left kanilski | yazmak, kendine alışamamaktır!: Mart 2008

serbest edebiyat 4

YEMEK MASASI SENDROMU

anne: o yemek yenmeden televizyon yok sana rahmi...
rahmicik: ama annee, çook yedimm midem patlıyc...
anne: suss!!! itiraz istemiyorumm. hem yemezsen arkandan ağlar bak...
(dış ses): HAYIR AĞLAMAZ! artık yeter, kandırmayın çocukları...
anne: sen de kimsin be, hem ne karışıyosun üstüne afiyet olmayan şeylere?
(dış ses) : PARDON TEYZE!
rahmicik: bööğğhh!!!
anne: ayyy! rahmiiiiiiii!!! mutfağa kusulur mu hiç eşşeksıpası...
(dış ses) HAYIR KUSULUR!
anne: sen fazla oluyorsun ama, yiyeceksin şimdi terliği suratına!


yemek yemek... evet konu yemek olunca anılarda yatan bu tip dialoglar da gün yüzüne çıkıyor çoğu zaman. ama bahsetmek istediğim şey anne-oğul dialogları değil, yıllardır süre gelen hurafeler ve batıl inançlar eşliğinde yemek masalarında çocuklara yapılan zülumlar. eminim ki bu yazıyı okuduğunuzda artık siz de çocuklarınıza aynı tutumu gösetermeyecek, biraz daha sebatlı olup onlara zorlamadan yedirmeye çalışacaksınız yemeklerini. geceleri arkalarından ağlar korkusuyla tıka basa yenilmeyecek hiç bir bezelye, fasülye ve bamya!!!

konuya en başından ve teorik olarak girelim önce; ev hali malum, anne, baba ve kardeşler vardır ve henüz yaşı 12-13'e gelene kadar çocuklar, yemeklerini annelerinin gözetiminde yemek zorundalardır. tavuk misali bakar anne civcivlerinin yemek yeme tarzına ve miktarına. daha sonra da dikey ve tepeden inme direktiflerle yemeğin istediği gibi yenmesini ve yavrusunun akranlarından arda kalmadan çabucak gelişmesini ister. çocuksa aklının bir köşesinde, bilgisayar oynamayı, sokağa inip hasan ve hayriyle (duruma göre merve ve buse de olur) top koşturmayı (ip atlamayı), sabah okulda silgi atarak bacaklarına baktığı ayşegül'e kendince şiirler yazmayı düşünür. kısacası aklında olanlar unutturulmak istenircesine mide hacminin üstünde yemek yenmesi istenir ondan. yazıktır, günahtır ebeveynler... sizin yaptığınızı 2.petro yapmaz. aynı zamanda "çocuk bu acıkırsa yer zaten" düşüncesi gelmez hiç bir ebeveynin aklına, onlara göre acıkan çocuk yemek yemez, abur cubur yer. tamamen yanlış demiyorum bu düşünceye, hatta saygı da duyuyorum inceden. fakat abur cubur yemesin diye de küçük midenin kapasitesi neden zorlansın? bir yemeğin çöplüğe gitmesi, çocuğun sindirim sisteminden daha mı büyük sorun sizce? neymiş efendim, yemek çöplüğe gitmezmiş... bırak allahını seversen füsun teyze! sen yemeğin ölçüsünü ayarlayama sonra da hariçten gazel kıvamında "bunları bulamayanlar da var rahmi, bitiriver çabuk çorbanı çöpe gitmesin, günah..." de. velev ki, yetecek kadar yemek yapıldı diyelim, ama çocuk bu istemedi canı. e tamam da bir insan doyana kadar zevk alır yemek yemekten, ondan sonra tiksinti ve acı başlamaz mı? işkence çektirmeye ne gerek var o zaman, di mi ama? ayrıca başka bir husus da, yenilen yemek sindirimden sonra boşaltıma geçildiğinde yine aynı akıbete ulaşmıyor mu, kanalizasyon işçileri de mi rahatsız bu durumdan? değiller efendim, değiller.

şimdi yeni bir paragraf ve yeni bir bakış açısı getirmek istiyorum olaya; evreni tasavvur edelim, uçsuz bucaksız evrende sizce hangi madde kaybolabilir ki? bilim adamları da teyit ediyor bunu; en küçük yapı taşları bile evrende kaybolmaz. örneğin, hayvanlar kesiliyor yok oldu zannediyoruz. ama onun etini yeyip, sütünü içip daha sonra da boşaltımı yaptığımızda ortaya çıkan şey bitkiler için bulunmaz bir hazine...gübre. o da kullanılıyor ve evren kendi geri dönüşümünü tamamlıyor bir bakıma. ağaç dikiliyor, meyve veriyor, hayvanlar otluyorlar... gibi. yani anlayacağınız bir döngü var bu evrende. e öyleyse çöpe dökülen yemeklerle, çocuğun yemek yemesi arasında tiksinti ve acı duygusu hariç ne gibi fark var? hepsinin gideceği yer aynı aslında. hepsinin evrenin maddesel çarkında devinmekten başka bir yazgısız yok. velhasıl-ı kelam, çocuklara söylenen şeylerin asılsız ve hurafeden başka bir şey olmadığı aşikar artık, bırakalım bu yalanları. başta da dediğim gibi nerde gördünüz efendim yemeklerin ağladığını, geceleri uykulara girip "beni yemedin rahmiii!" dediğini. bu tür soyut şeylerle ancak çocuk kandırırsınız -ki zaten öyle de oluyor-. ileride bir gün bu çocuklar nasıl bir ergenlik yaşayacaklar, gölgelerinden korkup soyut baskıların veridiği huzursuzluğu nasıl aşacaklar? söyle füsun teyze, savunmanı yap. "ne biliym evladım, biz de çocuktuk böyle gördük" de. evet sen de böyle gördüğün için aynısını yapıp zincire yeni bir halka ekliyorsun zaten. şu an 23-24 yaşlarında yorganlarının altına saklanan arkadaşlarım var. evet, hepsi de böyle bir geçmişin verdiği sancıları taşıyor hala, atlatamıyorlar ve umutsuzlar.

diyeceğim odur ki; bırakalım çocuklar bamya yemesinler istemedileri sürece, bana yapıldı başka erhanlara yapılmasın, rahmiler gece ballı süt içmeden de uyuyabilsin. merve fasülyesini pilavsız yemekten çok mutlu, genç anneler rahatsız, ama onlar da doğruyu görecekler, anlayacaklar. artık çocuklarına evrenin döngüsünü anlatacaklar. "aç değilsen sonra yersin yavrum" deyip, kapıcının "abla çöp de çok birikmiş" demesine kulak asmayarak, yenmeyen yemekleri çöpe atmaktan çekinmeyecekler. evet fakir edebiyatı yemek masalarına giremeyecek artık. çocuklar mutlu kalkacak yemek masalarından ve oyunlarına adapte olup, yaşının gerektirdiklerini yapacak fütursuzca... şimdi hep bir ağızdan; "korkusuz ve baskısız yemeklerden sağlıklı geleceklere..."

denemeler #4



MANASIZ BAKIŞMALAR

bu dahil bütün genellemeler yanlıştır sözüne bir genellemeyle cevap verip olumsuzluyorum ve bu dahil bazı genellemeler doğru olmasaydı mantık diye bir bilim olmazdı diyerek yazıma başlıyorum. evet mantık... ya da aristo demek, konunun anlaşılması ve girişin rahat olması için daha "mantıklı". "sadece insanlar düşünür, ben de düşünüyorum. öyleyse ben bir insanım" önermesi mantık'ı ortaya çıkaran hz.aristo tarzı, anlaşılması kolay bir misal.

neyse mantık konusuna neden bu kadar takıldığımı bilmiyorum -ki az sonra okuyacaklarınızın aristo ile bir ilgisi olmadığını anladığınızda siz de aynı şeyi söyleyeceksiniz- ama konuya çat (ya da pat) diye girmenin kapıyı çalmadan lise müdürünün odasına girmek gibi, bünyeye sidiksel bir heyecan pompalamasını engellemek için böyle bir yol seçtim diyebilirim. mantıktan köprüsüz bir şekilde insanlara ve iki alt başlık olan kız ve erkeklere geçmek istiyorum. ya da şöyle diyeyim; bugün dışarı çıktınız ve kaç tane karşı cinsle göz teması kurmaya çalıştınız? evet, garip ve napıyorsun erhanım ya? tarzı bir soru, fakat ehemmiyetle üstüne düşülmesi ve sakatlanmadan cevabının verilmesi gereken bir soru. cevabın müphem bir sayı olduğundan eminim ama peki neden yapıyoruz bu göz temaslarını ya da ne için yapıyoruz demekten de kendimi alamıyorum.

yemek yiyorum önemli bir alışveriş merkezinin önemsiz bir cafesinde, bakıyorum etrafıma ortalama her masaya 4 yalnız erkek düşüyor ve bu arkadaşlar pusu kurmuş bir şekilde kendi görev yerlerinden geçen karşı cinslerin gözlerinin içine bakmaktan yemeklerini yiyemiyorlar. "mübalağa gerçeği sakatlamaz" sözünü hatırlatarak devam ediyorum ki aynı şeyi kızlarımız da yapıyor efendim. yani buradaki sorun badaklık ya da abazalık değil, kesinlikle yanlış anlaşılmasın. belirtmek istediğim şey metroda, otobüste, bakkalda vb... gibi yerlerde ömrünüzün geri kalan kısmında bir daha karşımıza çıkma olasılığı sineğin fili devirme olasılığından daha az olan bir insanla göz teması kurmanın manasının ne olduğu? di mi ama; hani diyorum bir gece klubündesinizdir, almışınızdır alkolü beyne beyne, sahte bir özgüven ve ardından kesersiniz en yakın hatun kişisini ve sonra tanışırsınız ve hedefe giden yolda çektiğiniz çile kutsaldır sizin için. evet tavlarsınız amiyane tabirle ve maç sayısını da atarsınız bir şekilde ama diğer taraftan bakkalda osman abinin önünde ve sonrasında olmayacak bir şey için neden aynı sahneyi oynarsınız?

içinizden "öylesine" ya da "alışkanlık" ya da "ben yapmıyorum ama yapanlar var ve abazalar" dediğinizi duyar gibiyim. belki kısmen doğru bu olasılıklar ama asıl cevaplar bunlar değil. yapıyoruz, çünkü beğenilmek ve ardından bunun verdiği hisle yalancı bir özgüven yaratıp günün sıkıntılarına kalkan hazırlamak istiyoruz. yapıyoruz, çünkü hala doymadık bazı şeylere ve güzel bir kız yada yakışıklı bir erkeğin bakışları bu dünyadan birazcık da olsa uzaklaştırıyor bizi. yapıyoruz çünkü giydiğimiz elbisenin ya da şekil verdiğimiz saçın karşı cinsteki etkilerini göz temasıyla anlamak istiyoruz. evet bunları yaptık bir zamanlar ya da yapıyoruz hala. ama söyleyin bana düşüncelerini bilmediğiniz ve bilemeyeceğiniz bir insanın gözlerinize 1 saniyeyi aşan bir süre bakması o anınızı nasıl değiştirebiliyor hemen, beğenildiğinizi farzedip kendi kendinize nasıl özgüven pompalıyorsunuz?... elbisenin yakıştığını, bacakların gerçekten güzel olduğunu, saçların yüzünüze gittiğini, tanışsanız yok demeyeceğini ve aslında bütün kız/erkeklerin size hasta olduğunu sadece bir kaç göz temasından nasıl anlıyorsunuz? hayır, anlamıyorsunuz. sadece inanmayı istediğiniz şey için yorum yapıyorsunuz ve öyle zannediyorsunuz, kendinizi kandırıyorsunuz çoğu zaman. diğer taraftan madaloyonun öteki yüzünü çevirip ne kazandığımıza bakalım; misal, restoranttayım, karşımda kız arkadaşım oturuyor ve diğer masada tatlı bir bayan ve onunda karşısında sırtı bana dönük erkek arkadaşı. bakışıyoruz kızla, göz teması kuruyoruz (evet sadakatsizin tekiyim diyelim). peki bana ne kazandırıyor bu bakışmak? yani kalkıp masadan diğer masaya gidip iki potansiyel katilin önünde telefon numarasını mı isteyeceğim kızın? hayır. o hadise aynen öyle kalacak ve gece bittiğinde elimde kabarık bir hesap faturasından başka bir şey olmayacak.

velhasıl-ı kelam, bu tespitlerim doğrultusunda her er yahut dişiyi zan altında bırakmak istemem, küçük bir yüzdecik yapmayanlar, ben neysem oyumcular ve yalancı özgüvenlere bünyelerinin alerjisi olanlar da var tabi ki. bunlara hürmetli ve latif selamlarımı sunup diğerlerine de bu yanılsamanın ve hayalin peşini bırakmalarını öğütleyip yazımın sonuna geldiğimi az sonraki noktayla anlamanızı istiyorum.

uzun bir aradan sonra kısa bir mola

uzun zamandır olmadı nasip, klavyeye değmedi eller...

devrik bir hal alan hayatımı yansıtan devrik bir cümleyle başlıyorum bu kısacık ve geri dönmenin habercisi olacak yazıya... sınavlar -ki üniversite jargonunda final deniyor-, ev ve bilumum ikamet arayışları, derin felsefe araştırmaları ve sığ psikoloji uğraşları... işte bu gibi nedenlerden dolayı pek bir süredir ayrıyım bloglardan ve bloglarımdan. fakat anlayış gösterirsiniz ki, bu ayrılığın bitmesi için biraz kendi ataletimden sıyrılıp tekrar yazma isteğine ulaşmam lazımdı. nihayet yavaş yavaş sosyal ve akademik hayatıma düşen sislerin dağılmasıyla birlikte tekrar kirletmek istiyorum beyaz sayfaları...düşüncelerimin mürekkepleriyle(lirik oldu biraz)... velhasıl anlatmaya ve süslemeye çalıştığım gibi çok yakında yazılarıma tekrar başlayacağım.