left kanilski | yazmak, kendine alışamamaktır!: 2007

denemeler #3

SİYAH-GRİ-BEYAZ



Dünya var olduğundan beri her zaman süre gelen bir savaşa tanıklık etmekte. Bu savaşa kimileri haksızla-haklının, kimileri iyiyle-kötünün savaşı isimlerini takmışlar. Ama ismi takanın dünya görüşü, savaşta kazananın “iyi mi, kötü mü?” olduğunu belirliyor. Merak etmeyin! az sonra bu karmaşık cümle, yeteri kadar anlamaya hazır hale getirilip servise sunulacak deyip alt tarafa geçiyorum…




Her insanın beyninde küçüklükten beri yorum, adalet ve din kavramlarının temel kıstası olan iyilik-kötülük kavramı soyut olduğundan, genel geçer bir tanımı haiz olduğu gibi özel ve bireylere göre değişen bir çok tanıma da sahip. Kavramın içini doldurma işlemini ise, dünyanın ve yaşanılan bölgelerin, ekonomi, inanç, hukuk gibi temel olguları üstleniyor. Ve böylece bazı olaylar ve davranışlar teamülen kalıplaşarak, kalıcı iyi ve kötü kavramını oluşturuyor. Ve biz bunlara gelenek, görenek, ritüel gibi isimler takıyoruz. Örneğin toplumun genel ahlak yapısına ters olan bir eylemi gerçekleştirdiği için zina yapanı kötü olarak adlandırıyoruz. Tarihsel olarak geriye geldiğimizde; toplumun ahlak yapısının şekillenmesinde ise en büyük pay, insan üstü bir güce duyulan ihtiyaç, onun buyruklarına itaat etme çabası ve bu sayede oluşan dinlerin normlarıyla temelleri kurulan yaşamlar.




Başka bir boyuttan incelediğimizde, iyi ve kötü kavramını belirleyen diğer bir kıstasın varlığı ve yukarıda belirtilen, geneli etkileyen cinsten farklı bir tür olduğudur. Bu kıstas; spesifik aspekt denilen, kişilerin toplumdaki normlara göre yaptığı iyilik kötülük ayrımından farklı olarak kendi içsel dünyası ve kendi menfaat dengelerinin yönlendirdiği yorum mekanizmasını kullanarak yaptığı kıstastır. Şöyle ki, her insan kendi yorum yoluyla adlandırdığı kavramlara göre yaşar ve kendi hayat şartları, tarzı, egosal statükosu bu adlandırmayı etkileyen faktörlerdir. Fakir ve eğitimsiz bir aileden gelen bireyin hayat tarzı ve iç güdüleri kendi yorum mekanizmasını şekillendireceği için iyi-kötü kavramı spesifik aspekte göre belirlenir. Örneğin, fakir bir ailede ve çevrede yetişen birey, kendisine en ufak bir maddi fırsat sunan insanı iyi olarak nitelendirebileceği gibi varlıklı bir ortamda ve eğitimli olarak yetişen bir birey ise aynı kişi hakkında hemen iyi veya kötü kanısına varmayacaktır.Örnekler çoğaltılabilir...



İyi-kötü kavramlarının iki kıstasını da açıkladıktan sonra karşılaştırmaya geçersek eğer, bazen bunların çakıştığını, bazen ise birbirlerine paralel olduklarını göreceğiz. Bir toplumda genel kıstasa göre hırsızlık kötüdür. Ama hırsızın spesifik aspektine göre durum aynı olmayabilir yahut yine kötü olarak görülen bir hırsız, başka bir kişinin menfaatine yarayan bir iş yaptığında, o kişi tarafından kötü insan olarak tanımlanmayabilir. İşte menfaat-ekonomi yapısının toplumda bu kadar önemli olmaya başladığı son birkaç yüzyıldır spesifik aspekte göre iyiler çoğalmaya başlarken genel-geçer tanıma göre aynı şeyi söylemek çok zor. Çağımızda ise iyilik kelimesinin anlamı olması gereken olarak biliniyor. Kendini düşünen o kadar fazla ki, toplumda başkası için normal şartlarda, normal bir davranışta bulanana iyi demek çok olağan ve sıradan olmuş durumda. Diğer bir deyişle; iyi olmak için kötü olmamak yeterli, artı bir hareket yapmak gerekmiyor. Örneğin toplumda rüşvet kabul etmeyen bir memura hemen dürüst ve çok iyi insan yakıştırmasını yapıyoruz. Aslında o sadece görevini yapıyor ve o yakıştırmayı hak edecek artı bir hareketi de na-mevcut durumda olmasına rağmen.



Ben de diyorum ki, iyi-köyü ayrımına göre insanlar 3’e ayrılmaktadır. İyiler, kötü olmayanlar ve son olarak kötüler. İyiliğin genel ve değişmeyen tanımı ise, menfaati düşünülmeden yapılan olumlu davranış olduğuna göre çağımızda, ilk güruh olan iyilerin maalesef bulunmamasıyla birlikte, geriye kalan iki türün aralarında bulunan nispetsizlik de gelecek hakkında da mantıklı tahminler yürütmeye mahal vermekte. Ayrıma göre; kötü insan, egosuna ve iç güdülerine fazlaca kulak veren, menfaati için yaşayan ve bu yolda gerektiğine inandığı her şeyi yapan, kötü olmayan ise, temel ve değişmez ahlak öğretisi olan “kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma” kuralına göre yaşayan ve olması gerekeni yapan insandır.



Toparlamak gerekirse, ki bu tip denemelerde buna ihtiyaç duyulur, iyi-kötü savaşımı bu dünyanın en eski ve bitmeyecek mücadelesidir, ta ki insanlık yok olana kadar. İşte bu savaşımda tarafları belirleyecek olan merci ise 2 yönlü; birincisi, genel-geçer kıstas, diğeri ise spesifik aspekt. Ve bunlara bağlı olarak yapılan ayrımda ise; teori, insanların bu kavrama göre 3’e ayrıldığı, pratik ise çağımızda sadece 2 türünün kalmış olduğudur.

denemeler #2


YİNE Mİ FORMALİTE?
(17 eylul edebiyat dunyası'nda yayımlandı)



-naber ? valla özlemişin ya nerelerdesin?

-ay canım! inan aklımdan çıkmadın, projeleri yetiştirmeye çalışıyorum bu aralar. Sen nasılsın?

-iyiyim ya bildiğin gibi işte. Ekoya olanları duydun mu?

-aa nolmuş?

-sorma ya annesini kaybetmiş geçen hafta.

-ahh canııımm. Aramak lazm şimdi onu. Bak üzüldüm görüyo musun?

-hayat işte ölenle ölünmüyo. Neyse ya napıyosun bugun?

-bilmem bi programım yok aslında, Aylalara uğrayıp eve geçicem, sonra sabaha kadar proje yine.

-hmm ben de düşündümki bi kahve içeriz Aylalara geçmeden.

-aa süper düşünmüşsün. İyi olur valla.



Görüldüğü ve okunduğu ve yine anlaşıldığı gibi günlük, çoğu yerde kulak misafiri olunabilecek, hatta ev sahibi derecesinde muhabbete konu olabilecek bir diyalog. Peki acaba neden bu diyalog yukarıda ve neden az sonra yazılanlara kaynak? Cevaba geçmeden kısa bir geriye dönüş yapalım. (flaşbek yazınca garip durdu)

Seneler seneler, yıllar yıllar önceydi, henüz ilk insan dünyada ve onun soyu ona baba diyordu. İşte o zamandan beri insanlar dial bir şekilde iletişime girmeye ve doğa karşısında kendilerini var etmeye başladılar. Ama o zamanki diyaloglarla şimdiki dialoglar arasında değişmeyen nadir şeylerden bir tanesi bu yazının konusu.... formaliteler… biraz daha açarsak, yapılmak zorunda hissedilen, insanın çoğu zaman sorgulamadan boyun eğdiği davranışlar ve eylemler. bir nevi zihin kelepçeleri…



Tekrar yukarıdaki dialoga dönersek ve günlük rastlantısal olasılık hesabı yaptığımızda büyük rakamlara ulaşabileceğimiz cinsten olan bu tip konuşmalar yüz yıllardır insanları bir şeylere zorluyorlar. Belki zorunda hissetmeden yapıyoruz bunları ama aslında formalite davranışlar ve eylemler, bilmediğimiz ya da düşünmediğimiz bir kaynaktan çıkıyor ve iletişimimizdeki sahteliğin müsebbipleri oluyorlar. Örneğin, diyalogda, özlediğini söyleyen ve karşılığında kendisininde aynı durumda bulunduğunu belirten formalite insanlarımız. Bunu neden yapıyorlar ya da yapıyoruz? Yani özlemeden, özlüyoruz diyoruz, “naber?” diyene iyiyim demek bir görev oluyor bazen, tanımadığımız birinin ölüm haberini duyduğumuzda maksimum 10 dakikalığına belleğimizde yer edinecek geçici bir info için yalanlar söylüyoruz, üzülmüş gibi yapıyoruz. Peki bunları neden yapıyoruz? Neden “naber?” sorusuna düşünmeden iyiyim diyoruz ya da ölüm lafında duygularımızı dinlemeden refleksle ve ünlemlerimizle diyalogları süslüyoruz? Çünkü zihin kelepçeleri ilk insandan beri bizimle. Diğer bir değişle, ilk insandan bu yana gelen güvensizlik ve yalnızlık duygusu, formalitelerin kaynağı. Yasak elmanın yenilişi ve kendi iradesiyle sorumlu tutulmak zorunda kalan insanlık, dünyaya yalnız geldi ve güvensizlikler, acılar içinde büyüdü, olgunlaştı ve kendini var etmeye çalıştı. Ve bu sayede insanlar hayatta kendi zırhlarını kendi sahtelikleriyle oluşturdular ve bu güvenlik sistemi, tedricen bugüne kadar kalıplaşarak yorum mekanizmasını devreden çıkardı ve sorgulanmaksızın bugüne kadar genlerimizde yolculuk yaptı. Ezcümle, güvensizliğimiz yalnızlığımızdan kaynaklandı, kendine kalkanlar yaptı ve insan ilişkileri giderek kalıplaşmaya ve duygusuzca kurulan cümlelerle sahteleşmeye başladı. İşte bu süreç içerisinde formaliteler oluştu ve reflektif olarak “ölüm” lafı .geçtiğinde üzülmek, “nasılsın?” sorusu sorulduğunda karşıdakinin durumu merak edilmemesine rağmen karşılık olarak “sen nasılsın?” demek ve bunun gibi bir çok klişe, hayatta kalıcı yerlerini edindiler.



“E biz bu formalitelerden şikayetçi değiliz. sanane kardeşim, sen işine baksana!” diyenlere, bundan sonrakileri okumanın zaman kaybı olacağını söyleyip bir diğer paragrafa geçiyorum.



Bu bölüm formalite düşmanları için…



Yukarıda dediğim gibi güvensizlik ve yalnızlık korkusunun, şekil değiştirerek sahteliğe neden olması ve bu nedenle dialoglarımızın kalıplaşmasını engellemek için, yani zihin kelepçelerini kırmak ve bu sayede her anlamda özgürlüğü dilinden düşürmeyen insanları bile esareti altına alan formalitelarden uzaklaşmak bizim elimizde. Yapacağımız sadece doğruyu söylemek ve içimizde egemen olmaya çalışan kaybetme duygusuna yenilmemek. E peki ne olacak bunun sonucunda? Cevap komplike biraz, (genellikle paragraflarda “cevap basit” ya da “cevap çok açık” yazılır.) şöyle ki, yüz yıllardır süregelen korkularımıza, alışmışlıklarımıza, tabulara ve klişelere özgür irademizle ve kendi düşüncelerimizle gereken cevabı verip daha şeffaf ve daha sahici muhabbetlerin, diyalogların muhatabı olacağız.


serbest edebiyat 3

SADECE MİDE AĞRISI


Bilgisayarın tuşlarına; her an, vücuttan aldığı enerjinin, ani olarak zuhur eden bir kriz sebebiyle, o bölgeye kanalize olmasından mütevellit kesilmesiyle birlikte veda etmeye hazırlanan parmaklar ve eski Fransız filmlerinde görünen, dikdörtgene dönüşen ekran kadrajı gibi göz kapaklarının da ahvalinde cereyan eden bu durum neticesinde bilgisayardan uzaklaşarak vücutta vuku bulan bir krizin içine doğru bir yolculukla başlıyoruz efendim…

Son zamanlarda vücudun yönetiminden memnun olan uzuvlar, nicedir efendilerine (beyin) karşı gelmek söyle dursun, sitem bile edemiyorlardı. Fakat dün gündüz sularında beyin yönetimindeki vücutta bazı aksamalar cereyan etti ve bünye dıştan ve içten gelen müdahalelerle sarsıldı. Bundan 5 yıl önce, henüz duygusal gençlik çağlarında iktidarda, beynin duygu merkezi (talamus) vardı fakat o çağlarda vücudu iyi ve istikrarlı yönetemeyen talamus yerini beynin başka bir merkezine, cortex’e bıraktı. cortex uzun süredir koalisyon fasilitesi olarak görev yapan hipotalamus’un da yardımlarıyla istikrarlı, sebatlı bir yönetim sergiliyordu, ta ki dün yaptığı elim hataya kadar.

Neydi bu hata? Uzun süredir, vücudun iç ve dış organlarıyla iyi iletişimde olan, onları gerektiği gibi sağlıklı yöneten cortex, dün banyo yapan vücudun, bu işlemden sonra gereği gibi kurulanmasını denetleyememiş ve akşama doğru bu savsamanın neticeleri de gün boyunca vücuda doğru esen soğuk hava dalgasının da yardımlarıyla mide’yi etkilemiş. Sadece etkilemekle kalmayıp, meydana gelen derin bir ağrıyla da yönetime fazla mesai yaptırdığı gibi, bölgeye savunma kuvvetlerinin gitmesiyle birlikte vücudu da bir sürü masrafa sokmuştur. 4-5 saat krizle baş etmeye çalışan cortex yönetimi, çareyi dışardan kuvvet takviyesinde bulmuş ve majezik birliklerinden yardım istemiştir. Majezik kuvvetlerinin sınırdan içeri girmesinden 1 saat sonra kriz durdurulmuş ve cortex iktidarı bir krizi daha başarıyla bertaraf etmenin gururu ve zafer sarhoşluğu içinde vücuda, “git de yat lan artık. Saat sabahın 7 si oldu oğlum” gibi sokak ağzı bir söylemle emir vererek, inzivaya çekilmiştir…

yeni sezonun ilk iletisi


Yazık bir kıştan sonra nazik bir yaz geçti ve yine tekrar soğuk günlere doğru bloglu yolculuklar başladı...

3 aylık yaz döneminde, yaza başlamadan önce planladığım şeylerin çoğunu yapmanın verdiği hevesle ve geri kalan azını yapmamanın vermesi gerektiği pişmanlığı da yok sayarak yeniden yazmaya ve diğer sorumluluklara dönüyorum.

yazın ilk günleri; Çin seyahatinin heyecanı ve yorgunluk tahminleri zihnimi doldururken, son günleri ise; zamanında, "adamlık bende kalsın" deyip de üstüne gitmediğim, alttan aldığım derslerin sıkıntısı ve kapıyı kırmak üzere olan yumurtanın verdiği tedirginliğin telaşıyla geçti. şimdi ise tekrar hareketli günlere ve bol kafeinli gecelere merhaba diyorum ve ice tea şeftalimden bir yudum alıp bu sayfadan ayrılıyorum...

yaza merhaba iletisi

YAZ-IK BİR KIŞ VE NİHAYET YAZ














geçen kocaman bir yıl ve zihinlerde yerini şimdiden edinen tatil planları...

evet nihayet haziran, güneş sisteminden aldığı yetkiye dayanarak tüm sıcaklığıyla türkiye'nin çoğu yerini 30 gün boyunca ısıtacak ve her zamanki gibi zor geçen kışın ve sonbaharın yünlü ve uzun kollu elbiseleri, raflardaki yerlerini kısa ve ince olanlara bırakacak. diğer taraftan, derslerden bunalan bünyelere; soğuk ve bol köpürcüklü gazoz niyetine göz kırpan yaz havaları ve işlerin sıkıntısından bütün yılı hesap makinesi gibi geçiren vatandaşa da haziran ve onu takiben gelecek kavurucu aylarda alacakları rahat ve huzurlu bir nefes, bütün yılın yorgunluğunu unutturacak.



dondurma külahları dolacak, su topları hevesle şişirelecek, mayolar ve bikiniler en son ikamet ettikleri yerlerden çıkartılacak ve denenip, kışın ne kadar yan gelip yatıldığı ve kalçaların ne kadar büyüdükleri tespit edilecek. ayrıca gazetelerden tatil ilanlarına bakılıp, bütçelere göre arabalara atlanıp yazlık mekanlara akın edilecek....

bunca çeşitli plan ve yapılacak şeylerin içinden benim seçtiğim tatil planı ise eğer gerçekleşirse, belki de son yıllarımın en zevkli tatili olabilir. sayfayı post-it niyeti tasavvur edip başlıyorum efendim....

1- finaller bitecek ve kısa bir gaziantep ziyareti
2- Çin'in iÇİNe doğru için için bir yolculuk
3- dönüşte kısa bir mersin seyahati
4- bir kaç arkadaşla 5 yıldır planladığımız çeşme'ye yahut rus vatandaşların ikamet ettikleri diğer güzide tatil beldelerimize gidilecek.
5- istanbul'a dönülüp staja başlanacak
6- (her an doldurabilirim, çok pis gaza geldim)





ve belirtmeye lüzum bile görmediğim, zaten her yaz planımın içinde olan şeylerden; ilk olarak tatil yapılan mekanda göz gezdirilip tatlı, çıtı pıtı, tercihen ailesiyle yaşamayan, helal süt emmiş olmasa da sütten ağzı yanmamış bir hatun kişisi bulunup, gözlerinin içine bakarak yaz aşkım şarkısı söylenecek, hala okumam gerektiği konusunda bir yerlere not ettiğim kitap isimleri listem bulunup, kitapcı amcaya gösterilecek ve yaz boyu ilim-irfan öğrenilecek, deli gibi yüzüp manyak gibi yiyip, angut gibi uyuyup, gamsız gibi kahkahalar atılacak ve tabi ki yazın gördüğüm, edindiğim ve yazıya dökmek istediğim her şey, yine bloguma yazılacak...















evveett bunca şeyi yaptıktan sonra eylül ayını ve tatil biterkenki hüznü şimdi hatılamak bile istemeyip yazıma son noktayı koyarak, dönemin son blogunu da YAZıyorum efenim. YAZın yine buralardayımmm, unutturmayın kendinizi bol bol mesaj YAZın!

denemeler #1




İNSANİ DEĞERLER VE ÖN YARGILAR


değerleri ve olguları, insan tanımlar...

bu dünyada zenginlik, fakirlik yahut ahlaksızlık.... bunların hepsi insanın yorumuyla anlamlanmıştır. yani insan hayatının gerekleriyle ve ihtiyaçlarıyla. birisi için zenginlik ne kadar önemliyse, diğeri için o kadar önemli olmayabilir. her birey kendi çerçevesinden bakar dünyaya ve hayatı kendi paletiyle renklendirir. paletteki renkler; onun edindiği deneyimler, bilgilerden oluşur ve bu renk skalasında her insanın yorumu kendine göredir. birisine; "o ne kadar sağlıklı, keşke onun yerinde olsam!" demek, kendi sağlık tanımımız doğrultusunda yorumumuz ve o kişiye yönelttiğimiz ithamımızdır. belki de o kişinin sağlığı için mutlu olmasını engelleyecek önemli bir sorunu olabilir yani paletindeki renkleri, hayat resminde kullanırken sağlık olgusunu boyamamıştır. biraz daha açarsak, sağlıklı addedilen insanın geçim sıkıntısı varsa, o hiç bir zaman sağlığının kıymetini bilemeyecektir. binaenaleyh, insanı doyuramayız ve kendisinde olanlarla yetinmesini bekleyemeyiz.


70'lik bir ihtiyar için sağlık, 20'lik bir delikanlı için farklı anlamlar içerir. ve ne kadar gülünçtür ki, insan her şeyi kendisine göre anlamdırır. bu aşamada dine ve tanrı'nın dünyaya bakış açısına değinmek gerekirse, ortada salt soyut kavramlar vardır ve bunları somutlaştıran birey, sadece kendi hayat resmini çizer ve o çerçeveden izler bütün dünyayı. yani onun için dünya kendi bilincindeki dünyadır ve genel-geçer olgular, bireyin süperegosu ve egosu arasında çıkan çatışmalarla özel-kesin olmaya başlar.


zamanın birinde bir ihtiyar, hep yokluk içinde yaşadığından mütevellit tanrı'ya şikayet eder ve sitemde bulunur. ne varki tanrı, para ve varlık kavramını dünyaya içi boş gödermiştir. ihtiyarın sitem edeceği mercii tanrı değil, zenginlik ve para gibi soyut olarak gönderilmiş olguların anlamlarını bütün dünyaya dayatarak tanımlayan topluma olmalıdır. tekrar ihtiyara dönersek; tanrı, ona bu durumu anlaması için büyük bir hazine vakfeder. ama ihtiyar bu sefer de az ömrü kaldığından ve zamansız gelen zenginlikten yakınır. emin olun ki, tanrı ona tekrar gençlik bahşetseydi, bu sefer de kendi paletindeki renklerle tekrar sorunlar yaratıp yakınmaya devam ederdi. hülasa, diyebilirizki kendi yaptığımız resimler neticesinde tanrı'ya yakarmak, agonun bilinci ele geçirmesinden başka bir şey değildir. artık kesinleşmiş tanımlamalar yüzünden ise belki de sorunlarımızın en büyük müsebbipleri ilk tanımlamaları yapanlardır. olamaz mı?


diğer ve son örnek ise labirentteki farenin akıbeti ve ahvali hususunda. dünyada 3 çeşit insan vardır. bunların en zavallıları, labirentte olduklarını bilmeyerek, peynir nereye konulursa sorgulamadan ve araştırmadan, dogmalarıyla onu kovalayanlardır ve bunlar, peyniri koyan elin çizdiği sınırlar dahilinde yaşarlar. ayrıca kendi hayat resimlerinde kullanacakları renkler de sınırlıdır. ikinci güruh ise; labirentte olduğunu bilip, çıkmaya uğraşmadan her şeyi oluruna bırakanlar, boyun eğenlerlerdir. ne yazık ki bunlar da kendileriyle savaşmaktan ve uğraşmaktan labirentten kurtulma fikirleri üretemezler. 3.cü ve az bulunan insan grubu ise, hem labirentte olduğunun farkında, hem de labirente üstten bakıp, olaylar ve diğer insanları sorgulayan, yorumlayan insanlardır. gerektiğinde peyniri kullanıp diğerlerini dize getirebilirken, gerektiğinde de labirentte yaşamaya ara verip kendi çerçevesinden olayları izlerler. ve yemin ediyorum ki, ne pahasına olursa olsun, bir gün labirentin dışına çıkıp üstten bakacağım. belki de çok yaklaşmışımdır. kim bilir?





E.K. (30.05.07)

anılardan bir yaprak

GECENİN CEVABI



gecenin en karanlık ve en umutsuz saatleriydi. uykudan eser, yastık ve yorgandan hayır olmayacağını anladıktan sonra sokaklara attım kendimi. sisli, pembe ve alabildiğine ürkütücü bir havanın içinde gece bütün ihtişamıyla davet ediyordu kendisine. evimin karşısındaki mezarlık ve basket sahası güneş varkenki sevimliliğini ve olağanlığını kaybetmiş, aydan ve karanlıktan kuvvet almış bütün kudretini sergiliyordu. son bir aydır kafamı meşgul eden çeşitli sıkıntılar ve sorularım ne kadar çoksa gecenin garabeti de o kadar çoktu. caddenin sol ve sağ tarafına fütursuzca park edilmiş arabaların yanlarından geçerken, kedilerin, "sen daha yatmadın mı?" bakışlarına ürkek bir şekilde aldırış etmeyip ilerledim.


tanımlayamadığım bir güç yahut bir enerji, beni sorularımın cevaplarına götürüyordu. öylesine ve aklımdaki düşünceler eşliğinde yürümeye başladım, az önce çiseleyen yağmurun ıslattığı ıssız sokaklarda. mezarlıktan gelen, yağmurla harmanlanmış toprak kokusunu içime çekmeye başladığımda, topraktan geldiğimi ve bu nedenle sorularımın cevaplarını geldiğim yerde bulacağım düşüncesi zihnimi esir aldı. mezarlığa doğru yavaş ve çekingen adımlarla yürümeye başladım. sis etkisini azaltmış, ay devreye girmişti ve ben, korkularımın beni yolumdan geri döndürme çabalarına rağmen nihayet mezarlıktaydım. mezarları okumadan geçiyordum. bir inanışa göre; babaannemin, ben küçükken öğütlediği üzere mezar okumanın kötü bir şey olduğunu hatırlayıp yoluma devam ettim. nereye gittiğimi ve nereye gideceğimi bilmiyordum ama bir enerji beni çekiyordu. kadere olan imanımı yeniden test ettim ve bu yürüyüşün sebebsiz ve boş yere olmadığını biliyordum. derken bir mezar taşının üstündeki şu yazı bana okutuldu. "kadere inandım, allaha inandım, ahirete inandım ve girdiğim hiç bir yolda allah beni yalnız bırakmadı"

derin bir nefes aldım gecenin siyah bulutlarından ve bu yazıyı okumamın az sonra olacakların habercisi olduğuna emindim. yürürken içimden"mezarları okumayacağım... mezarları okumayacağım " diyerek duyularımı bilincimle kontrol altına almaya çalışırken ve bir diğer mezar taşı gözlerimin önündeydi, "ey dost! her merakın bir bedeli vardır! ahireti merak ediyorsan, görmen için ölmem gerekir. cenneti merak ediyorsan, görmen için iman gerekir. ve beni merak ediyorsan sana tahmin edemeyeceğin kadar yakınım!"


-peki sen neyden vazgeçeceksin merakın için?

arkamdan gelen bir sesin bu sorusunu duyduğumda kas katı kesilmiştim ve bir an nefes alamaz olmuştum. gecenin sabaha yaklaşan saatleriydi ve ben bir mezarlıkta ne olduğu bilinmeyen bir varlığın sesiyle korkudan titriyordum. halüsinasyon olduğu konusunda telkinlerle kendimi rahatlatmaya çalışırken bir yandan da etrafımı kontrol ediyordum. fakat koca mezarlıkta mezar taşları ve benden başka hiçbirşey yoktu. sonra aniden yine aynı ses;


-soruların vardı, cevap istedin. zamanım vardı cevaplamaya geldim.

-(tehevvüren çıkan bir çığlık ve arkasından) kim var orada?

-babaannen okuma dedi, sen okudun. taşlar bedel ödemen lazım dedi ama sen kararsızsın. neden bu çekincen?

-sen yoksunnn! sen yoksunn! ve sen benim bilinç altımsın.

-öyle miyim erhan?

-evet

-ya sen yoksan?

sesin geldiği yer belli değildi fakat yine de oradan uzaklaşmak için mezarlığın derinliklerine doğru yürümeye devam ettim. mezarlık bekçişinin kulubesini gördüğümde bir an için korkumdan sıyrılıp derin bir nefes aldım ve ahşap kulübenin loş sarı ışıklarını yansıtan pencereden içeriye baktım. 2 odalı kulübede tek pencere vardı ve ağaç hışırtıları, yağmurun ıslattığı toprakta çıkan ayak seslerimi gizliyordu. bekçinin içeride olmadığını düşünürken, odada bulunan eski bir sobanın üstünde, dumanı tüten bir çaydanlık gördüm ve kapıya doğru yürüdüm. kapının açık oluşu, korku filmlerindeki sahnelere ne kadar benzese de korkularımın cevaplarımı engelleyemeyeceğini ve bu yolun sonunda bir şeyler bulacağımı biliyordum. aralık olan kapıdan içeriye yavaş adımlarla girdim ve demin pencereden baktığım, loş ışıklı odaya doğru kimse yok mu? diyerek ilerledim. odaya girdiğimde kimse yoktu ve aniden kulübenin dış kapısının kapandığını duydum.


-izin istedin, gel dedik ve geldin. şüpheler erhan... şüpheler gerçeğe düşen gölgelerdir.

-bekçi misin? o sesler sana mı aitti?

-kimine göre bekçi, kimine göre çöpçü. neyi değiştirirki? ateşe giren her şey yanar erhan. altın da olsa aynı, kömürde. ne farkederki?

-rüyada mıyım? hiç birşey anlamıyorum.

-belki de şimdi uyandın. korkma, gecenin bu saatinde cevapları için tehlikeyi göze alıp mezarlığa gelen birisine kötülük yapacak olsam bunu odanda oturup düşünürken yahut akşam makarna yerken de yapabilirdim.

-her neysen cevaplanmasını istediğim bir sorum var ve...

-şşşttt!... benim için kelimeler önemli değildir. içinden geçir kafi

-sen hızır mısın? ya da allah'ın gönderdiği....

-ne önemi var kisvemin, soruya soru vermenin? soruna cevap istedin, bunun için düşündün, istedin, araştırdın, dua ettin. sence cevap almak artık hakkın değil mi?

-öyleyse neden bu cevabı kendim bulamadım? sana mı ihtiyacım var?

-sen olmadığımı nerden biliyorsun? ya da şöyle söyliyeyim; ya benim için mekan ve zaman önemli değilse? senin için önemli olan, soruna bir cevap bulmak değil mi? bunu kendin bulman yahut bir mezarlık bekçisinden öğrenmen arasındaki fark, cevabın doğruluğunu değiştirecek midir sence? ben sana ölüyüm desem, sen de "yaşıyorsun çünkü duyuyorum, görüyorum" desen bu söylediklerin ne benim yaşadığımı, ne de öldüğümü değiştirir. ben hala benim.
-peki bu cevabın bir bedeli var mı?

-her cevabın ve her ilimin bir bedeli vardır. öğrendiğin şeyler, sorumluluklarını artırır erhan. geri kalan bedel ise zaten senin çabandır. ve sana şunu söylemeliyimki, beni merak etmen hiç birşeyi değiştirmez.

-peki söylediğin şeyin doğruluğunu nasıl kanıtlayacaksın ya da sana niye inanayım?

-dediğim gibi, inanman yahut inanmaman gerçek doğruyu etkilemez. ha bir de yüzüme korkunçmuşum gibi bakmayı bırak. neyse, istersen sabah olmadan başlayalım. asırlardır süregelen bir sorunun cevabını aradığının farkında mısın erhan? evet bu merak ettiğin şey, çoğu dinin kutsal kitaplarında ve vedalarında yazılı olan bir olgu fakat insanoğlu bu döngüye asırlardır başka yorumlar yapıyor. işin garip ve bir o kadar da doğru tarafı ise sorularına buldukları cevaplara tam anlamıyla inanmıyorlar. peki erhan, babanın seçtiği seçim sonucunda annenle evlenmesi ve 6 milyon spermin arasından senin enkarnasyon geçirip dünyaya gelmen bir tesadüf mü? yahut dün bu saatlerde uyuyamamanı ve bu soru üzerinde yoğunlaşmanı sağlayan merak için bugün bu saatte dışarı çıkıp, buraya gelip beni görmen tesadüf mü? baban olmasaydı şu anda ben de burada olamayacaktım ve bu konuşma olmayacaktı. yani demek istiyorumki her olay birbirinin dinamiği. her olay bir diğerinin nedeni.

mezar taşlarını okumak istememen senin yıllar önce duyduğun bir öğütten ötürüydü fakat sen bunları okudun ve beni buldun. işte ben senin kaderinim erhan. ve yarın yaşayacağın hayatı şu anda değiştirmek senin elinde.

-herkes kendi kaderini yazar.

-şüphesiz. ama olay o kadar basit değil. bir karınca düşün. önünde iki yol var ve ikinci yolda büyük bir tehlike, ilk yolda ise karnını doyuracağı bir buğday tanesi. karınca bu iki yolun sonunu görmeden, tecrübelerine, ihtiraslarına, tutkularına ve düşüncelerine göre seçimi yapacaktır. ve bu seçim sürecini, kendisine verilen kutsal aklıyla, duyularının yönettiği bedeni arasındaki savaşım belirleyecektir. yaptığı seçim doğrultusunda karınca, buğdayı bulursa, bu buğday onun kaderidir, çünkü o henüz o seçimi yapmadan önce yaradan onun buğdayı seçeceğini bilir fakat aklını nasıl kullanacağını test eder ve sınav yapar. kısacası karıncanın akıbeti yaradanın bilgisindedir fakat karınca, geleceğini kendisi belirlemiştir. ve unutma erhan eğer yaradan isterse, iki yola da buğday yahut iki yola da tehlike koyabilir. yani geleceği ve kaderi tekrar değiştirebilir.

-peki neden karıncanın ikinci yolunda tehlike var? tehlikeli bir hayat yaşaması gerektiğini kendisi mi seçmiş?

-söyle anlatıym; savaşlarda ölenler, kalanlar için savaşmadılar mı? ya da tehlikenin her zaman zarar vereceğini nereden bilebiliriz. belki de karınca o tehlikede ölecekti fakat geri kalanlar, o yola girilmesinin tehlikeli olduğunu tecrübe edeceklerdi. ya da o tehlikeden kurtulup yeni yerler görecekti. aslında burada sadece bir karıncanın kader programını anlattım. yani bu sadece bir varlığın kaderi. peki bu durum, dünya üzerinde bulunanları işin içine kattığımızda ne olacak? cevap çok açık; birisinin iyiliği diğerinin kötülüğüne sebebiyet verebilecek. yani insanların kaderleri birbirine geçmiş olacak ve dünya üzerindeki bu dengeyi ve adaleti de Allah sağlayacak.

-anladım galiba

-söylemene gerek yok, anladığını anladım zaten. soruna bulduğun cevabı hakettin erhan. ve şimdi sabah olmadan eve dön, ev arkadaşların 15 dakika sonra uyanacaklar.

-teşekkür etmeli miyim?

-düşünmen yeterli benim için. neyse şimdilik hoşçakal ve benim kim olduğum araştırma. bekçi osman biraz huysuzdur. soru sorulmasından hoşlanmaz. zaten beni tanımayacağı için yorma adamcağızı.

-bir dakika! şeyy...

-artık soru yok erhan. gitmen lazım.



kulübeden çıkıp eve doğru yürümeye başladım daha sonra. sabahın ilk ışıklarıyla eve girdim. ilginç ama kulübeyle ev arasındaki yolu hala hatırlayamıyorum. yatmak için yatağıma yattığımda, içerden gelen seslerle birlikte ev arkadaslarımın seslerini duydum. evet uyanmışlardı. odama girip bana baktıklarını hissettiğimde, uyuma numarası yapıp son bir kaç saati gözlerim kapalı olarak bir daha düşündüm. artık soruma cevabımı bulmuştum. evet kader konusunu çözmüştüm ama bu sorularımdan sadece bir tanesiydi ve çözülmeyi bekleyen onlarcası daha vardı.

ARKASI YARIN: "2100'de bir osmanlı" (1)






evetttt herkese selamlar!....


bugün yeni bir hikaye dizisine başlıyorum efenimm. yıllar önce, babaannemin zamanında, henüz harf inkılabının yeni yapıldığı dönemlerde, ilk olarak tercüman-ı ahval gazetesinde yayınlanmaya başlamış olan yazı dizileri vardı. ben o zamanlar bir portakalda vitamin yahut sütte ph 5'dim ama yine de tarihin tozlu sayfalarını karıştırdığımda(tabii ki netten) karşılaştığım manzara beni derinden etkiledi. şöyle ki, efenim! o zamanlar takdir edeceğiniz gibi, ne televizyon, ne de radyo vardı. daha doğrusu radyo, tekelin yani trt'nin elindeydi ve arkası yarın tarzı programlar henüz iktibas edilmemişti yurt dışından. işte öyle zamanlarda vatandaşları gazete okumaya çekmek için arkası yarın tarzında hikayeler yazılmaya başladı ve beklenilmedik bir şekilde ilgi görüldü. zaten daha sonraki yıllarda da karikatürler, çizgi romanlar aldı bunların yerini. binaenalaeyh bir süre sonra, insanlar unutmaya başlamışlar bu tür gazete yayınlarını ve halk gazeteyi salt haber alma aracı olarak görmeye başlamış, ta ki yıllar sonra cumhuriyet gazetesinin tekrar bu kültürel hizmeti sunmaya başlamasına kadar. ben de geçen gün bunları araştırırken, neden benim de günü gününe şekillenecek bir hikayem yok? dedim. ve bugün buna başlamaya karar verdim. efenim, hikayem 2100 yılında geçiyor ve o zaman bulunmuş olan bir nevi zaman makinesine benzeyen bir araçla yıllar öncesinden fatih sultan mehmet'i getiriyorlar. (evet biraz fantastik) neyse, sultan mehmet istanbul'un 2100 yılındaki halini görüyor ve olaylar silsilesi başlıyor.....



bölüm 1

"yıl 2100"



ılık bir sonbahar günü, sararmış yaprakların sis içerisinde süzülüp yere ulaşmaya çalıştığı anlarda, istanbul'un centervillge(ortaköy) semtinde, evlerden bir tanesinde ilginç bir heyecan yaşanıyordu. 24 yıllık evliliklerinde ilk defa bu kadar heyecanlanmışlardı seyfettin ve claire çifti. o gün yıllardır danimarkada ikamet eden oğulları michael tahsin 4 yıllık mühendislik eğitiminden sonra nihayet yurda dönüyordu. seyfettin bey, 52yaşında, kısa kır saçları olan, hanımı claire'dan epeyce uzun boylu esmer tipik bir türk beyefendisidir. seyfettin bey, yıllar önce norveç'te maden işçiliği yaparken tanımış, beline kadar sarı saçları, yanaklarında bulunan kahverengi küçük çilleri olan claire hanımı. ve daha sonra yaşı ilerleyip, madencilikten emekli olan seyfettin beyin ısrarlarına dayanamayıp türkiye'ye dönmüşler.


türkiye'ye geldiklerinde mısır'daki amcasının vefatıyla birlikte büyük bir miras sahibi olan seyfetin bey, o parayla memleketi malatya'da bir sürü toprak almış ve o topraklarda mango ve avakado yetiştirmeye başlamıştır. seyfettin bey'in annesi züleyha hanım, halen malatya'da eşi hüsamettin bey'in mali müşavirlik dönemlerinde aldıkları 2 katlı, pencereleri tarlalarına bakan, ahşap evlerinde oturmaktadır. seyfettin bey'in hiç kardeşi olmamıştır ve bu durum, onun çocuklara olan sevgisini anlamamızda önemli bir husustur.


mirastan kalan paraları toprağa yatıran mesut çift, istanbul'a taşınmaya karar verirler. onların bu kararında en büyük pay ise oğulları michael tahsin'in tahsili ve iyi şartlarda yetişmesi olanağının bulunmasıdır. istanbul'a geldiklerinde ise claire hanımın astronot yeğeni joshua'nın centervillage'daki evlerinde ikamet etmeye başlarlar. joshua, 27 yaşında, atletik yapılı, uzun kumral saçları omuzlarına varan bir delikanlıdır. nasa'daki eğitiminde tanıştığı orhan wilson bey'le çok iyi anlaşmış ve bu samimiyetleri, orhan wilson'un londra'da gök taşı tasarımcılığı yapan kızı samantha ile tanışmalarına ve 3 yıllık bir flört döneminden sonra evlenmelerine vesile olmuştur. samantha, beyaz benizli, 1.60 boylarında, minyon tipli ve görünüş itibariyle türk kızlarını andırmaktadır. samantha ile joshua'nın evlilikleri londra'da yapılmış ve o gün seyfettin bey'in babasının vefatı dolayısıyla turkiye'de olması yüzünden claire ve seyfettin çifti, genç çiftin evlilik törenlerine katılamamışlardır. joshua ile samantha evlendikten sonra orhan bey'in de karaciğer rahatsızlığından dolayı türkiye'de bir hastanede tedavi görmesi üzerine istanbul'a yerleşmişlerdir. joshua istanbul'da uzay mekiği yedek parçacısı nurullah bey'in tamirhanesinde ustabaşı olarak işe başlamıştır. orhan bey'in beklenen vefatıyla birlikte joshua, eşi samantha ve kızları marynurla birlikte centervillage'daki evlerinden ayrılıp tekrar amerikaya dönmüşlerdir. döndüklerinden bir hafta sonra claire ve seyfettin çifti istanbul'a gelmişler ve joshua'nın amerikaya gittiğini komşularından öğrenmişlerdir. bunu üzerine joshua, istanbulda'ki aile dostları pelin ve james'i arayarak centervillage'daki evinin anahtalarını seyfettin bey'e vermesini söyler ve seyfettin-claire çifti için yeni yaşam yuvaları artık burasıdır.

centervillage'daki bu daire, bulunduğu 6 katlı apartmanın 5. katında, manzarası itibariyle boğazı ve üstünde bulunan 5 köprüyü de yakından gören üç oda, bir salon naif bir dairedir. seyfettin bey günün önemli bir bölümünde, evin geniş, ferah salonunda hobisi olan oymacılık sanatını icra etmektedir ve bu durumdan çok büyük keyif almaktadır. claire hanım ise vaktinin büyük bir bölümünü, internette, norveçteki gençlik arkadaşlarıyla msnde konuşarak geçirmektedir. yerleşmelerinden bir süre sonra, 2000li yıllarda kalmış olduğunu düşündükleri komşuluk ilişkilerini, kendilerine yapılan "hoşgeldin" ziyaretleriyle tekrar yaşamaya başlamışlardır. apartmanda, bir çok milletten vatandaş ikamet etmekte ve bunlardan bir çoğu da 50 yıl kadar önce, türkiye'nin ab'ye girmesiyle türkiye'ye taşınmışlardır. ve o gün bu gündür eski türk halkıyla, yeni homojen yapıda ki enternasyonel halk dostane bir ilişki içerisindedir. apartmanda seyfettin ve claire çiftinin en yakın olduğu komşular, 3 katta oturan italyan paolo ve elizzia, 6 katta oturan mısırlı hasan zayid ve karısı monica çiftidir. apartmanda kimseyle ilişkisi ve dialoğu bulunmayan bruce milner ise mısırlı ailenin karşı dairesinde oturmaktadır. aslen irlandalı olup hayatının büyük bir dönemini new york'da, gizli bir araştırma yaparak geçirmiştir. bruce, 45 yaşında, hafif beyazlamış ve tepeden dökülmeye başlayan saçları olan, siyah, kalın camlı gözlükleriyle eski tip siyasetcileri andıran mizaca sahiptir. annesi irlandalı, babası ise israilli bir yahudi olan bruce, irlanda da doğmuş ve eğitiminin büyük bir bölümünü orada tamamladıktan sonra bir gün, okuldan eve dönerken yan komşularının garajından gelen garip sesler onun dikkatini çekmiştir ve bakmak için ilerlediğinde, kapının açık olduğunu farketmesiyle gelecekte seçeceği mesleğinin ve uğruna yıllarını harcayacağı araştırmasının nedenini ilk defa orada görmüştür. garajda uzay mekiğini andıran, ufo şeklinde, yuvarlak pencereleri olan, tanımlayamadığı ve daha önce hiç görmediği o aleti görmüştür.


-heyy delikanlı, birşeye mi bakmıştın?
-ee....şeyyy...ben dışardan sesleri duydum ve..
-ve acaba bu sesin kaynağı ne olabilir diye düşündün, öyle mi?
-evet
-hımm. peki delikanlı gel bakalım benimle.

bu esrarengiz adamla beraber garajın içine giren bruce, bu aletin bir çeşit zaman makinesi olduğunu ve geçmişteki kişileri ışınlama yoluyla bu devire yahut bulunduğu zamandan geçmişe gönderebilen bir alet olduğunu fakat henüz tamamlanmadığını öğrenmiştir. bu makine üzerinde çalışan isim ise orhan wilson bey'den başkası değildir.



***1 bölümün sonu***

bugünün iletisi (6 mayıs)

winamp'a güzel bir şarkı koyduktan sonra nihayet ellerimin bana vermiş olduğu yetkiye dayanarak klavyeme hükmedebilirim... belki türk halkına münhasır belki de dünyanın her yerinde olabilecekbir sendromdan bahsetmek istiyorum bugün. karşınızda...pazar sendromu.

cumartesi gecesi ılık bir duştan sonra yarının pazar olduğunu bileek sorumluluklara verilen bahanevi bir cevaptan sonra "- amaaan ! nasıl olsa yarın pazar, geç yatıym bariii" deyip sabaha karşı yatağa girilir. yaklaşık 18 saatlik bir ayrılıktan sonra yorganınıza, yastığınıza kavuşursunuz ve sabahın ilk ışıklarıyla günün son rüyaları arasında gel git yapan bünyeniz, evden gelen sesler yahut uykunuzu bölmek için geliştirilmiş teorilerin hayata geçirilmesiyle yeni bir sendroma gözlerini açar... isterseniz bu durumu, yaşamış bir bünyenin serzenişleriyle yorumlayalım....

-dıınnnnn!.... dınnnnn!
-hay ebeni! (gözler mahmur ve kısık bir şekildedir, bünye yataktadır)
-dınnnnn!... dınnnnn!
-bu ses ne lan? (yataktan yarı sesli, yarı sessiz küfürlerle kalkılır)
-dıınnnn!
-abicim sen manyak mısın? pazar pazar rüyana mı girdi elektrik süpürgesi?
-ev çok pis olm, temizliym dedim.
-afferin... bunun için de pazar gününü ve erhan'ın uyuduğu saati seçtin di mi?
-kabloya basıyosun
-hay kablonu s.kiym!

"daha sonra odama gittim ve dün gece uyku haliyle yatağın altına düşürdüğümü farkettiğim telefonumu şınav pozisyonuna geçip, 12 saattir ikamet ettiği yerden çıkartım ve saate baktım. o an garip bir sıkıntı kapladı içimi. anlatmaya kelimelerin mahal vermediği bir halet-i ruhiyeyle midemden gelen uyarı sesleriyle karnımı doyurmak için dolaba doğru, odamdan mutfağa giden, takriben 10 saniyemi alabilecek bir yolu, açlığın sirayetiyle hiç yürümemiş gibi geçip, kendimi buz dolabının önünde buldum.

kahvaltımı yaptıktan sonra pc'nin başına oturup günün haberlerine bakarken, odama girmesini her gün perdelerimle engellediğim güneşin, o gün soluk bir renk aldığını, haberleri okuduktan sonra can sıkıntısından camın önüne gidip gayri ihtiyari dışarı baktıktan sonra anladım. canım hiçbir şey yapmak istemiyordu ve bu durumun her pazar tekrarlanmasından sinirlerim bozulmuştu..."


evveettt! pazar sendromu yaşayan bir bireyin duygularını dinledikten sonra kaldığım yerden devam ediyorum. ne demiştik? "-hah... pazar sendromu" dediğim gibi acaba bu durum sadece bizlere mi özgüydü yoksa dünyadaki diğer ırklarda da yaşanıyor muydu? sendrom,umumiyetle hafta arası çalışmış, sorumluluklarıyle uğraşmış ve beyinleri yorulmuş bireylerin pazar günü geç kalkması yahut erken kalksa bile hafta arasındaki meşguliyetlerinden derin bir boşluğa düştüklerini anlamalarından sonra başlıyor. önünde koca, boş bir gün olan vatandaş, hava güzelse kendini yeşilliklere, çiçeklere, böceklere atıyor. aksi durumda evinde oturup gazetesi okuyup, çayını yudumlarken bir yandan da son bir haftadır turkiye'nin gündemi meşgul eden ve tekerrür edip gına getiren haberlere, televizyona arada bir göz ucuyla bakmasıyla müdahil oluyor. neyse önemli olan sendromun varlığını tanımlamak değil, bu sıkıcı durumu nasıl düzeltebileceğimiz? bu konuda yorum yapmamı bekleyenlere, " ne yazık ki, henüz benim de hiç bir fikrim yok" deyip, günün verdiği bunaltıcı havadan bir nebze sıyrılmak için, hayatın benim için olmazsa olmaz keyfi(nargile) eşliğinde bir kaç hoş sohbet dostla, muhabbetin terkisine demir atıp hasret gidermek istiyorum. herkese sendromsuz pazarlar!







E.K. (14:54 / 06.05.07)

bugünün iletisi (3 mayıs)

ERHANDRAMUS

Sabahın ilk ışıkları uykusuz geçen bir gece ve aklımda mühim bir bilmece! Şaka tabiî ki bilmece filan yok. Artı bayağı kafiyeler de olmayacak. Neyse hıh, nerde kalmıştık?... evet sabahın ilk ışıkları ve yorgan-yastık ikİlisinin yüzüme davetkar bakışları nezdinde okula gitme zorunluluğuyla yazıyorum şu anki yazılarımı. Az sonra dişimi fırçalayacak olmanın veremediği heves, -ki genellikle heves veren şeylerden bir tanesi değildir kendileri- ve geçerli olamayan bahaneler eşliğinde geleceğe dair yazılar yazmak istiyorum. Evet ilk olarak, cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili ikinci oylama; pazar günü yapılacak oylamanın neticesi malum olduğu veçhile akp’nin hüsranıyla bitecek ve genel seçimlere geçilecek. İkinci kehanetim ise, uefa kupası maçı olan Werder Bremen ve Espanyol maçıyla ilgili; efenim yine malum olduğu üzere maçı Bremen kazanacak fakat Espanyol turu geçen taraf olacak. Bu kehanetler sadece kendimi denemek için olup maytap geçmeye mahal vermemin muhal olacağını hepiniz takdir edersiniz. Şayet bu tahminler doğru çıkmazsa ne olacak?

Evet önemli bir husus da bu sayede cereyan edecek. Yani hepinizin terbiyesine sığınarak, affedersiniz ki g.t olacağım. Peki bunun müeyyide-i sinesi ne olacak? derseniz ise, sadece yanılmış olmanın verdiği gussayla birlikte köşeme çekilip üzüleceğim.

Neyse daha fazla ortamı sıvılaştırmadan, yarı katı, yarı sıvı bir halden gaz haline geçmenin zamanı geldi diyor ve cümlelerimi burada noktalamak istiyorum. Herkese günaydın!







E.K. ( 07:38 / 03.05.07)

"sır" hakkında...

son aylarda trajındaki artış sebebiyle bir çok insan tarafından merak edilen bir kitabın ana fikrini ve dayandığı olgulardan bazılarını paylaşmak istiyorum. evet ismi "sır(secret)" olan bu kitapta vurgulanan felsefe, evrende gizli olan sırra ulaşan bir insanın, hayatta istediği her şeye sahip olabileceği.

SIR
Bir yıl önce hayatım yıkıldı. Kendimi tükenmiş hissettim, Babam aniden öldü, ilişkilerim bozuldu. O zamanlar farkında değildim, ama hayatımın en büyük umutsuzluğu, en büyük hediyesini veriyordu. Büyük bir "sır"rın ipucunu almıştım.
"Sır"rın izini tarihte sürmeye başladım. "Sır" gömüldü. "Sır" istendi. "Sır" bastırıldı. "Sır" topluma hiç açıklanmadı.
Bütün o insanların bunu bildiğine inanamadım. Tarihteki en büyük insanlardı onlar. Tek istediğim bu "sır"rı dünyayla paylaşmak. Bu "sır"rı bilen, yaşayan insanları araştırmaya başladım. Birer birer ortaya çıktılar. Eğer onun ne olduğunu biliyorsanız."Sır" size her istediginizi verir. Mutluluk, sağlık, servet. Bob Proctor (Filozof)

Ne isterseniz yapabilir ya da sahip olabilirsiniz. Dr. Joe Vitale (Metafizikçi)

Neyi seçersek ona sahip olabiliriz, seçimimiz ne kadar büyük olursa olsun. John Assaraf (İş Adamı)

Nasıl bir evde yaş amak istersiniz? Milyoner olmak ister misiniz? Nasıl bir iş sahibi olmak istersiniz? Daha başarılı olmak ister misiniz? Gerçekten ne istiyorsunuz?

İnsanların hayatında gerçekleşen birçok mucize gördüm. Dr. Michael Beckwith (Spiritüel Öğretmen)

Finansal mucizeler, ruh ve beden sağlığı ya da insan ilişkileri ile ilgili mucizeler.Bütün bunlar "sır"rın nasıl uygulanacağını
bilmekle ilgili olmuşların, olanların ve tüm olacakların cevabı "sır"dır.

SIR

Olmuşların, olanların ve tüm olacakların cevabı, "sır"dır. Ralph Waldo Emerson (1803-1882)

Muhtemelen "sır"rın ne olduğunu merak ediyorsunuz...

Size nasıl anladığımı söyleyeceğim...

Hepimiz tek bir sonsuz güçle çalışıyoruz. Hepimiz aynı şekilde yolumuzu buluyoruz. Evrenin doğası o kadar kesin ki
hiç zorlanmadan uzay gemileri yapıyor, aya insan gönderiyor, iniş anını saniyelik bir farkla bilebiliyoruz. Sizin bir Hintli olmanız ya da Avustralya'da veya Yeni Zelanda'da, Stockholm veya Londra'da, veya Toronto, veya Montreal, veya
New York'ta olmanız sorun değil! Hepimiz tek bir güçle çalışıyoruz, Tek yasa: Çekim Yasası.

Sır: Çekim Yasası.

Başınıza gelen herşeyi, siz hayatınıza çekiyorsunuz ve hepsi zihninizde tuttuğunuz suretlerden dolayı size geliyor.
ve bu düşüncelerinizdir. Ne düşünürseniz, onu kendinize çekersiniz. Eskinin bilge insanları bunu bilirlerdi. Mesela Babilliler,
bunu hep bilirlerdi. Ama bilenler toplumun küçük "seçkin" bir kısmıydı. Sizce neden dünya nufusunun % 1'i, dünyadaki toplam maddi gelirinin % 96'sını kazanıyor? Tesadüf olduğunu mu düşünüyorsunuz? Hayır değil!

Düzen böyledir. Onlar birşeyleri anlamışlardır. Onlar "sır"rı biliyorlar. Şimdi siz de "sır"ra ulaşıyorsunuz. Çekim yasasını en basit bakış şekliyle anlatmaya çalışayım:

Kendimi bir mıknatıs gibi düşünürsem, biliriz ki mıknatısın bir çekim gücü vardır, çekim yasası da "Benzerler birbirini
çeker" der. Burada bir düşünce düzeyinden bahsediyoruz. Bizim işimiz insanlara istedikleri şeyi, düşünmeyi öğretmek.
İstediğimiz şeyi zihnimizde netleştirmek ve bu noktadan sonra evrenin en güçlü yasası işlemeye başlar; çekim yasası.

En çok neyi düşünürseniz, onu kendinize çekersiniz ve o hale gelirsiniz. Eğer burada görebiliyorsanız, burada tutacaksınız.
Bu prensip 3 basit kelimeyle açıklanabilir: Mike Dooley (Yazar)

Düşünceler nesnelere dönüşür!

Birçok kişi şunu anlamaz ki düşüncenin bir frekansı vardır. Her düşüncenin bir frekansı vardır. Bir düşünceyi ölçebiliriz.
Bir düşünceyi tekrar tekrar düşünürseniz ya da sürekli hayalini kurarsanız: İstediginiz yeni arabayı almayı, ihtiyacınız olan parayı bulmayı, veya ruh eşinizi bulmayı...bunların hayalini kurarsanız; O düşünceyle ilgili frekansı uygun bir temele yerleştirirsiniz. Düşünceler etrafa manyetik bir sinyal yayarlar ve bu sinyaller tekrar size dönerler. Bolluk içinde yaşadığınızı düşünün, kendinize çekeceksiniz. Bu her zaman, herkes için işe yarar. Sorun şu ki:

Çoğu insan istemedikleri şeyi düşünür! ve başlarına olumsuzlukların niye tekrar tekrar geldiğini merak eder. Çekim yasası sizin birşeyi iyi ya da kötü algılamanızla veya olmasını isteyip istememenizle ilgilenmez! Sadece düşüncelerinize cevap verir. Eger öylece oturup, birşeylere bakıp kendinizi berbat hissediyorsanız, evrene yolladığınız sinyal budur:
"Kendimi berbat hissediyorum." Kendinize bu cümleyi tasdiklersiniz, bunu benliğinizin tum katmanlarında hissedersiniz,
ve bu size fazlasıyla geri döner. İstediğiniz birşeylere bakıp "Evet bu!" dediğinizde, bir düşünceyi harekete geçirirsiniz.

Çekim yasası da bu düşünceye cevap verir ve uygun şeyleri size getirir. İstemediğiniz birşeye baktığınızda ve ona "Hayır!" diye bağırdığınızda onu uzaklaştırmaz, aksine onunla ilgili düşünceyi harekete geçirirsiniz ve bu defa çekim yasası o düşünceyle ilgili şeyleri önünüze sıralar.

Evren çekim yasasını temel alıyor. Herşey çekim yasasi ile ilgili. Çekim yasası her zaman işliyor. İnanın, inanmayın, anlayın ya da anlamayın, Her zaman işler. Geçmişi, bu anı, veya geleceği düşünüyor olabilirsiniz. Bunu ister imgeleyerek, ister anılara giderek veya tefekküre dalarak yapın, her şekilde o düşünceyi harekete geçirirsiniz ve evrenin en güçlü yasası olan
çekim yasası, bu düşüncenize cevap verir.



Yaratım her an devam ediyor. Her anın kendi düşüncesi ya da sürekli bir kuantsal düşünce şekli vardir. Bunlar, sürekli yaratım sürecindedirler, yarattıkça da sonuçları ortaya çıkar.

Çekim yasası: "Neyi düşünür ya da odaklanırsan onu alırsın" der. Ondan yakınıyor olman, yakındığını sana daha çok yaklaştırır. Robert adında bir öğrencim vardı. Bill Harris (Terapist) Robert eşcinseldi. Benden online ders alıyordu ve e-mail yoluyla haberleşirdik. Hayatındaki acımasızlıkları yazardı o maillerde. İşyerinde herkes onunla uğraşıyordu. Her zaman ona ne kadar kötü davrandıklarından yakınıyordu. Sokakta yürürken her köşeden onunla uğraşan ve onu incitmek isteyen
homofobik insanlar çıkardı! Stand-up komedyeni olmak istiyordu ama sahneye her çıkışında birileri, onunla, eşcinsel olduğu için uğraşıyordu. Tüm hayatı mutsuz ve umutsuzdu ve tüm düşüncesi eşcinsel olduğu için saldırıldığı idi. Ona olmasını istemediği şeye odaklandığını söyledim. Bana gönderdiğin maillere bak, hep istemediğin şeylerden bahsediyorsun. (Hep zorbalığa uğruyorum, işimden nefret ediyorum.) Bir şeye bu kadar çok odaklanırsan, çok daha hızlı meydana gelir. Sonra gerçekten ne istediğine odaklanmaya başladı ve gerçekten de odaklandı.

Sonraki 68 haftada olanlar gerçekten mucizeydi. İşyerinde onunla uğraşanların hepsi ya işi bıraktı, ya başka bölüme alındı,
ya da onunla uğraşmaktan vazgeçti. Ve o, işini sevmeye başladı. Sokakta onunla uğraşan insanlar da artık yoktu.Komedi gosterilerinde de kimse onunla uğraşmıyordu. Tüm hayatı değişti, çünkü olmasını istemediği, korktuğu şeylere odaklanmak yerine; olmasını istediklerine odaklandı.

Çok pozitif bir bakışımız olabilir ve pozitif kişi, olay ya da durumları kendimize çekeriz. Veya negatif yönelimli ve kızgın
olabiliriz, bu durumda da olumsuz kişi yada koşulları kendimize çekeriz. Bilinçli veya bilinçsiz, aklınızda tuttuğunuz; sizi
(olumsuz) etkileyen düşüncelerden kurtulun! Asıl zorluk budur. "Sır"ra dikkatli bakın...Günlük hayatınızda düşüncenin gücüne... O, her an etrafımızda...Tek yapmamız gereken gözlerimizi açıp bakmak. Çevrenizde çekim yasasının kanıtlarını görürsünüz. En çok hasta olan, hastalıktan en çok bahsedendir. Bolluktan en çok bahseden, bolluk içindedir. Çekim yasası her yerde aşikardır, eğer ne olduğunu anlarsanız. Siz bir mıknatıssınız. Düşünceleri, insanları olayları, hayatları kendinize
çekersiniz. Yaşadığız her olayı bu güçlü çekim yasasıyla kendinize çekersiniz. Size sadece istekli düşünce veya ha-yal kur-ma çıl-gın-lı-ğın-dan bahsetmiyorum; size daha derin, temel bir anlayıştan bahsediyorum..

Kuantum fiziği gerçekten tam da bu keşfi işaret etmeye başlıyor. "Aklın olmadığı bir evren düşünemezsiniz." diyor.

Aslında algılanan her şeyi akıl şekillendirir. Anlamamanız, reddetmeniz anlamına gelmez. Elektriğin nasıl oluştuğunu da
anlamazsınız; ilk başta kimse elektriğin ne olduğunu bilmiyordu; bilmesine de gerek yoktu ama herkes ondan faydalanıyordu. Nasıl çalıştığını biliyor musunuz? Ben bilmiyorum, ama bilirim ki elektrikle bir adama yemek pişirebilirsiniz,
ayrıca adamı da pişirebilirsiniz!

İnsanlar çekim yasasını anlamaya başladıkça, çoğunlukla önceden sahip oldukları olumsuz düşünceler nedeniyle korkarlar.
İki şeyden uzak olmalısınız: bilimsel olarak açıklanmıştır ki, yapıcı düşünce, olumsuz düşünceden 100 kat güçlüdür.
Eh, o zaman bunu biliyorsanız , korku azalır. Zaman tamponu olan bir gerçeklikte yaşıyoruz ve bu gerçekten işimize yarıyor. Düşüncelerinizin anında gerçekleştiği bir çevrede yaşamak istemezdiniz! Düşüncelerinizin ortaya çıkışı biraz zaman alır ve bu iyi bir şeydir! Düşüncelerinizi fark etmeli, seçmeli ve bundan hoşlanmalısınız. Çünkü siz, kendi hayatınızın şaheserisiniz, siz hayatınızın "Michelangelo"susunuz. Yonttuğunuz "Davud", sizsiniz! ve bunu düşüncelerinizle yapıyorsunuz. Geçmişte bu "sır"rı bilen liderler, "sır"rı sakladılar; böylece "gücü" kendilerinde tutup, paylaşmadılar ve insanlar bu "sır"rı bilmediler. İnsanlar, işe gittiler, eve geldiler, çalışmaya devam ettiler."Güç"leri olmadan koştular, çünkü "sır"rı çok az insan biliyordu. Yasaları olan bir evrende yaşıyoruz; mesela yerçekimi yasası, eğer bir binadan düşerseniz,
iyi veya kötü olmanız fark etmez yere düşersiniz. Hayatınızdaki her şeyi, yakındıklarınız dahil, hayatınıza siz çektiniz!
İlk bakışta bunu duymaktan nefret edeceğinizi biliyorum; diyeceksiniz ki: "trafik kazasını ben çekmedim" "bu durumu ben çekmedim" ya da yakındığınız herhangi bir şeyi çekmediğinizi iddia edeceksiniz. Bu noktada söylemeliyim ki:

Evet hepsini siz çektiniz! Bu anlaması en zor olan kavramdır ama bir kez kavranırsa, hayat değiştirir. Bu büyük "sır"rın bir parçasıdır.Birçoğumuz terslikleri çekeriz ve bunu kontrol edemeyeceğimizi çünkü bunun, doğal yapımızda otomatikman varolduğunu düşünürüz. Bunu ilk kez duyuyorsunuz, Düşüncelerimi değiştirmek zor olacak, diyorsunuz. İlk başta öyle gelecek, ama sonra eğlenceli olacak. Sizden düşüncelerinizi yönetmenizi istemiyoruz,bu sizi çıldırtır.

Zihninize farklı yönlerden, farklı objelerden, farklı o kadar çok düşünce gelir ki burada duygusal rehberlik sisteminiz
devreye girer. Duygularınız, duygusal rehberlik sisteminiz ne düşündüğünüzü anlamanızı sağlar. Düşünceleriniz, duygularınızı oluşturur. Duygularımız, neyi kendimize çektiğimizi anlamamıza yardım ederler.

Bize göre iki duygu vardır: iyi hissettiren ve kötü hissettiren. Her durumu bu iki duyguyla değerlendiririz.

Olumsuz hisler; suçluluk veya öfke veya kırgınlık gibi bunların hepsi aynı iyi hissetmeme duygusunu yaşatırlar. Tüm bu hisler, bize o anda düşündüğümüzün istediğimiz türden bir şey olmadığını söylerler. Bunlara "kötü frekans" ya da "kötü titreşim" vb. de denebilir.

İyi hisler; sevgi, mutluluk, umut gibi bize düşüncemizin isteyeceğimiz türden şeyleri getireceğini söylerler. Yani "şu anda neyi kendime çekiyorum" sorusunun cevabı hislerinizdir. Eğer iyi hissediyorsanız, devam edin doğru yoldasınız. Duygularımız bize "doğru yolda" olup olmadığımızı gösterici birer geri dönüş mekanizmasıdır. Daha iyi hissettikçe, istediklerimize daha yakın, kötü hissettikçe de daha uzak oluruz. Şu anda yaptıklarınız, düşüncelerinizin ortaya çıkışıdır,
ve bunlar gelecek yaşantınızı da oluştururlar. Ve hislerinizi gözlemleyerek karşılaşacağınız durumun sizi memnun edip
etmeyeceğini anlayabilirsiniz. Şu anki hissiniz, oluşmakta olanın mükemmel bir yansımasıdır. Aslında düşündüğünüzden daha çok, hissettiğinizi alırsınız. Bu yüzden insanlar yataktan kötü kalkarlarsa, bir döngü başlatırlar ve bütün gün öyle gider. Hislerindeki basit değişimlerin günlerini veya hayatlarını etkileyeceğini bilmezler. Eğer gününüze iyi başlar,

mutlu bir ruh hali içinde olursanız herhangi bir şeyin ruh halinizi değiştirmesine izin vermediğiniz sürece çekim yasası ile,
mutlu ruh halinizi sürdürecek durum ve kişilerle karşılaşırsınız. İyi ve kötü günlerin hepsi, bu insanların çoğunlukla
nasıl hissettiklerine bağlıdır. Şimdi kendinizi sağlıklı, mutlu, çevreniz sevgi ile sarılmış hissetmeye başlayabilirsiniz,
-şu anda gerçek olmasa bile!- Evren ruhunuzla, duygularınızla haberleşecek ve hissettiğiniz yönde tezahür edecek,
çünkü siz böyle hissettiniz...Temel olarak duygu ve düşüncelerinizle neye odaklanırsanız, onu hayatınıza çeker ve yaşarsınız. Düşündükleriniz, hissettikleriniz ve oluşanlar her zaman birbirine denktir. İstisnasız her an -istinasız-

Anlaması zor, ama kendimizi açmaya başlayabilirsek, sonuçları muhteşem olacak. düşüncelerimizin hayatımıza yaptıklarını,
farkındalığımızdaki bu değişimle engelleyebiliriz. Yaşam boyu, kendi evreninizi kendiniz yaratırsınız. Winston Churchill (1874-1965) İyi hissetmeniz gerçekten önemli. Çünkü bu his evrene bir sinyal olarak yayılır, ve daha fazlasını size çeker.

Ne kadar iyi hissedersiniz, o kadar çok mutluluğu kendinize çekersiniz ve bu gittikçe artar. Hüzünlü olduğunuzda, bunu kolayca değiştirebileceğinizi biliyor musunuz? Onun yerine bir müzik yerleştirin, şarkı söylemeye başlayın, bu duygularınızı değiştirir ya da güzel bir şey düşünün, bir bebek düşünün belki sevdiğiniz birini ve onun üzerine yoğunlaşın. Geri kalan her şeyi unutun, sadece onu düşünün. Garanti ederim, kendinizi iyi hissedeceksiniz. Mesela evcil hayvanlar harikadır,
size kendinizi harika hissettirirler. Evcil hayvanınızı sevdiğinizde, bu duygu hayatınıza iyilik getirir, bu çok güzel bir hediyedir. Hisleriniz aracılığıyla düşüncelerinizi yönlendirmeye başladığınızda ve duygu, düşünceleriniz ve yaşadıklarınız arasındaki uyumu fark ettiğinizde kendi gerçekliğinizin yaratıcısı olduğunuzu bilirsiniz ve uzaktan bakanlar yaşadığınız mükemmel hayata hayret ederler.

Bu sırrı öğrenip, uygulamaya başladıktan sonra hayatım rüya gibi oldu herkesin hayal ettiği gibi bir hayatım var ve onu günü gününe yaşıyorum. 4.5 milyon dolarlık bir evde yaşıyorum, uğruna öleceğim bir eşim var. Dünyanın değişik yerlerinde tatile çıkıyorum dağlara tırmanıyorum, safariye çıkıyorum ve bütün bunlar devam ediyor çünkü; "sır"rı nasıl uygulayacağımı biliyorum.

"Sır"rı kullanmaya başladığınızda hayat gerçekten harikulade olabilir ve olmalıdır da ve olacak da. "Sır" nasıl kullanılır?
Çoğu insan bana, yaratım sürecinde kendilerinin ve evrenin rolünü sorar. Şimdi buna bakalım. Şu örnek üzerinden anlatalım: Alaaddin ve sihirli lambasını biliyorsunuzdur. James Arthur Ray (Filozof)

Aladdin lambayı alır, okşarve içinden cin çıkar ve cin hep şunu söyler: "Dileğin benim için emirdir." Hikayenin kökenine inerseniz, dilekler 3 taneyle sınırlı değildir, tamamen limitsizdir. Lütfen bunu düşünün. Şimdi bu örneği hayatınıza uygulayalım; evren her dileğinizi gerçekleştirecek devasa bir cin gibidir ve bu cin, çeşitli adlarla bilinir: Kutsal koruyucu melek, yüksekbenliğiniz...İstediğinizi diyebilirsiniz, sizin için hangisi uygunsa onu seçersiniz. Fakat tüm bu söylemler tek bir noktayı işaret eder: bizden büyük bir kuvvet var ve cin hep şunu söyler: "Dileğin benim için emirdir." Yaratım süreci
Esther Hicks (Abraham Öğretileri) üç adımdan oluşur: Birinci adım: istemek. İstemek için kelimelere ihtiyacınız yok
evren de zaten kelimelerinize değil tamamen düşüncelerinize cevap verir. Gerçekten ne istiyorsunuz? Oturun bir kağıda isteğinizi yazın. Yazarken şimdiki zaman kullanın, Şöyle başlayabilirsiniz:
"Mutluyum ve minnetarım, peki şimdi..." ve sonrasında da nasıl bir hayat istediğinizi yazın, her açıdan...bu gerçekten eğlencelidir. Evren önünüze açılmış bir katalog gibidir ve sayfaları çevirdikçe: "Hmm, ben bu deneyimi istiyorum, ben şunu da istiyorum,ve böyle biri olmak istiyorum" dersiniz, böylece evrene sipariş vermiş olursunuz; bu, bu kadar kolaydır.

2. Adım: cevaptır. İsteğinize cevap verilmesidir ve bu da fiziksel formunuzla gerçekleştirebileceğiniz bir çalışma değildir.
Bu noktada evrendeki tüm güçler isteğinize cevap vermek için devrededir: "isteğin benim için emirdir" ve evren isteğinizin oluşması için ayarlamalara başlar. Çoğumuz, gerçekten ne istediğimizi söylememiz hususunda kendimize izin
vermeyiz, çünkü bunun nasıl olabileceğini görmeyiz. Biraz araştırırsanız göreceksiniz ki bir şeyi başaran herkes nasıl yapacaklarını bilmeseler de, başaracaklarını biliyorlardı.Nasıl gerçekleşeceğini bilmenize gerek yok..Evrenin size bunu nasıl ayarlayacağını bilmenize de gerek yoktur.

"Nasıl"ı bilmeseniz de yolu kendinize çekeceksiniz. "Bir şeyler yanlış gidiyor, istiyorum ama isteğim olmuyor" diye sorarsanız, deriz ki; birinci adımı atıyor ve istiyorsunuz, ama ya sonrasında?... Evren her zaman cevap veriyor ama anlamanız gereken 3. bir adım daha var..

3. Adım, kabul etme. Kendinizi isteğinizle aynı hatta getirmeniz gerekir. İsteğinizle aynı hattaysanız, kendinizi harika hissedersiniz. Bu keyfin, güvenin olduğu yerdir, bu kabul edişin, tutkuyu hissedişin olduğu yerdir,

Ama korku, öfke, umutsuzluk hissederseniz, bunlar isteğinizle aynı hatta olmadığınızın güçlü göstergeleridir.
Hissettiklerinizin önemini fark ettiğinizde, ve düşüncelerinizi, hislerinize dayanarak yönlendirdiğinizde, yavaş yavaş görürsünüz ki düşünceniz, deneyimi oluşturmaya başlayacaktır. Bir hayali gerçeğe dönüştürdüğünüzde, daha büyük hayalleri gerçekleştirebilecek durumdasınızdır ve dostum, iste bu yaratım sürecidir.

00:27:22,580 --> 00:27:25,996
Çekim yasasının uygulamasında duygularınızı düzenlemede, isteğinizle ilgili hareketler size yardım eder. O arabayla deneme sürüsüne çıkın, o ev için alışverişe gidin, evin içine girin, onu kendinize çekecek duyguları oluşturmak için ne gerekirse yapın, sonra bir an gelir, bir bakarsınız o karşınızdadır, ya da aklınıza bir fikir gelir ve harekete geçersiniz,
fakat kesinlikle "bunu şöyle yapabilirim, ama ..." diye çelişkiye düşmeyin. Hareket bazen gereklidir. Evrenin size ulaştırmak istediğiyle aynı hattaysanız, bu size büyük keyif ve canlılık verir, herşey çok eğlenceli olur, zaman durur, bütün gün aynı şeyi yapabilirsiniz.

Evren hızı sever, ertelemeyin, fırsat oluştuğunda, harekete geçin! hissettiğinizde, hiç beklemeyin,harekete geçin! Bu sizin görevinizdir, tek yapmanız gereken bu. İstediğiniz her şeyi kendinize çekeceksiniz ihtiyacınız para ise, çekeceksiniz! İhtiyacınız birileri ise, çekeceksiniz! ihtiyacınız bir kitap ise, çekeceksiniz! Neyi çektiğinize dikkat etmelisiniz! Çünkü ne istediğinizin görüntülerini zihninizde tuttukça, onlara çekileceksiniz ve onlar da size.

Böylece düşünceleriniz, sizin aracılığınızla fiziksel realiteye dönülecektir ve bu, yasa sayesinde gerçekleşir. Başlangıçta hiçbir şeyiniz olmayabilir, hiçbir yol da olmayabilir, ama bir yolu bulunacaktır.Karanlık bir yolda giden bir arabayı düşünün,
sadece birkaç metre önünü görür. California’dan New York ’a tüm yolu sadece bu birkaç metreyi görerek gidebilirsiniz.
Hayat da böyle ilerler; görmesek de yolun devam edeceğine güvenirsek, hayat bizi gerçekten gitmek istediğimiz noktaya
götürecektir. çünkü siz böyle olmasını istersiniz. Merdivenin tümünü görmeniz gerekmez, ilk adımı atın yeter. Martin Luther King, JR (1929-1968)

Merak edilen diğer bir konu da oluşumun ne kadar zaman alacağı. Araba, ilişkiler, ya da olması istenen şeyler, ne zaman gerçekleşecek? Bunun bir kuralı yok, 3 dakika veya 3 gün veya 30 gün de olabilir.. bence bu daha çok sizin evrenle ne kadar aynı hatta olduğunuzla ilgili..İsteğinizin büyüklüğü - Evren için büyüklüğün bir önemi yoktur. Bob Doyle (Yazar)

Bilimsel olarak, size göre devasa bir şeyle size göre çok küçük bir şeyi kendinize çekmek arasında bir fark yoktur.
Evren hepsini de hiç çaba harcamadan gerçekleştirir. Çimenler hiç çaba harcamadan çıkar, evrenin müthiş bir düzeni vardır. Her şey zihnimizdedir! "Bu çok büyük, olması zaman alır" diyen de, "bu ufak bir şey hemen olur" diyen de biziz.
Bunlar bizim tanımladığımız ölçütlerdir, evrene göre böyle kurallar yoktur. Eğer hemen olmasıyla ilgili duygular üretirseniz,
cevap verir. Bazı insanlar ufak şeylerle daha rahat olurlar. O yüzden istemeye küçük bir şeyle başla,mesela bir fincan dolusu kahve ile deriz. Kendinize güzel bir fincan dolusu kahve dileyin bugün için mesela. Uzun zamandır görmediğiniz bir arkadaşınızı düşünün. İlginç bir şekilde birileri, o kişi hakkında konuşacaktır yanınızda, ve o kişi sizi arayacak veya mektup yazacaktır. İnsanlar benim park yeri bulma becerime şaşırırlar. Bunu "sır"rı ilk kavrayışımdan beri yaparım. Tam istediğim yer ve şekilde bir park yeri hayal ederim ve %95 olasılıkla, o yer benim için hazırdır. Bana sadece aracı oraya koymak kalır. %5 oranda ise oranın boşalması için bir iki dakika beklerim; bunu hep yaparım.

Güçlü Süreçler Çok fazla insan, mevcut koşullarında kendini kıstırılmış, sıkışmış hisseder. Şuna dikkatinizi çekmek isterim: Şu anki koşullarınız ne olursa olsun, o sadece şu anki gerçekliğinizdir, ve şu anki gerçeklik, bu "sır"rı öğrenmenizle
Beraber değişmeye başlayacak. Bazen bu sıkışma, sizin yüzünüzdendir, çünkü aynı şeyleri tekrar tekrar düşünürsünüz
ve aynı sonuçları tekrar tekrar yaşarsınız. Sebebi şudur ki, çoğu insan düşüncelerinin büyük kısmını, gözlemlerine dayanarak oluşturur. Ne olduğuna bakarken, ne olduğunu düşünmeye başlarsınız, Ne olduğunu düşünürken, çekim yasası
size daha fazlasını getirir sonra, siz onun sadece ne olduğunu incelerseniz ve incelerken ne olduğu üzerine düşünürseniz
çekim yasası onun ne olduğu incelemenizin sonuçlarını size getirir. sonra da siz onun...Bu kısmı daha önce görmüştük değil mi?

Karşınıza çıkana olumlu bir yönden bakmanın bir yolunu bulmalısınız. Birçok insan mevcut durumlarına bakıp "Ben buyum!" der, siz bu değilsiniz! Siz geçmişte böyle idiniz. Şu anki durumunuza bakarsak; diyelim ki bankada çok paranız yok, ya da ilişkileriniz, sağlığınız istediğiniz gibi değilse bu kim olduğunuzla ilgili değil. bu sizin geçmişteki düşünce ve
hareketlerinizle ilgilidir. Sürekli bu döngüyü tekrarlarsanız kendinizi şu andaki koşullarınızla tanımlarsanız gelecekte de aynılarını yaşamaykendinizi mahkum edersiniz! Yaşadıklarımız, düşündüklerimizin sonucudur. Buddha

Hayatınızı düzenlemek için şimdi ne yapabilirsiniz? Size şunu önerebilirim; minnettar olduğunuz şeylerin listesini yapmaya başlayın. Çünkü bu düşüncenizi ve enerjinizi değiştirir. Bu egzersizden önce istemediklerinize, sahip olamadıklarınıza,
sorunlarınıza odaklanıyor olabilirsiniz. Bu egzersizden sonra farklı bir yöne dönmeye başlarsınız: Hoşlandığınız her şey için minnettar olmaya başlarsınız. Minnet gerçekten de daha fazlasını hayatınıza getirir. Herkes bilir, küçük şeyler için şükretmek, daha fazlasını istemektir! Her zaman şükretmek, kaynakları size doğru çeker.

Düşündüğümüz ve şükrettiğimiz şeyleri kendimize çekeriz. Bu hepimizin her gün yapması gereken çok güçlü bir egzersiz
ve benim için, her sabah yaptığım güçlü bir egzersiz.

Uyanmak ve "teşekkür ediyorum" demek, ve diş fırçalarken, şükrettiğim şeyleri düşünmek. Sabah rutin işlerimi yaparken
bu minnet duygusunu hissetmek. Sahip olduklarınızla ilgili hislerinizi ne kadar çabuk değiştirirseniz minnet duyduklarınızı o kadar çabuk hayatınıza çekersiniz. Çünkü etrafınıza bakar ve "istediğim arabaya sahip değilim" "istediğim eve sahip değilim vs..." derseniz...durun durun, bunlar istemediğiniz şeyler!

Sahip olduğunuz için şükrettiğiniz şeylere odaklanın. Mesela bu filmi izleyecek gözleriniz var! ya da sahip olduğunuz giysiler, sahip olduğunuz için şükrederseniz, kısa süre sonra daha iyisine kavuşursunuz! Herkesin, işlerin kötü gittiğini
Lee Brower (Öğretmen) düşündüğü zamanlar olur. Ben de böyle bir zamanımda, bir taş buldum. Beni bu taşı tutarken görebilirsiniz. Bu taşı cebime koydum. Bu taşa her dokunduğumda şükrettiğim bir şeyi düşünürüm. Her sabah kalktığımda
cebime koyarım, şükrettiklerimi düşünürüm, Geceleri naparsınız, cebinizi boşaltırsınız ve o hep oradadır. Bu taşla ilgili
inanılmaz deneyimlerim oldu, mesela Güney Afrikalı bir arkadaşım vardı, bu taşı düşürdüğümü gördü, ne olduğunu sordu;
O nedir? ona bunun bir şükran taşı olduğunu söyledim. Şükran Taşı. 2 hafta sonra bana Güney Afrika’dan bir e-mail attı,
oğlu bir çeşit hepatitten ölmek üzereymiş, benden 3 tane şükran taşı istedi. Şükran taşı, yolda bulduğum sıradan
bir taştı, ve "tamam" dedim. Ona en özel taşları bulacağım konusunda garanti verdim ve bir nehir kenarına gidip, taşları seçtim ve ona yolladım.

4-5 Ay sonra ondan bir e-mail aldım: "Oğlum iyi, her şey yolunda" diyordu, "Tanesi 10 dolardan, 100’den fazla şükran taşı sattık, ve paranın hepsiyle bağış yaptık, çok teşekkür ederiz." şükretmek çok önemli.

Hayatınızı değiştirmeye başlamak için önereceğim bir diğer yol: tasavvur etmek. Bunun sizin için ne kadar güçlü
olabileceğini anlatamam. Tasavvur etme yöntemini, Apollo programından aldım Dr. Denis Waitley (Psikolog) ve 1980-90’lar boyunca olimpik programa uyguladım, bu sonradan "görsel prova" adını aldı.Tasavvur ettiğinizde, gerçekleştirirsiniz!

Zihinle ilgili gözlemlediğimiz ilginç bir nokta şuydu: olimpik atletleri alıyor ve onları gelişmiş biyolojik gözlem makinalarına bağlıyorduk ve onlara sanki şu anda yarışmadalarmış gibi koştuklarını imgelemelerini söyledik. Sonuç inanılmazdı, zihinlerinde koşarken de aynı kaslar, sanki koşudaymış gibi aynı zamanda kasılıyordu. Bu nasıl olabilir? Bence, bir şey zihninizde oluyorsa, madden de olacaktır. Zihindeyse, bedende de olacaktır. Tasavvur ederken, zihninizde o resmi canlandırırken her zaman ve sadece sonucu düşünün. Örneğin, ellerinize dikkatlice bakın!

Gerçekten dikkatlice...derinizin rengine, benlere, damarlarınıza, parmak boğumlarınıza, el çizgilerinize, tırnaklarınıza...
gözlerinizi kapatmadan önce bunları iyice inceleyin ve sonra elinizi, parmaklarınızı yeni arabanızın direksiyonunda hissedin.

Bu gerçek, holografik bir deneyimdir. O kadar gerçektir ki, o an arabaya ihtiyaç duymazsınız çünkü zaten arabanız vardır!
Çekimi harekete geçiren bu histir, düşünceyle ilgili resim değildir. İnsanlar olumlu düşünüp, tasavvur ederlerse yeterli olacağını düşünürler, ama, bunu hissetmezlerse çekim gücünü yeterince oluşturamazlar. Burası "sır"rın gerçekten harekete geçtiği andır. Kendinizi arabanın içinde hissedersiniz. "Umarım bir gün o arabayı alabilirim." veya "Bir gün o araba benim olacak." değil, çünkü siz "şu an" ile ilgili bir his içindesinizdir, bir saat sonrası veya gelecekle ilgili değil.
Eğer "gelecekte inşallah" duygusuyla yaşarsanız, o hep "gelecekte inşallah" kalacaktır.

Neşeyi hissedin, mutluluğu hissedin. Karanlık ve sessiz odada ne kadar aptalca gelse de, bağırın! Bunu yapın!
Birçokları "Hadi ama, bunu yapmam şart mı?" diyecek. Bu değişimi ne kadar istediğinize bağlı! Bu duygu, evrenin gücünü göstermesine bir geçit olacak. Bu gücün ne olduğunu söyleyemem, tek bildiğim, onun var olduğu. Alexander Graham Bell (1847-1922)

Bizim işimiz "nasıl" olacağını bilmek değil. "Nasıl"lar evrenin işi. Evren hayalinizle aranızdaki en kısa, ahenkli, hızlı yolu her zaman bilir. Beklediğinizde, evrenin size getirdiğine hayran kalacaksınız. Bu, sihrin ve mucizelerin olduğu noktadır.Her gün bu tasavvur etme egzersizini yapacaksanız -ki bu bir angarya olarak görülmemeli- şunun altını çizeyim; sırla ilgili buradaki en önemli nokta gerçekten mümkün olduğu kadar "iyi" hissetmeniz gerekliliği. Gerçekten bu yönde yaşayan insanlarla,
hayatın sihrini yaşamayan insanlar arasındaki tek fark: bu sihri yaşayan insanlar, bu yöntemleri hep kullanırlar ve sihir onlar için bir kez değil, her zaman gerçek olur. Çünkü onlar bunu her an tekrar hatırlar ve tekrar tekrar uygularlar,
sadece bir kereliğine değil!

İnsanlar bu yönteme bir süre kapılırlar, ve uygulamaya başlarlar. "Bu işi çözdüm, hayatımı değiştirmeye başlayacağım" derler, ama daha henüz sonuçlar oluşmaya başlarken, yüzeysel bir bakışla "bu yöntem işe yaramıyor" derler ve vazgeçerler ve evren de der ki "isteğin benim için emirdir" ve her şey başa döner! Çekim yasasıyla ilgili bir örnek verirsem,
1995’de kendime bir "hayal panosu" yaptım.

Bu panoya sahip olmak veya ulaşmak istediklerimin resimlerini astım. Ev, araba,eşim vs.ve her gün, ofisimde otururken,
panoya bakarak, isteklerimi -sanki elde etmişçesine- tasavvur ettim. Sonra taşınırken tüm eşyaları kutulara kaldırdık ve 5 yıl içinde 3 ayrı yere taşındık ve en son California ’daki bu eve eski evimizdeki eşyalar, kutular da geldi. Bir sabah 7:30 da, oğlum ofisime girdi, kapı önündeki 5 yıldır kapalı kutunun üzerine oturdu, Oğlum kutuya vurmaya başladı ve dedim ki: "canım çalışıyorum, lütfen yapma" o da dedi ki:

"Baba bunun içinde ne var?"

"İçinde hayal panom var, canım" dedim.

"Hayal panosu nedir?"

"Ulaşmak istediğim hedefleri yerleştirdiğim bir pano" dedim. Tabii sadece 5,5 yaşında olduğundan beni anlamadı.
Ona göstermek daha kolay bir yol olacaktı. Kutuyu açtım, panoları çıkarttım, panoda 5 yıl önce hayal ettiğim evin
resmini gördüm ve şok oldum, çünkü biz o evde yaşıyorduk, haberim bile yoktu ama tamamen aynı evi almıştım.
Eve bakıp ağlamaya başladım, dağılmıştım."Neden ağlıyorsun?"

"Canım, nihayet çekim yasasını tamamen anladım, nihayet kuvvetle hayal etmeyi anladım, okuduğum, üzerine çalıştıklarımın nasıl işlediklerini anladım, hayatım boyunca, şirketler için yaptığım, benim hayatımda da işe yaradı...
Hayalimdeki evi almıştım, haberim bile yoktu." Hayal etmek herşeydir. O, gelecekte yaşanacakların ön gösterimidir.
Albert Einstein (1879-1955)

Ne istediğinize karar verin, elde edebileceğinize inanın, hak ettiğinize ve mümkün olduğuna inanın ve günde birkaç kere gözlerinizi kapatıp hayal edin. Hayalinizi; elde ettiğinizdeki duygularınızı hissetmeye çalışın. Ondan sonra, şu anda sahip olduğunuz için minnettar olduklarınıza odaklanın ve bundan zevk alın, evrene bunu yayın. İnanın evren bunu nasıl oluşturacağını bilir.

Paranın Sırrı "Sır" benim için büyük bir değişim yarattı. Jack Canfield (Yazar)

Babam çok olumsuz bir insandı. Zenginlerin diğer insanları aldatan, kandıran insanlar olduklarını düşünürdü. Ben de paraya dair olumsuz inançlarla yetiştim: paran varsa, sen kötü biriydin, sadece kötü insanların parası olurdu, "Para ağaçta yetişmiyor", "Beni Rockefeller (milyoner) mı sanıyorsun?" en sevdiği sözlerdendi.. Tabi ben de hayatın zor olduğuna inanarak büyüdüm, hayat "zor ve mücadele dolu" idi. Ancak W. Clement Stone ile tanıştıktan sonra hayatımı değiştirmeye başlayabildim. İnsan, aklının tasarlayabildiği kadarını elde eder. W. Clement Stone (1902-2002)

C. Stone ile çalışırken bana, ‘gerçekleştiği zaman beni hayrete düşürecek şeyleri’ hedeflememi söyledi. Aklımı başımdan alacak şeyleri. "Oluştuğu zaman bileceksin ki gerçekleşti, çünkü sen onu istedin"

O zaman yılda 8000 dolar kazanıyordum; "Yılda 100.000 dolar kazanmak istiyorum." dedim. Nasıl gerçekleşeceği ile ilgili
bir fikrim yoktu. Herhangi bir stratejim ya da fikrim yoktu. Sadece şunu söyledim: "Olacağına olan inancımı deklere ederim." O gerçekmişçesine davranacağım ve gerisini evrene bırakacağım." ve yaptım da...Benden her gün gözlerimi kapayıp, hedeflerime ulaştığımı hayal etmemi istedi…Kendime bir 100.000 dolar yaptım ve tavana yerleştirdim. Böylece sabah uyandığımda ilk dikkatimi çeken o oluyordu ve gözlerimi kapatıp, 100.000 dolara sahip olduğumu hayal ediyordum.
30 gün boyunca hiçbir şey olmadı. Müthiş bir fikir veya para teklifi gelmedi. Sonra bir gün duşta aklıma 100.000 dolarlık bir fikir geldi. Bir kitap yazmıştım ve eğer kitabım 400.000 satarsa bu parayı kazanabilirim dedim. Bir kitabım vardı, ama bu düşünce hiç aklıma gelmemişti. İşin püf noktası da şu: İlham geldiğinde, ona güvenin ve harekete geçin!

Nasıl yapacağımı bilmiyordum. Nasıl olup da kitabımın o kadar satacağını bilmiyordum? Sonra bir markette National Enquirer'i gördüm. Daha önce milyonlarca kez görmüştüm, ama önemsememiştim. Ama birden dergi önemli hale geldi
ve dedim ki "kitabım orada tanıtılırsa istediğim kadar satılabilir." Altı hafta sonra New York'ta bir konuşma yaptım.
Bir hanım yanıma geldi "Harika bir konuşmaydı, sizinle röportaj yapmak isterim, kartımı vereyim" dedi. "Nerede yazıyorsunuz?" dedim. "Serbest çalışırım, ama çoğunlukla National Enquirer'a yazarım." Zihnimde "Alacakaranlık Hikayeleri"nin müziğini duymaya başladım, bu gerçekten işliyor!

Sonuçta makale yayınlandı ve kitabım satmaya başladı. Söylemek istediğim, hayatıma tüm bunları çeken bendim ve kısa kesmek gerekirse, 100.000 dolar değil ama 92.327 dolar kazandık ve bu harikaydı."Bu işe yaramayacak!" dediğimizi mi
düşünüyorsunuz? Hayır, sürekli "Bu harika olacak!" dedik. Sonra eşim bana dedi ki: "100,000 dolarda işe yarıyorsa neden
1 milyon dolarda yaramasın?" "Bence de, neden denemeyelim!"

Yayıncım, ilk 'Tavuk suyuna çorba' kitabıma üzerinde gülen bir yüz olan, bir milyon dolarlık bir çek yazdı! Çünkü bu da onun yazdığı ilk milyon dolarlık çekti. Ben bu "sır"rın işe yarayıp yaramadığını test ettim, ve işe yaradığını kendim yaşadım.
ve sonraki her günümü bu şekilde yaşadım. Bu filmi izleyen birçok insanın şöyle dediğini duyar gibiyim: "Hayatıma daha fazla parayı nasıl çekerim?" "Nasıl daha fazla bolluk ve servet sahibi olurum?" "Nasıl işimi daha fazla sever, ve kredi kartlarıyla baş ederim?"

"Nasıl daha fazlasına sahip olurum?" Niyet edin! Bu yine "sır" ile ilgili konuştuklarımıza çıkar. Yapmanız gereken, evrenin katalogundan istediklerinizi seçmek. ve nakit bunlardan biriyse, ne kadar istediğinizi söyleyin. "Önümüzdeki 30 günde, beklenmedik bir yerden 25.000 dolar gelmesini istiyorum." Deyin veya her neyi istiyorsanız..Birçok insanın hedefi
borçlarını ödemektir, oysa bu düşünce şekli sizi hep borçlu tutacaktır. Düşündüğünüz şeyi kendinize çekeceksiniz,

"Ama ben bundan kurtulmayı düşünüyorum." derseniz, kendinize çekersiniz. Borç üzerine düşündükçe,borcu çekeceksiniz.
Kendinize günlük bir otomatik geri ödeme program yapın ve “bolluğa odaklanmaya” başlayın. Birçokları bana "seneye kazancımı ikiye katlamayı istiyorum" der ama, hareketlerini ve bunun gerçekleşmesi için gerekli olanları yapmadıklarını gördüğünüzdeya da "bunu yapamam" dediklerinde bilin bakalım ne olur?Tahmin edin... - "isteğin benim için emirdir!"

Yeterli para olmadığından yakınırken, arkadaşınıza bundan bahsederken, bundan dolayı mutsuzken, bununla ilgili düşüncenin oluşumunu sürdürürsünüz ve bu izlediğiniz bir şeyi istemekten çok farklıdır.Daha fazla para istemek yerine, ne kadar az olduğuna odaklanırsınız. Bu "sır"rı ilk anladığımda birçok fatura ödüyordum, David Schirmer (Yatırım Eğitmeni)
bir sürüsü de sürekli posta kutuma doluşuyordu. "Bunu nasıl değiştirebilirim?" dedim. Çekim yasası “Neye odaklanırsan
elde edersin?” der.

Bankadan hesap belgemi aldım, mevcut bakiyemin olduğu yeri silerek, olmasını istediğim miktarla değiştirdim ve bana sadece çeklerin gönderildiğini hayal ettim. Bir ay içinde işler değişmeye başladı ve bu inanılmazdı. Artık sürekli çek alıyorum, fatura da geliyor, ama daha çok çek alıyorum. "Para kazanmak zordur." inancıyla büyüdüm. Bunu "para kolay ve sık kazanılır" düşüncesiyle değiştirdim.

Başlangıçta yalan gibi gelir. Beyninizin bir kısmi "Seni yalancı, para zor kazanılır." der. Bir süre bu düşünceler zihninizde
bir nevi tenis maçı yapar. Servet yaratmaya gelince, bu tamamen nasıl düşündüğünüzle ilgilidir. Birebir konuşmalarla yaptığım danışmanlığın %80’i düşünce şekli ve psikolojileriyle ilgilidir. Dinleyenler "Bunu sen yapabilirsin ama, ben bunu yapamam!" der, oysa herkesin, parayla ilişkisini düzenleyecek kapasitesi vardır.

Parayla hiçbir sorunu olmayan ama ilişkileri dökülen pek çok insan tanıyorum ve bu da zenginlik değildir, cidden değildir.
Paraya odaklanarak kendinize çekebilirsiniz ama bu varlıklı olacağınız anlamına gelmez tabii ki para zenginliğin bir parçasıdır, ama sadece bir parçasıdır.

Çok maneviyatı olan ama her zaman hasta ve kırgın olan insanlar tanıyorum; bu da varlık değildir. Hayat her alanıyla birbirine bağlıdır. Batı kültüründe yetişmiş birçok insan başarılı olup, istediği işe, eve sahip olmak ister; ama tüm bunlara sahip olmak, asıl isteğimiz olan mutluluğu bize garantilemez! Bunlar iç huzuru bize getirmez, tersine iç huzuru ve mutluluğu sağlamak kendimize bunları çeker. Marci Shimoff (Yazar)

İlişkilerin "Sır"rı Benim için "sır" şudur: Marie Diamond (Feng Shui Danışmanı)

Hepimiz bu evrende yaratıcıyız, ve meydana getirmek istediğimiz her dilek gerçekleşecek, duygu, düşünce ve dilekleriniz
çok önemli çünkü oluşacak! Bir gün bir eve gittim. Ev sahibi ünlü bir sanat yönetmeniydi. Her köşede güzel, çıplak ve
sırtını dönmuş, "Sana bakmam." der gibi oturan kadın resimleri vardı. "Bence aşk hayatınızda sorun yaşıyorsunuz" dedim.
"Siz müneccim misiniz? Nedir?" dedi. "Tam yedi yerde aynı kadın resmi var."
"Resim yapmayı seviyorum, hepsini kendim yaptım."
"Bu daha da kötü." "Çünkü tüm yaratıcılığınızı buna koymuşsunuz."

İşi gereği etrafı aktrislerle dolu olan çok yakışıklı bir adamdı, ama romantizm yasayamıyordu.

"Ne istiyorsunuz?"
"Haftada 3 kadınla buluşmak istiyorum."
"Tamam, kendinizi 3 kadınla resmedin ve evin her köşesine koyun."

6 ay sonra Avrupa'da, ona tekrar rastladım ve aşk hayatını sordum.

"Harika, sürekli arıyor, buluşmak istiyorlar."
"Çünkü siz dilediniz."
"Haftada 3 randevum oluyor."
"Sizin adınıza sevindim."
"Ama artık düzenli bir ilişki istiyorum. Evlilik istiyorum ve de romantizm..."
"O zaman resmini yapın!"

Böylece kendini güzel, romantik bir ilişkide resmetti.Bir yıl sonra evlendi ve halen çok mutlu. (Ç.N. İşte Feng Shui'nin özü.)

Çünkü farklı bir dilek ortaya koydu. Aslında yıllardır istiyordu ama gerçekleşmemişti çünkü, dileği kendi oluşturduğu dış koşullar (evi) nedeniyle oluşamamıştı ve engellenmişti.

Bu bilgiye sahipseniz, onunla oynamaya başlayın. İlişkilerde önemli olan kimin ilk olarak ilişkiye girdiğidir; Lisa Nichols (Yazar) burada partnerinizden değil, sizden bahsediyorum, Siz kendinizden hoşlanmazken, nasıl bir başkasının sizden hoşlanmasını beklersiniz? Çekim yasası size istediğinizi getireceğine göre, şu soruya çok ama çok net cevap vermelisiniz;

Kendinize, diğerlerinin size davranmasını istediğiniz gibi mi davranıyorsunuz? Kendi kendinizin çaresisiniz, John Gray (Psikolog) karşıdan beklemeyin, onun yerine zamanınızı kendinize istemeye ayırın. O bolluğu hissedin ve istedikleriniz size aksın. Partnerimin bana güzelliğimi göstermesini beklediğim ilişkilerim oldu. Onun bana güzelliğimi göstermesine ihtiyaç duyuyordum. Çünkü kendimi güzel hissetmiyordum. Çünkü büyürken ki idollerim Charlie'nin Melekleri,ve Wonder Woman idi ve hepsi de harika kadınlardı ve ben hiçbirine benzemiyordum. Bu böyle devam etti, ta ki ben Lisa’ya, olduğu gibi aşık olana dek..Dolgun dudaklar, yuvarlak kalçalar, çukulata ten. Bundan sonra dünyanın geri kalanı Lisa’ya aşık olmaya başladı. Sizinle ilgili harika bir şey söyleyeceğim. Kendimle tam 44 yıl çalıştım,kendimi öpmek istiyorum.

Çünkü siz kendinizi seveceksiniz..Burada kibirden değil, sağlıklı bir ruh halinden bahsediyorum ve kendinizi sevdikçe,
başkalarını da seversiniz. Bazen "İşteki insanlar çok negatif." ya da "Birlikte yaşadığım adam çok asabi." ya da "Çocuklarımla başım dertte!" derler. Kendinizi etrafınızdaki insanların en iyi yönlerini görmeye alıştırın. Birlikte çok zaman geçirdiğiniz insanların iyi yönlerinin bir listesini yapın. Kötü bir olay yaşadığımız, kötü bir ilişkimiz olan biri olabilir. Zihninizde, biraz çabayla onun en sevdiğiniz yönlerine odaklanırsanız, o da size daha çok öyle davranır.

Bunu gerçekleştiremeseniz bile, o kişiler, sizin ondan beklediğiniz modda veya davranış durumunda değillerse eğer,
kısaca ters bir durum sözkonusu ise, çekim yasası sizi ayni ortamda tutmayacaktır, frekanslarınız tutmayacaktır. İyi hissetme potansiyelinizi fark ediyorsanız, başkasından farklı olmasını beklemezsiniz ve iyi hissedersiniz. Dünyayı, eşinizi, çocuğunuzu kontrol etme isteğinin verdiği imkansızlık hissinden kurtulur, özgür hissedersiniz.

Kendi gerçekliğinizi yaratan sadece sizsiniz.bir başkası değil. Sadece siz!

Sağlığın "Sır"rı

Vücudumuz düşüncemizin bir ürünü olduğuna göre, John Hagelin (Kuantum Fizikçisi) modern tıpta artık anlıyoruz ki
düşüncelerimiz vücudumuzun görüntüsünü, işleyişini ve sağlığını etkiler. İyileştirme yöntemlerinde plasebo etkisi diye bir kavram olduğunu biliyoruz. Plasebo, herhangi bir etkisi olmayan içi Dr. John Demartini (Filozof) şeker veya başka birşey dolu kapsüllerdir. Hastaya bunun etkili olduğunu söylersiniz ve ilacın vereceği aynı tepkiyi alırsınız, hatta bazen plasebo o etki için tasarlanan ilaçtan daha fazla etki gösterir.

İyileşmede en önemli faktör insan zihnidir. Bazen ilaçlardan daha çok işe yarar. Hasta olan kişide, önce hemen ilaç kullanmak yerine, zihninde bunu yaratan düşünceyi araştırma seçeneği vardır.Eğer ölümcül akut bir durum sözkonusu ise
tabii ki zihinsel nedenleri araştırmak yerine hemen ilaç kullanmak daha akıllıca olacaktır. İlaçları hemen silmemek lazım,
her türlü tedavinin bir yeri vardır. İyi hissetmenin, akan tek bir ırmağı vardır, Saf pozitif enerjinin ırmağı ve tüm evren bununla doludur.

Burası temelleri refaha dayalı bir dünya. Refah her yerde bulunur. Bu refahın ve bolluğun size akmasına izin verirseniz
çok çok iyi hissedersiniz ve bunu reddederseniz pek de iyi hissetmezsiniz. Kabul ya da reddettiğiniz tek bir bolluk ve refah akımı vardır ve duygularınız size ne yapacağınızı söyler: bu akıma direnebilir ya da izin verebilirsiniz.

Yeni dönem hastalıklarını taşıyan hastaları görmüşsünüzdür.Durun ve bu kelime üzerine düşünün: dis-ease. (hastalık)
Kelime üzerine yoğunlaşın. Bir vücut var ve o ease (rahat) değil. Binlerce hastalık ve tedavi şekli var. Dr. Ben Johnson (Hekim) ama hepsi tek bir şeyin sonucudur; stres.

Bir zincire ya da düzeneğe yeterince stres uygularsanız kırılır. Psikolojimiz hastalıkları yaratır. Bu şekilde yeterince mutlu ve minnettar olmadığımızı kanıtlar; vücudumuzun belirti ve işaretleri kötü bir şey değildir. Bir hastalığı ortaya çıkan
kişinin sıkça sorduğu doğru düşünce yöntemleriyle, bunu yenip yenemeyeceğidir? cevabı; “Evet, yenebilirsiniz.”

23 Kasım'da meme kanseri olduğumu öğrendim. Güçlü bir inançla ve tüm kalbimle zaten iyileşmekte olduğuma inandım,
gün boyunca iyileştiğim için şükrettim. Tekrar tekrar iyileştiğime şükrettim. İyileştiğime tüm kalbimle inandım. Sanki hiç kanser olmamışım gibi düşündüm. Bu süreçte iyileşmeme yardımcı olmak için komedi filmleri izledim,Yaptığım sadece buydu: Bol bol gülmek. Hayatımıza hiç stres sokmadık çünkü stresin, iyileşmeye çalışan biri için en kötü şey olduğunu biliyorduk. Tanı konduktan sonra iyileşmem yaklaşık 3 ay sürdü ve kemoterapi ve radyoterapi almadım.Kendini iyileştirmeye dair temel bir yapımız var. Bir yarayı kapatabilirsiniz, bir enfeksiyon kaptığınızda bağışıklık sisteminiz onu yok eder. Bağışıklık sistemimiz kendimizi iyileştirmek için vardır. Hastalık sağlıklı ruh hali olan bir vücutta var olamaz.
Vücudunuz her saniye milyonlarca hücreyi yok edip yenilerini yapıyor. Vücudumuzun bazı parçaları, kendilerini birkaç günde bazıları birkaç ayda, bazıları birkaç yılda yeniler.

Yani birkaç yılda bir yepyeni bir vücudumuz olur. Bir hastalığınız varsa, ona odaklanıp insanlara bundan bahsediyorsanız,
daha fazla “hasta hücre” üretirsiniz! Kendinizi çok sağlıklı farz edin. Hastalıkla ilgilenmeyi doktora bırakın.Kalçanızdaki ağrı nedeniyle korku hissetmekle o ağrıya umut dolu yaklaşmak arasındaki farka dikkat edin! Korku ve umut arasındaki fark
"iyileşmek ya da iyileşmemek" tir. Daha mutlu düşünceler, daha mutlu bir vücut biyokimyası oluşturur ve bu da daha sağlıklı ve mutlu bir beden yaratır. Tam tersi olumsuz düşünce ve stres vücudu ve beyin fonksiyonlarını düşürür. Çünkü düşüncelerimiz vücudumuzu tekrar tekrar yaratır, düzenler kurar.

Kendimizi psikolojik stresten uzak tutarsak vücut programlandığını yapar: Kendini iyileştirir. Yenilenen böbrekler gördüm.
İyileşen kanserler gördüm. Geri gelen veya düzelen görme yetisine tanık oldum.Her zaman iyileştirilemez (incurable)
olanın anlamının içten gelen iyileşme (in-curable) olduğuna inandım.Kendinizi iyileştirip hayatınızı iyileştirebilirsiniz.

Hikayem 10 Mart 1981'de başladı.

Tüm hayatım asla unutamayacağım o gün de değişti. Bir uçak kazası geçirdim. Hastanede gözlerimi açtığımda tamamen felçtim.Omuriliğim zedelenmişti. Omurlarım kırılmıştı. Yutma fonksiyonum bozulmuştu öyle ki bir şey yiyip içemiyordum.
Diyaframım zedelendiğinden nefes bile alamıyordum. Tek yapabildiğim göz kırpmaktı. Doktor, hayatım boyunca bir sebze
gibi kalacağımı söyledi. Hayatımın geri kalanında sadece gözlerimi kullanabilecektim,bana çizilen tablo böyleydi.

Ama onların ne düşündüğünün bir önemi yoktu, benim düşündüğüm tek bir şey vardı: "Noel’e kadar yürüyeceğim!"
Zihnimde kendimi hastaneden yürüyüp çıkan sağlıklı bir insan olarak resmettim. Hastanede yapabildiğim tek çalışma
zihnimi bu yönde çalıştırmak oldu. Doktorlar bir daha normal soluk alıp veremeyeceğimi, çünkü diyaframımın zedelendiğini
söylemişlerdi ama içimden "derin nefes al, derin nefes al" diyen o küçük sesi dinledim ve bir gün o nefesi aldım ve onlar buna bir açıklama bulamadılar.

Beni hedefimden uzak düşürecek hiçbir düşünceyi zihnimde tutmadım.Noel’de hastaneden yürüyerek çıkmak hedefimdi.

Hastaneden kendi ayaklarımın üstünde yürüyerek çıktım..Onlar bunun mümkün olmadığını söylemişlerdi, o günü asla unutamam. Bu filmi şu anda izleyenlere hayatımı ve bu hayatta neler Morris Goodman (Mucize Adam) yapabileceklerini beş kelime ile özetleyecek olursam: insan neyi düşünürse, o olur.

Dünya'nın "Sır"rı

Etrafımızda hayatını koşullu yaşayan birçok insan var. Etraflarına bakarlar, güzellikleri görürler ve derler ki: Evet, bunlardan daha fazla istiyoruz, "bunun için mücadele etmeye, enerjimizi, paramızı vs. harcamaya devam edeceğiz"" ve etraflarında istemedikleri şeyleri, kendilerinin ya da başkalarının yaşamasını istemedikleri korkunç olayları görünce de
"bunlardan kurtulmak için bir şeyler yapmamız lazım" derler.Bilmezler ki istenmeyeni ittikçe ona güç verirler! Bu dünyada savaş var; güce karşı, kansere karşı, erken yaşta gebeliğe karşı, terörizme karşı, şiddete karşı,tekrar belirtelim terörizme karşı..Terörizme karşı bir savaş olduğunu belirtmiş miydik?

Tüm bu girişimler sadece daha fazlasını doğuruyor! Çünkü "Hayır!" deyip ortadan kaldıramazsınız, "Hayır!" diye bağırdığınızda çekim yasası onu oluşturur! Neye direnç gösterirseniz varlığını sürdürür! Carl Jung (1875-1961)

Çünkü "bunu istemiyorum, bana kötü hissettiriyor" dediğinizde; o güçlü ruh hali ile bu durumun yaratılmasına kaynak oluşturursunuz. Savaş karşıtı hareket daha çok savaş yaratır! Uyuşturucu karşıtı hareket daha fazlasını yaratır! Çünkü istemediğimizin üzerine odaklanmış oluruz. İnsanlar "Bunlar gerçek, niye bu konuya odaklanmayayım?" derler.

Bu aynı şunun gibidir, biri yapılmasını istemediği bir davranışa fazlaca dikkatini verirse bir zaman sonra "Bunu ben de yapmalıyım." der. Gerçekten bu mantığı anlamıyoruz. Rahibe Teresa parlak bir insandı. "Ben hiçbir savaş karşıtı harekete katılmam, eğer bir barış ortamı varsa, beni çağırın." derdi. "Sır"rı biliyordu, anlamıştı. Dünyaya yaydığı düşünceye bakın.
Eğer savaş karşıtıysanız barış için çalışın.Hale Dwoskin (Yazar)

Eğer açlığa karşıysanız insanların daha çok yiyecek bulması için çalışın.Eğer kötü politikacılara karsıysanız, rakibi için çalışın. Sıklıkla seçimleri insanların gerçekten karşı olduğu adaylar kazanır, Çünkü tüm enerji üzerinde toplanmıştır.
İstemediğinize değil, istediğinize odaklanmalısınız. Tabii ki istemediğinize bakacak, tam tersini arayıp ne istediğinizi bulup onu oluşturacaksınız. Gerçek şu ki: istemediğinizden ne kadar fazla bahsedip yakınırsanız,onunla ilgilenip “ne kadar korkunç” derseniz, ondan daha fazla yaratırsınız.

Çoğu insan bana der ki: "James, ama bilgilenmeliyim." Tabi ki bilgilenin ama, bilgilerle boğulmanız gerekmez! Sakin olmayı ve dikkatinizi istemediğiniz durumdan uzak tutmayı öğrenin ve tüm enerjinizi yaşamak istediğiniz deneyime yönlendirin. Her zaman şunu derim: İçimizde duyduğumuz ses, dışardan gelen görüşlere oranla daha net, daha gür ve daha berrak çıkmaya başlamışsa hayatınızın efendisi oldunuz demektir!

Tüm dünyayı istediğiniz şekle sokmak için doğmadınız; Kendi dünyanızı seçtiğiniz şekilde yaratmak için doğdunuz.
Diğerlerine de kendi seçtikleri dünyayı yaratmaları için izin vermelisiniz, varolmaları için de elbet..Şu anda sizin aklınıza gelmese de mutlaka biri soruyordur: "Herkes bu sırrı öğrenir ve evreni bir katalog olarak kullanırsa, herkes istediğini alırsa, geriye ne kalır?" Herkes bunu kullanmaz ve bankayı sonuna kadar boşaltmaz mı? Bu sırla ilgili en güzel bilgi:
Yaşamın herkes için ihtiyaçtan fazlasıyla dolu olduğudur. İnsanlığın beyninde bir virüs gibi yaşayan bir yalan var. Bu yalan: "Herkes için yeterince iyi şey yok, burası yoksunluklar ve sınırlarla dolu bir dünya ve tüm ihtiyaçlara yetemez."

Bu yalan insanları korkuya, endişeye açgözlülüğe sürükler ve bu duygular da onların yaşantılarına dönüşür.Böylece dünya bir kabus hapı almış gibi olur. Gerçek şu ki etrafta ihtiyaçtan fazla iyilik var, ihtiyaçtan fazla yaratıcı düşünce var, ihtiyaçtan fazla güç var, ihtiyaçtan fazla sevgi var, ihtiyaçtan fazla neşe var... tüm bunlar, kendi sonsuz doğasının farkında olan bir akıldan ortaya çıkar. Dünyaya gelmiş her büyük öğretici, “Hayat bolluk içinde oluşturulmuştur.” der.

Yani mevcut kaynağımızın yetersiz kaldığını fark edince, hedefimize ulaşmak için yeni bir kaynaklar buluruz.Kendimizi çaresiz hissettiğimizde aslında etrafımızdakileri görmüyoruzdur. İnsanlar kalplerinden geçeni yapmaya ve istedikleri gibi yaşamaya başlayınca aynı şeyleri yapmak istemezler. Bunun güzelliği buradadır. Sadece BMW'leri istemeyiz. Aynı kişiler olarak kalmak da...Aynı deneyimleri yaşamak, Aynı giysileri giymek de istemeyiz. ...... istemeyiz. Boşlukları doldurun.

Herkese yetecek kadar mevcut. İnanırsanız, görebiliyorsanız,harekete geçiyorsanız - size görünecektir.

Gerçek budur! Gerçekliğinizin çeşitliliği sizi özgür bıraksın ve istediklerinizi seçin... ve yaşamak istediğiniz bir şey gördüğünüzde, onu düşünün ,onunla ilgili duyguyu bulun ve o duyguya bürünün, ondan bahsedin, onunla ilgili yazın
onu kendi gerçekliğinize dönüştürün ve…

Yaşamak istemediğiniz deneyimleri görünce; onunla ilgili konuşmayın, yazmayın endişelenmeyin, tepki vermeyin, görmezden gelmek için kendinizi zorlayın, dikkatinizi vermeyin, istediklerinize olan dikkatinizi bölmeyin. Geçmişteki liderlerin çoğu, "sır"rın en önemli parçası olan insanlarla paylaşmayı es geçtiler. Şimdi tarihte yeni bir sayfa açmak için en iyi zaman. Çünkü, ilk defa bilgiye parmaklarımızın ucundan ulaşabiliyoruz. Sizin "sır"rınız Etrafımıza baktığımızda, kendi bedenimiz de dahil olmaz üzere gördüklerimiz sadece buzdağının tepesidir.

Bir saniye elinizi tutun ve bakın eliniz bu şekilde görünüyor ama aslında öyle değil. Elinize bir çeşit mikroskopla bakarsanız, sadece enerji dalgaları görürsünüz. Eliniz, yıldızlar ya da okyanus, hepsi aslında aynı şeyden meydana geldi.
Her şey enerjidir. Şöyle anlatabilirim; Evrenimiz, galaksimiz, gezegenimiz vücudumuz, organlarımız, ve tabii hücrelerimiz,
ve tabii sonra moleküllerimiz ve atomlarımız...hepsi temelinde enerjidir.

Hakkında konuşulacak çok fazla seviye var. Ama evrendeki her şey enerjidir. Hangi şehirde yaşarsanız yaşayın, vücudunuzda tüm şehri yaklaşık bir hafta aydınlatacak kadar potansiyel enerji var! Çoğu insan kendini bu sınırlı beden olarak tanımlar fakat siz bu sınırlı beden değilsiniz! Bir mikroskopun altında bile enerji alanları görülür..Enerji hakkında şunu biliyoruz: Bir Kuantum fizikçisine "Dünyayı yaratan nedir?" diye sorarsanız size "enerji" der ve enerjiyi söyle tarif eder; Yaratılamaz ve yok edilemez. Her zaman varoldu ve her zaman varolacak, form değiştirebilir, bir formdan bağımsız varolabilir. Ok, güzel! Aynı soruyu bir din adamına sorduğunuzda, size "Tanrı" diye cevap verir, ve tanrıyı söyle tarif eder;
Yaratılamaz ve yok edilemez. Her zaman varoldu ve her zaman varolacak, form değiştirebilir, bir formdan bağımsız varolabilir. Görüyorsunuz tarifler aynı, sadece terimler farklı. Eğer kendinizi biraz "geniş" buluyorsanız tekrar düşünün.

Siz ruhsal bir varlıksınız. Siz daha geniş bir enerji alanında hareket eden bir enerji alanısınız. Hepimiz birbirimize bağlıyız
sadece bunu göremiyoruz. Birbirinden ayrı bir dışarısı ve içerisi yok. Evrendeki her şey birbiriyle bağlantılı, tek bir enerji alanı var. Siz bir enerji kaynağının uzantısısınız ve burada bu harika bedenlerinizle bulunuyorsunuz, Ama bedenleriniz sizi çoğunlukla gerçekte ne olduğunuzdan uzak tutar.

Siz enerjinin kaynağısınız. Siz sonsuz varlıklarsınız. Siz Tanrının gücüsünüz, Tanrıya ne diyorsanız, siz ‘o’ sunuz.
Diyebiliriz ki bizler tanrının hayali ve suretiyiz. Diğer bir deyişle evrenin kendisi bir bilinçtir. Açığa çıkan olasılıkların sınırsız
hissedişiyiz ve hepsi gerçeğe dönüşecek. Bütün büyük öğretiler,yaratıcı gücün hayalinde ve suretinde yaratıldığınızı söyler.
Siz kendi dünyanızı yaratabilecek potansiyel yaratıcı güce sahipsiniz ve yaratıyorsunuz.

Belki şimdiye dek kendiniz için mükemmel şeyler yarattınız ya da yaratmadınız.

Sizden gerçek isteklerinizi ve hayatınızdakilerin size layık olup olmadığını düşünmenizi istiyorum. Eğer değillerse, şimdi değiştirmenin tam zamanı... Çünkü bunu yapacak güce sahipsiniz. Tüm güç içerdendir ve bu yüzden kendi kontrolümüzdedir. Robert Collier (1885-1950)

Birçok insan hayatta kendini kurban olarak görür. sıklıkla geçmişteki bir olayı neden gösterirler. Mesela çok meşgul ebeveynlerle, işlevsiz bir ailede büyümek gibi. Burada sunu belirtmeliyim: çoğu psikolog, ailelerin yaklaşık %85'inin
işlevsiz olduğuna inanıyor. Yani siz çok da özel değilsiniz bu konuda.

Annem ve babam alkolikti, babam bana küfrederdi ve annem ondan boşandığında altı yaşındaydım. 13'ünden 18'ine kadar sokak çetelerine takıldım. Ciddi bir motosiklet kazası geçirdim. Bir noktada evsizdim.15 yıl Houston da fakirlik içinde yaşadım. Çocukken öğrenme güçlüğü çekiyordum. Öğrenme yeteneğimin olmadığı söylendi. Okuyamaz, yazamaz, iletişim kuramaz, kendi başına yaşayamaz kabul edildim.

Herkesin hikayesi birbirine benzer. Sonuçta buna "E nolmuş" denir. Önemli olan şimdi ne yapacağınız, neyi seçtiğiniz...
Geçmişinize de odaklanabilirsiniz, istediğinize de odaklanabilirsiniz. İnsanlar istediklerine odaklanınca, istemedikleri uzak düşer istediğiniz oluşur, diğeri ise kaybolur. Düşüncelerinizi kasten ortaya çıkarmaya başladığınız, düşüncelerinizi bir amaç
için kullandığınız, kendi deneyimlerinizi yaratmaya başladığınız noktaya gelmenizi istiyoruz. Çünkü düşüncenizi siz yönetirsiniz. Çekim yasasının güzel tarafı, olduğunuz yerde başlayabilmenizdir.Düşünmeye, gerçekten düşünmeye başlayabilirsiniz. Kendi içinizde mutluluk ve ahenk hislerini üretmeye başlayabilirsiniz.Yasa buna cevap verecektir.

Artık farklı inançlar geliştirmelisiniz; "Evrende ihtiyaçtan fazlası var," ya da "benim için her şey yolunda" gibi, ya da "yaşlanmıyorum, gençleşiyorum" gibi. Çekim yasası ile tüm isteklerimizi oluşturabiliriz. Kendinizi kültürel engellerinizden,
sosyal inanışlarınızdan kurtarabilirsiniz.

Bir kez daha ve kalıcı olarak sizdeki gücün dünyadakinden fazla olduğunu anlarsınız. Şimdi söyle düşünebilirsiniz:
"Bu çok güzel, ama yapamam!" Fred Alan Wolf (Kuantum Fizikçisi) "O yapmama izin vermez," "Bunu yapacak kadar param yok," "Bunu yapacak kadar güçlü değilim," "Yeterince zengin değilim", "değilim", "değilim", "değilim", "değilim"
Her bir "değilim" bir yaratımdır. İster yapabileceğinizi ister yapamayacağınızı düşünün, haklısınız.Henry Ford (1863-1947)

Bir sınır var mı; kesinlikle yok.Bizler sınırlandırılmamış varlıklarız. Yetenek, güç ve kapasitede bir tavanımız yok.Bu gezegendeki her bir yaratılmış varlık sınırsızdır. Yaşamın "Sır"rı Gökyüzünde tanrının sizin hayattaki amacınızı yazdığı bir yazı tahtası yok.

Gökyüzünde şöyle diyen bir tahta yok: Neale Donald Walsch (Yazar) Neale Donald Walsch. Yakışıklı Adam. 21. Yüzyılın ilk yarısında yaşadı. ve gerisi boşluk… Tek yapmam gereken gerçekten niye burada olduğumu anlamak için o yazı tahtasını bulmak ve tanrının benim için ne planladığını öğrenmek, ama öyle bir yazı tahtası yok.

Yani amacınızı siz seçersiniz, Görevinizi kendiniz belirlersiniz. Hayatınız kendi yarattığınız gibi olur ve kimse de sizi yargılayamaz, şimdi ve sonsuza kadar. Bunu anlamam yıllarımı aldı, çünkü şuna inandırılarak yetiştirildim:

Yapmam gereken bir şeyleri yapmadığımda tanrı benden mutsuz olur! Ama esas amacımın: hissetmek ve tadını çıkartmak olduğunu anladığımda, bana mutluluk getiren davranışlarda bulunmaya başladım. Biz de bir deyiş vardır: "Eğlendirmiyorsa, yapma!" Sevgi, mutluluk, özgürlük, neşe, kahkaha hissedilmesi gereken bunlar...

Eğer orada oturup bir saat meditasyon yapmak sana keyif veriyorsa, yap...yap elbet... eğer salamlı sandviçten zevk
alıyorsanız yiyin. Kedimi severken haz duyuyorum, doğa yürüyüşü yapmaktan haz alıyorum. Kendimi sürekli o ruh halinde
tutmak isterim, böylece istediğimi kendime çekecek etkiyi yaratırım ve isteğim oluşur.

İçsel mutluluk başarının benzinidir. Sizi mutlu eden her şey, daha fazlasını size çekecektir.

Şu anda bu mesajı alıyorsunuz, bunu hayatınıza siz çektiniz. Size iyi geliyorsa, hayatınıza geçirmeyi ve uygulamayı
Seçersiniz iyi gelmiyorsa, bırakırsınız. Kendinize iyi gelecek, kalbinize uyan birşeyler bulun.

Mutluluğunuzu izleyin, sadece duvarların olduğu bir yerde bile evren size kapılar açacaktır. Joseph Campbell (1904-1987)

Joseph Campbell "Mutluluğunuzu izleyin." demiş. Bizce bu bir insanın ağzından çıkan en iyi kelimeler. Eğer biri mutluluğunu izleyebiliyorsa, siz de her konuda bolluk ve refahın izini takip edebilirsiniz. Hayatın tadını çıkarın çünkü hayat
muhteşem bir yolculuk. Farklı bir gerçeklikte farklı bir hayat yaşayacaksınız.

İnsanlar size bakıp "Benden farklı ne yapıyorsun?" diyecekler. Farklı olan tek şey siz "sır"ra göre hareket ediyorsunuz,
böylece insanların sizin için imkansız dediklerini gerçekleştirir veya sahip olursunuz.

Yeni bir çağ başlıyor … Bu, sınırı uzay değil, akıl olan bir çağ.

İnsanların tüm zihinsel ve duygusal potansiyellerini kullandıkları bir dünya düşünün; İnsanlar zihinlerindeki potansiyelin en fazla %5'ini kullanabilirler. Uygun eğitimin sonucunda zihnin potansiyelinin %100'ü kullanılabilirler. Öyle bir dünya düşününki insanlar tüm zihinsel ve duygusal potansiyellerini kullanabiliyorlar. Her yere gidebilir, her şeyi yapabilir,
her şeye ulaşabiliriz.Kendinizi, istediğiniz ile farz edin, her dini kitap bize bunu söyler.Her önemli felsefe kitabı, her büyük lider, yaşamış tüm üstatlar, bize ayni şeyi söyler.

Geçmişteki bilge insanları araştırın; birçokları size bu programda tanıtıldı. Hepsi "sır"rı anlamıştı. Şimdi siz de anlıyorsunuz.
Daha fazla kullandıkça daha fazla anlayacaksınız. Bu sözleri hayatınızın ilk gününde duysaydınız; her şeyin daha kolay olacağını hissediyor olabilirdiniz ve eğer sizinle hayatınızın ilk gününde konuşsaydık; ilk söyleyeceğimiz şey:

Dünya'ya hoşgeldin, yapıp, ulaşıp, olamayacağın hiçbir şey yok, sen muhteşem bir yaratıcısın, güçlü ve kesin burada olma arzunun sonucunda buradasın, peşinden git, isteğini düşünerek, ne istediğine karar vermene yardım edecek hayat deneyimini kendine çek ve bir kez karar verince bütün düşünceni ona odakla.

Zamanının çoğu bilgi toplamakla geçecek.Bilgi, istediğinin ne olduğuna karar vermeni sağlayacak, ama asıl işin ne istediğine karar verip, ona odaklanmak,ve ona odaklanarak onu kendine doğru çekmek yaratımın süreci budur.

Harika olduğunuza inanıyorum, muhteşem bir tarafınız var.Hayatta başınıza ne gelirse gelsin, ne kadar genç ya da yaşlı olduğunuzu düşünüyor olursanız olun; içinizde, dünyadan daha güçlü bir kuvvet olduğunu düşünmeye başladığınız an,
gücünüz ortaya çıkmaya başlayacak, hayatınızı değiştirecek, sizi doyuracak, giydirecek, koruyacak, yol gösterecek eğer izin verirseniz varlığınızı besleyecek.

Kesin olarak bildiğim bu! Bu yardımcı olacak.

İYİ HİSSET

Rahat olun, tadını çıkartın. Yapmanız gereken hiçbir şey yok, sadece yapmayı istedikleriniz var.