olacağına peşinen karar verdiği oranda çok bilmişlik, geçmişte yapmak isteyip de yapamadıklarından kaynaklanan pişmanlık ve son kertede hala aynı öğüdü verebildiği için olmak istediği insanın kim olduğuna dair önemli bilgiler içerir.




serbest edebiyat 11

İYİYİM ANNE

Annem halimi hatırımı sordu bu sabah telefonda, her zamanki telefon görüşmelerimizdeki gibi… ama bu sefer doğruyu söyleyemedim. Genelde iyi olurum annemle konuşurken. Onun karşılık beklemeden gösterdiği sevgisi cümlelerine yansır ve sahici merak yansıtan soruları endişesindendir. Bunu bilirim. Ses tonu daha bir sevecen, daha bir şefkatli olur. Sosyal çevre denilen menfaatçi insan topluluklarıyla iletişime geçtiğimdeki gibi tetikte olmam onunla konuştuğumda. Kalkanlarımı indiririm korkusuzca.

Annem bundan yıllar önce, kurtlar arasına bir kuzu gönderdiğini söylemişti gözlerimin içine bakarak. İşte o zamandan beri ben de kurtların arasında onlardan biriymişim gibi gezdim. Belki onlar da annelerinin yanında kuzudurlar, kim bilir? Onun içindir işte ihtiyatlı arkadaşlıklarım ve daima teyakkuz halinde oluşlarım. Annemle yaptığım telefon görüşmelerine formalite havası sinmez hiçbir zaman. “Bitse de gitsek” kaygıları bürünmez. Onun sesi yıllar önceki masumiyetimi çağrıştırdığı için iyi olurum ve onu da bu haberden iyi hissettirecek bir şekilde dürüstçe, “iyiyim anne” derim. Fakat bu sefer her zamanki özgeci Erhan yoktu telefonda. Dürüst olamadım. Çünkü iyi değildim. Yapamadım.

Nedenini burada zikretmek istemediğim, melâl dolu ve hüzünle kaplı bir ruh halindeyim bu aralar. Kısaca kötüyüm. Mutsuzlukla huzursuzluk arası bir yerlerdeyim. Ve bu konuşma tam da bu döneme geldiği için şanssızım. Ve bugün anneme her şeye rağmen “iyiyim” dediğim için de yalancıyım. Öğlene doğru sıcak bir pazar kahvesi eşliğinde otururken neden yalan söylediğimi sorguladım. İyi olmadığım halde kötüyüm demem, kuzunun kurda öykünmesinden miydi acaba?

Birazcık düşündükten sonra içimi rahatlatan şu cevaba ulaştım. Kötüyüm deseydim hem onun bu dediğime üzüleceğini hem de onun üzüldüğünü bilip daha sonra benim de bu duruma üzüleceğimi düşündüm. Şimdi, ona iyi olduğumu söylemiş olmamın onu iyi hissettirdiğini biliyorum. Ve onu iyi hissettirmiş olmam, bir kaç günlük kötü oluşumun üstüne huzur dolu bir rüzgar estirdi. Şu anda iyiyim. Kısacası, bugün ruh halim kötünün ve iyinin kapışmasını yaşadı. Kötüyken, gerçeği hak eden insana yalan söylediğim için daha da kötüleşecekken, onun mutlu olması adına davranmamın mutluluğu içindeyim. Belki annemin, ona ne zaman “nasılsın” diye sorduğumda “iyiyim oğlum” demesi de bu yüzdendir.

serbest edebiyat 10

DİLENCİLER

Dilenciler dilenmezler aslında; içinizde bir yerlere gömdüğünüz kutsal iyiliği ve bakire duyguları alevlendirip, vicdanınıza nüfuz ederler sinsice. Siz farkında olmadan da kullanırlar sizi.

Dilenciler göremezler aslında; sizdeki letafeti ve tevazuyu. Bir sonraki kurbana kadardır yaratmaya çalıştığınız minnet hissi.

Dilenciler küstahlardır aslında; kullandıkları tatlı ve dokunaklı sözcüklerle acınası hallerini size sormadan beyninize sokarlar. Ve söyledikleriyle sizi kandıracaklarını sanıp, zekanıza düpedüz hakaret ederler.

Dilenciler kurnazlardır aslında; tamahkar arzuları vardır hep ve siz ne kadar fazlaysanız, o kadar çok almak isterler sizden. Doymak bilmeyen açlıkları, ahlaki güdülerini köreltmiştir çoktan. Pişkinlikleri kurnazlıklarındandır.

Dilenciler günahkarlardır aslında; şüphesiz tanrı’nın buyruklarına uymadıkları için değil, cennete yakışmadıkları için.

serbest edebiyat 9

HAYAT VAR


“Yazılarda hayat var” dedi çocuk babasına, kırılmış oyuncağı için ağlamadı artık ve babasının getirdiği kitapları okudu durmadan. İlimle doğruldu her gece sandalyesinden, çözmeye başladı o çözümsüz sandığı çocukluk sanrılarını.


Geçti seneler birbiri ardına, güldü çocuk kendisini daha çocuk sandığına. Hani eşek kadar olmasa da oğlak kıvamında ergin olmuştu. Ve, “kızlarda hayat var” dedi babasına. Sayfaları burkulmuş, ayraçları yerleştirilmiş kitapları bıraktı ve okumadı artık. Hayatın anlamı dediği varlıklarla haşır neşir oldu bir süre. Sevişti birkaç kere, oynaştı orada burada. deyim yerindeyse kopardı birkaç çiçek dalından. Pek hoşuna gitse de bu durum, seneler aynı kanıda olmadı onunla.


30. mumu üfleyince pastasından, yanındakilere baktı heyecanlı heyecanlı, parmağındaki yüzüğün sahibi bir eş ve yeni emekleyen bir çocukla hayatın ortasındaydı artık. Onların yükünü de taşıdığını hissetti ve sesini alçaltarak, “parada hayat var” dedi karısının kulağına. Çok kazandı bizimki, bir eli yağda diğeri de baldaydı sanki. Zaman paraya kanmadı yine de, akıp geçti su gibi habire.


Çocuğu da büyüdü, sorumlulukları da. Babası ise… Ah o yaşlı moruk, ismini bir mezar taşına verdiler sonra. Ecelin sıcaklığını ilk o defa hissetti göğsünde. Artık sona daha yakın olduğunu anlamıştı garibim, Allah’a daha da bir düşkün oldu, yediğine içtiğine dikkat eder oldu. Öğütler verdi, nasihatler tembihledi çocuğuna. Ve döndü karısına ”çocuklar da hayat var” dedi. Çocuk büyüdü adam oldu, babasının üç katı hergele oldu. Bizimki ise her lafına Allah’ı kondurdu. Etin kırmızısına, pilavın yağlısına düşman kesilip, ağzına bile koymadı bir daha.


40 yıllık oturma odasının siyah koltuğunda oturup izlerken pencereden dışarıyı bir gün, torununu çağırdı, elini öptürdü ve para verdi ona başını sıvazlayarak. İçinden, “bu bayram da ölmedim” dedi rahatlayarak. Geçen günler eksilttikçe takvimi, pek arayan soranı da kalmadı hani, gençken hovardalık yaptığı, çocukken mahallede top koşturduğu akranları yavaş yavaş nalları dikmeye başladığında, daha da bir hassaslaştı bizim moruk, çocuk gibi ilgi bekledi durdu herkesten. Aradığını bulamadı tabi. oğlu, gelini, torunu konuşurken, o hep cevap verilmeyen oldu. Bir gece ansızın kalktı yatağından, aklında çırpınan bir soruyla koyuldu mezarlığa. Adımları bir çocuk kadar desteksizdi ve korkuyordu ihtiyar. Titrek bir sesle, “ölümden sonra hayat var mı?” diye sordu babasına…

serbest edebiyat 8

ACINASIYIZ

hayat acımasız... her geçen günde ve her geçen zamanda yüklediği sorumluluklar, hissettirdiği zorunluklar ve yarattığı arzu ve istekleriyle hayat, varlığımıza düşen kara bir leke gibi. buna rağmen hatta bunlarla birlikte bile hayat acımasız değil aslında, bizler acınasıyız sadece. ilmekle bağlıyız yaşama ve mutlak karanlık her an evrendeki aydınlığımıza hükmedebilir. milyonlarca olasılık etrafımızı çevirmiş durumda ve nihai hedefe her geçen nefes yaklaşıyoruz... ölüm... ama acınasıyız işte, korkuyoruz her şeyden... olabiliteleri, potansiyellerimizi ve hayallerimizi gerçekleştirmektense başarısız sonuçları düşünüp, kıvrak bir akılcılaştırmayla -kedinin ulaşamadığı ciğere bok atması gibi- geçiştiriyoruz günlerimizi, erteliyoruz hayallerimizi... evet dışardan kedinin bok atması bize ne kadar saçma gelse de o mantıklı bir karar verdiğini zanneder, tıpkı bizim gibi. tıpkı kendimize söylediğimiz yalanlar gibi... evet acınasıyız çünkü yalanı gördüğümüzde en erdemli kurallardan bahsetmeyi, en ermiş kişilerden menkıbeler anlatmayı biliyoruz fakat asıl en büyük yalanları kendimize söylüyoruz...

serbest edebiyat 7

HAYATA BOĞULMAK


Ne kadar sıkıştık ki hayata, o yaşıyor bizi, o yaşatmaya çalışıyor adeta. Halbuki tam tersi olmalıydı bunun. Çocukken anlatılan, içinde bol miktarda umut olan gelecek hayalleri bu kadar çabuk bitmemeliydi, yalnız bırakmamalıydı bizi en dayanıksız zamanlarımızda. Özgürlük avuçlarımızdaydı ya, kutsal kitaplarda bile biz çiziyorduk ya hayatı, işte gerçekten hayata karşı böyle dik durabilmeliydik. Onun özündeki yaşam enerjisini ya da her neyse o, var gücümüzle çekmeliydik içimize. Tamam anlıyorum, kandırılıyoruz çoğu zaman kendimiz tarafından ve bu hoşumuza da gidiyor besbelli. Sorunlara, geçecek diyoruz, ilerideki vaat edilen günlerde geçmişi hatırlayıp güleceğiz diyoruz ama bu kadar hayal kırıklığı henüz en hayalperest olmamız gereken yaşlarımızda ortaya çıkmamalıydı sanki, yapmasaydı bunu. Köşede durup izleseydi bari, o iğrenç ve nefret dolu suratıyla bizi izlerken zevk çığlıkları atsaydı da biz henüz bunları duymasaydık. Şu halde, ölümün fırınına girmek üzere yoğrulan hamurlar gibi aciz oluşumuz ve istenilen şartlarda istemediğimiz ruh halleriyle hayatımızın içine etmemiz karşısında, evet bunlar karşısında nasıl mutlu olabiliriz, nasıl özgür olabiliriz ki? Ve belli kalıplarda pişmeye zorlanan hamurlar gibi, alacağımız şekli belirleyen tırnakları uzun ve kirli eller, o vicdanımıza işleyen silahlarını, baskılarını üzerimizden çekmedikçe nasıl insan olabiliriz?

serbest edebiyat 6

NE YAPTIN LAN BANA?

en büyük düşmanım, en büyük servetim, en çok sevdiğim... uğruna bir çok şeyden vazgeçtiğim şeysin sen... senin için yapamayacağım şey yok aslında. en azından denerim her şeyi sırf mutlu ol, varlığın sürsün diye. ama aynı şekilde cömert ve dürüst değilsin bana karşı. can sıkıntıları, umutsuzluklar ve her defasında daha büyük bir nefret etmeme neden olan laf anlamamazlığın var ve göğsümde hissettirdiğin ağırlığın verdiği o boktan his... bunlar senin için yaptıklarıma karşı bana layık gördüklerin işte...

en büyük düşmanım, en büyük servetim, umutlarımın ve hayal kırıklıklarımın kaynağı, uğruna bir çok şeyden vazgeçtiğim şeysin sen.umarım doyurabilirim bir gün seni ve huzura kavuşursun ebediyen.omuzlarımdaki yüklerinden ve geleceğimdeki engellerinden de kurtulmuş olurum böylece... çok sevgili ve bir o kadar da alçak, nankör ve yalancı olan kendim...

serbest edebiyat 5

BAĞLANMAK


yalnızım kalabalığa rağmen dedi genç adam, kadına... kadın gitmek istemiyordu, bağlanmak ve daha da çok keşfetmek istiyordu aşk dediği şeyi... adam biliyordu bunu ve yalnızlığın mutluluğuna inanıyordu. yalnız olunca evrenin zorunluluk ve nedensellik zincirini kırmayı düşünüyordu... buna gerçek özgürlük diyordu. kendi seçmediği bir hayatı yaşaması, annesini, babasını, dinini, hayata bakış açısını zorunluluk olarak omuzlarında ve zihninde taşıması ona zincirlere vurulmuş bir köle olduğunu hissettiriyordu... daha genç yaşlarında dünya normalitelerine savaş açmıştı, özgürlük farklı olmaktı, ama bu yolu farklı olmak için değil farketmek için seçti. etrafında mutlu olmak için kendi değerlerini herkese empoze etmek isteyen eski terimle aristokrat kesimden insanlar vardı... babası ve onun devlet büyüğü arkadaşları...

kadın ise, genç yaşta babasız bir evin kokusunu çekmeye başlamıştı ciğerlerine, korunmasızdı, güçsüzdü ve aidiyet duygusuna bağımlıydı adeta... heyhat! bütün hayatı boyunca yanlış yataklarda kaybetti masumiyetini, muhafazakar beyinlerdeki ismiyle namusunu... olmadık yerde, tahmin edilemedik bir yerde tanıştı genç adamla; uyuşturucu beynini esir alıp onu yeşil ağaçların ve mutluluk denizinin hüküm sürdüğü eşsiz evrene yolculuk için ikna etmeye çalıştığı bir zamanda... sahilde, kendini simsiyah bir gecenin simsiyah sularına atmadan önce...

tam 3 yıl geçti o günden bugüne... hem zorlanmış hayatına nefretini kusmak isteyen genç adam hem de güvende olmak için hayatını bitirmeyi göze alan kimsesiz kadın, bu 3 yıl içinde birbirlerinin eksik yanlarını tamamladılar. zaten sevgi de bu değil mi ki? eksik olan parçasını aramaz mı insan hayatı boyunca? bulunca bir bütün olmuş hissine kapılmaz mı?

adam kadına göre daha önce sardı yaralarını, alış-verişte kendi ihtiyaçlarını tamamlamış, kasaya doğru yönelmişti artık. hesabı ödeyip kaçmak istiyordu kadının hayatından... kadın ise yaşanmamış bir hayatı tahayyül ederek, onsuz yaşayamayacağını düşünüyordu. oysa ki ne de güzeldi onun için güvendiği bir sığınağın olması, erkeğinin onu koruyacağı hissine kapılması... uyuşturucudan temizlenmiş beyninin, bu boşlukta tekrar arayış içinde olabileceği ihtimali erkeğe vicdan azabı verse de o kararını vermişti artık ve kendi hayat yolculuğuna tek başına devam etmeliydi...

-yalnızım kalabalığa rağmen, üstüme gelen yığınların, üstüme gelen yüzlerin beni daha fazla bunaltmalarını istemiyorum artık.
-sen içinde yalnızsın sadece, vücudum senin olduğu sürece, beraber nefes aldığımız sürece yalnız olamazsın, olmamalısın.
-artık eksiklerim yok, artık mahkum olduğum bir şey kalmadı. çizmek zorunda olduğum yol, bulmam gereken anlamlar var şu an zihnimde. ona gitmeliyim, uzanıp almalıyım ondan mutluluğu. umudum var, biliyorum yapabilirim ve bu umut acı veriyor beynime, işkence uzuyor. buna bir son vermeliyim.
-sevdiğini söylediğin anlar vardı, karşılıksız olduğuna inandırdığın hisler. sen uçtuktan sonra benim burada kalmama nasıl katlanacaksın peki?
-belki de ben varım diye acizsin hala, kendini gerçekleştirmektense benim parçam olmak daha kolay senin için?
-bu zor olsaydı da yapardım zaten. hatırla 3 yıl oldu, sürünüyordum ve yaşamdan kaçmak için her ne gerekiyorsa yapmaya hazırdım, çıkıp gitmek istiyordum bu hayattan, tanrı'nın kapısını hızlıca çarpıp arkama bakmadan uzaklaşmak bütün acılarıma bir son verecekti. sonra sen çıktın, o halimi terkedip sen oldum. sence artık zordan ne kadar korkabilirim?
-demek ki yeteri kadar dibe vurmamışsın. hala düşmekten korkuyorsun ve dibin karanlığı seni güvensiz yapıyor.
-dibe dalmak için güce ve sabra ihtiyacım var. hem yükselmek için bir nedenim yoksa neden uğraşayım ki?
-ne yazık ki uğraşmalısın bir süre daha, çünkü bu durum daha da içinden çıkılmaz hale gelmeden gitmeliyim. istencime ve irademe saygımı kaybetmemem lazım, sadık kalmalıyım kendi sözlerime.
-beni bırakma!
-beni bırak!
-seni bırakmam!
-beni bırak!

ve genç adam, kadının hayatından çıkarak kendi hayatına doğru yolculuğa başladı... onun attığı her adım onu güçlendirirken, iradesinin kudreti duygularının kasvetine hükmederken, kadın da kendi yalnızlığında buldu kendi ruhunu. bir zaman önce bir adam için terkettiği ruh artık yine onun bedenindeydi ve kadın, makyajlı gülüşlerin ve maskeli yüzlerin arasında kendi özünde buldu aradığı güveni. bağlanmak mahkumluktu, bağlanmak ödün vermekti...


(resim: nazmiye dönmez)

serbest edebiyat 4

YEMEK MASASI SENDROMU

anne: o yemek yenmeden televizyon yok sana rahmi...
rahmicik: ama annee, çook yedimm midem patlıyc...
anne: suss!!! itiraz istemiyorumm. hem yemezsen arkandan ağlar bak...
(dış ses): HAYIR AĞLAMAZ! artık yeter, kandırmayın çocukları...
anne: sen de kimsin be, hem ne karışıyosun üstüne afiyet olmayan şeylere?
(dış ses) : PARDON TEYZE!
rahmicik: bööğğhh!!!
anne: ayyy! rahmiiiiiiii!!! mutfağa kusulur mu hiç eşşeksıpası...
(dış ses) HAYIR KUSULUR!
anne: sen fazla oluyorsun ama, yiyeceksin şimdi terliği suratına!


yemek yemek... evet konu yemek olunca anılarda yatan bu tip dialoglar da gün yüzüne çıkıyor çoğu zaman. ama bahsetmek istediğim şey anne-oğul dialogları değil, yıllardır süre gelen hurafeler ve batıl inançlar eşliğinde yemek masalarında çocuklara yapılan zülumlar. eminim ki bu yazıyı okuduğunuzda artık siz de çocuklarınıza aynı tutumu gösetermeyecek, biraz daha sebatlı olup onlara zorlamadan yedirmeye çalışacaksınız yemeklerini. geceleri arkalarından ağlar korkusuyla tıka basa yenilmeyecek hiç bir bezelye, fasülye ve bamya!!!

konuya en başından ve teorik olarak girelim önce; ev hali malum, anne, baba ve kardeşler vardır ve henüz yaşı 12-13'e gelene kadar çocuklar, yemeklerini annelerinin gözetiminde yemek zorundalardır. tavuk misali bakar anne civcivlerinin yemek yeme tarzına ve miktarına. daha sonra da dikey ve tepeden inme direktiflerle yemeğin istediği gibi yenmesini ve yavrusunun akranlarından arda kalmadan çabucak gelişmesini ister. çocuksa aklının bir köşesinde, bilgisayar oynamayı, sokağa inip hasan ve hayriyle (duruma göre merve ve buse de olur) top koşturmayı (ip atlamayı), sabah okulda silgi atarak bacaklarına baktığı ayşegül'e kendince şiirler yazmayı düşünür. kısacası aklında olanlar unutturulmak istenircesine mide hacminin üstünde yemek yenmesi istenir ondan. yazıktır, günahtır ebeveynler... sizin yaptığınızı 2.petro yapmaz. aynı zamanda "çocuk bu acıkırsa yer zaten" düşüncesi gelmez hiç bir ebeveynin aklına, onlara göre acıkan çocuk yemek yemez, abur cubur yer. tamamen yanlış demiyorum bu düşünceye, hatta saygı da duyuyorum inceden. fakat abur cubur yemesin diye de küçük midenin kapasitesi neden zorlansın? bir yemeğin çöplüğe gitmesi, çocuğun sindirim sisteminden daha mı büyük sorun sizce? neymiş efendim, yemek çöplüğe gitmezmiş... bırak allahını seversen füsun teyze! sen yemeğin ölçüsünü ayarlayama sonra da hariçten gazel kıvamında "bunları bulamayanlar da var rahmi, bitiriver çabuk çorbanı çöpe gitmesin, günah..." de. velev ki, yetecek kadar yemek yapıldı diyelim, ama çocuk bu istemedi canı. e tamam da bir insan doyana kadar zevk alır yemek yemekten, ondan sonra tiksinti ve acı başlamaz mı? işkence çektirmeye ne gerek var o zaman, di mi ama? ayrıca başka bir husus da, yenilen yemek sindirimden sonra boşaltıma geçildiğinde yine aynı akıbete ulaşmıyor mu, kanalizasyon işçileri de mi rahatsız bu durumdan? değiller efendim, değiller.

şimdi yeni bir paragraf ve yeni bir bakış açısı getirmek istiyorum olaya; evreni tasavvur edelim, uçsuz bucaksız evrende sizce hangi madde kaybolabilir ki? bilim adamları da teyit ediyor bunu; en küçük yapı taşları bile evrende kaybolmaz. örneğin, hayvanlar kesiliyor yok oldu zannediyoruz. ama onun etini yeyip, sütünü içip daha sonra da boşaltımı yaptığımızda ortaya çıkan şey bitkiler için bulunmaz bir hazine...gübre. o da kullanılıyor ve evren kendi geri dönüşümünü tamamlıyor bir bakıma. ağaç dikiliyor, meyve veriyor, hayvanlar otluyorlar... gibi. yani anlayacağınız bir döngü var bu evrende. e öyleyse çöpe dökülen yemeklerle, çocuğun yemek yemesi arasında tiksinti ve acı duygusu hariç ne gibi fark var? hepsinin gideceği yer aynı aslında. hepsinin evrenin maddesel çarkında devinmekten başka bir yazgısız yok. velhasıl-ı kelam, çocuklara söylenen şeylerin asılsız ve hurafeden başka bir şey olmadığı aşikar artık, bırakalım bu yalanları. başta da dediğim gibi nerde gördünüz efendim yemeklerin ağladığını, geceleri uykulara girip "beni yemedin rahmiii!" dediğini. bu tür soyut şeylerle ancak çocuk kandırırsınız -ki zaten öyle de oluyor-. ileride bir gün bu çocuklar nasıl bir ergenlik yaşayacaklar, gölgelerinden korkup soyut baskıların veridiği huzursuzluğu nasıl aşacaklar? söyle füsun teyze, savunmanı yap. "ne biliym evladım, biz de çocuktuk böyle gördük" de. evet sen de böyle gördüğün için aynısını yapıp zincire yeni bir halka ekliyorsun zaten. şu an 23-24 yaşlarında yorganlarının altına saklanan arkadaşlarım var. evet, hepsi de böyle bir geçmişin verdiği sancıları taşıyor hala, atlatamıyorlar ve umutsuzlar.

diyeceğim odur ki; bırakalım çocuklar bamya yemesinler istemedileri sürece, bana yapıldı başka erhanlara yapılmasın, rahmiler gece ballı süt içmeden de uyuyabilsin. merve fasülyesini pilavsız yemekten çok mutlu, genç anneler rahatsız, ama onlar da doğruyu görecekler, anlayacaklar. artık çocuklarına evrenin döngüsünü anlatacaklar. "aç değilsen sonra yersin yavrum" deyip, kapıcının "abla çöp de çok birikmiş" demesine kulak asmayarak, yenmeyen yemekleri çöpe atmaktan çekinmeyecekler. evet fakir edebiyatı yemek masalarına giremeyecek artık. çocuklar mutlu kalkacak yemek masalarından ve oyunlarına adapte olup, yaşının gerektirdiklerini yapacak fütursuzca... şimdi hep bir ağızdan; "korkusuz ve baskısız yemeklerden sağlıklı geleceklere..."

serbest edebiyat 3

SADECE MİDE AĞRISI


Bilgisayarın tuşlarına; her an, vücuttan aldığı enerjinin, ani olarak zuhur eden bir kriz sebebiyle, o bölgeye kanalize olmasından mütevellit kesilmesiyle birlikte veda etmeye hazırlanan parmaklar ve eski Fransız filmlerinde görünen, dikdörtgene dönüşen ekran kadrajı gibi göz kapaklarının da ahvalinde cereyan eden bu durum neticesinde bilgisayardan uzaklaşarak vücutta vuku bulan bir krizin içine doğru bir yolculukla başlıyoruz efendim…

Son zamanlarda vücudun yönetiminden memnun olan uzuvlar, nicedir efendilerine (beyin) karşı gelmek söyle dursun, sitem bile edemiyorlardı. Fakat dün gündüz sularında beyin yönetimindeki vücutta bazı aksamalar cereyan etti ve bünye dıştan ve içten gelen müdahalelerle sarsıldı. Bundan 5 yıl önce, henüz duygusal gençlik çağlarında iktidarda, beynin duygu merkezi (talamus) vardı fakat o çağlarda vücudu iyi ve istikrarlı yönetemeyen talamus yerini beynin başka bir merkezine, cortex’e bıraktı. cortex uzun süredir koalisyon fasilitesi olarak görev yapan hipotalamus’un da yardımlarıyla istikrarlı, sebatlı bir yönetim sergiliyordu, ta ki dün yaptığı elim hataya kadar.

Neydi bu hata? Uzun süredir, vücudun iç ve dış organlarıyla iyi iletişimde olan, onları gerektiği gibi sağlıklı yöneten cortex, dün banyo yapan vücudun, bu işlemden sonra gereği gibi kurulanmasını denetleyememiş ve akşama doğru bu savsamanın neticeleri de gün boyunca vücuda doğru esen soğuk hava dalgasının da yardımlarıyla mide’yi etkilemiş. Sadece etkilemekle kalmayıp, meydana gelen derin bir ağrıyla da yönetime fazla mesai yaptırdığı gibi, bölgeye savunma kuvvetlerinin gitmesiyle birlikte vücudu da bir sürü masrafa sokmuştur. 4-5 saat krizle baş etmeye çalışan cortex yönetimi, çareyi dışardan kuvvet takviyesinde bulmuş ve majezik birliklerinden yardım istemiştir. Majezik kuvvetlerinin sınırdan içeri girmesinden 1 saat sonra kriz durdurulmuş ve cortex iktidarı bir krizi daha başarıyla bertaraf etmenin gururu ve zafer sarhoşluğu içinde vücuda, “git de yat lan artık. Saat sabahın 7 si oldu oğlum” gibi sokak ağzı bir söylemle emir vererek, inzivaya çekilmiştir…

serbest edebiyat 2

, : , : ? ! ? : , : ,


hayatın elverişli kısımlarında virgül kullan. nokta koymanın telafisi yoktur bazen. cümlelerini uzun tutmaya çalış. cümle alem noktalarınla sıkılmasın. virgüllerinle devam et hayatına ve ünlemlerini fütursuzca kullanma. iki noktaların ne kadar çoksa, o kadar tecrübelisindir hayata karşı. dünyanın anlamsız paragraflarına soru işaretlerinle karşılık ver ki hayat sana nokta koymasın.




E.K. (13.04.07)

serbest edebiyat 1

ZAMANIN GAİLESİ


ölümsüzlük?... bu bir soru olmasa da soru işareti hiç bir kelimeye bu kadar yakışmazdı belki de. bilinç altımın başımın üstünde yeri var deyip hatırladığım bir yazıyı aktarmadan önce henüz portakalı soymamış ve baş ucuma koymamış olduğum çocukluk yaşlarıma dönmek ve o günlerden bir kaç söz söylemek istiyorum. döndükten sonra inşallah dengemi kaybedip yere yığılmam. aslında baya da dengeli beslendiğim konusunda kendimi inandırmaya başlamıştım. halbuki buna sadece kadir'in inanacağını söyleyenlere de yazının sonunda bir çift lafım var (şimdi bakma). çocukluğuma yaptığım flash back sayesinde geçmişimin kıymetini bilmeyi öğrendim. güzel ve haylazca geçen abukluk yıllarımı gözümün önüne getirdiğimde, o zamanlar akrep ve yelkovanın insan hayatını bu kadar etkileyeceği konusunda hiç bir fikrim yoktu. ve şu anda farkındayım ki herkes, her işini bu ikisisin hareketlerine göre yapmakta. hatta hayatlarımızı, planlarımızı bile güneş ve aydan yüz bularak yaptıkları hareketlerle belirliyor bu iki hınzırın. birisinin boyu kısa hafif göbekli, diğeri ise zayıf, çelimsiz ve diğerine nazaran uzunca. işte kendilerine akrep ile yelkovan diyen bu ikili yönetiyor hayatlarımızı. bilahare de ölümümüzü...

bunların yaptığı her hareketin, bizi sona doğru yaklaştırmakta olduğu maalesef acı fakat gerçek. sürekli nefes almanın yani başka bir deyişle akrep ve yelkovanın boyunduruğundan kurtulup, onların varlığının bizi takyit etmeyeceği bir dünyada var olmanın muhal olduğu da aşikar. öyleyse yaşama dair yapılmış planların ve vaatlerin gerçekleşeceğine binaen tanrıdan imzalı, onaylı bir taahhüt almadığımız sürece elimizden geldiğince hızlı hareket etmeliyiz. tarih kitaplarında isimleri geçen şahısların çoğunun istediği tek ortak şey ise, bu dünyada ebediyen yahut planları ve vaatlerini gerçekleştirecek kadar kalmalarıydı. ve şu anda isimleri, sadece tarih sınavındaki 5 şıkkın arasında geçerek hatırlanıyorlar.

tekrar bugüne gelmek ve duyduğumda pek hoşuma giden o söze geçmek istiyorum. "ölene kadar ölümsüzüz." evet..... belki de şu iki hınzıra verilecek en güzel cevap!..

bu arada yaklaşık 3 dakikanızı aldığım için özür diliyorum. ha unutmadan son iki lafım; ellerime sağlık!



E.K. (09.04.07)