left kanilski | yazmak, kendine alışamamaktır!: Eylül 2007

denemeler #3

SİYAH-GRİ-BEYAZ



Dünya var olduğundan beri her zaman süre gelen bir savaşa tanıklık etmekte. Bu savaşa kimileri haksızla-haklının, kimileri iyiyle-kötünün savaşı isimlerini takmışlar. Ama ismi takanın dünya görüşü, savaşta kazananın “iyi mi, kötü mü?” olduğunu belirliyor. Merak etmeyin! az sonra bu karmaşık cümle, yeteri kadar anlamaya hazır hale getirilip servise sunulacak deyip alt tarafa geçiyorum…




Her insanın beyninde küçüklükten beri yorum, adalet ve din kavramlarının temel kıstası olan iyilik-kötülük kavramı soyut olduğundan, genel geçer bir tanımı haiz olduğu gibi özel ve bireylere göre değişen bir çok tanıma da sahip. Kavramın içini doldurma işlemini ise, dünyanın ve yaşanılan bölgelerin, ekonomi, inanç, hukuk gibi temel olguları üstleniyor. Ve böylece bazı olaylar ve davranışlar teamülen kalıplaşarak, kalıcı iyi ve kötü kavramını oluşturuyor. Ve biz bunlara gelenek, görenek, ritüel gibi isimler takıyoruz. Örneğin toplumun genel ahlak yapısına ters olan bir eylemi gerçekleştirdiği için zina yapanı kötü olarak adlandırıyoruz. Tarihsel olarak geriye geldiğimizde; toplumun ahlak yapısının şekillenmesinde ise en büyük pay, insan üstü bir güce duyulan ihtiyaç, onun buyruklarına itaat etme çabası ve bu sayede oluşan dinlerin normlarıyla temelleri kurulan yaşamlar.




Başka bir boyuttan incelediğimizde, iyi ve kötü kavramını belirleyen diğer bir kıstasın varlığı ve yukarıda belirtilen, geneli etkileyen cinsten farklı bir tür olduğudur. Bu kıstas; spesifik aspekt denilen, kişilerin toplumdaki normlara göre yaptığı iyilik kötülük ayrımından farklı olarak kendi içsel dünyası ve kendi menfaat dengelerinin yönlendirdiği yorum mekanizmasını kullanarak yaptığı kıstastır. Şöyle ki, her insan kendi yorum yoluyla adlandırdığı kavramlara göre yaşar ve kendi hayat şartları, tarzı, egosal statükosu bu adlandırmayı etkileyen faktörlerdir. Fakir ve eğitimsiz bir aileden gelen bireyin hayat tarzı ve iç güdüleri kendi yorum mekanizmasını şekillendireceği için iyi-kötü kavramı spesifik aspekte göre belirlenir. Örneğin, fakir bir ailede ve çevrede yetişen birey, kendisine en ufak bir maddi fırsat sunan insanı iyi olarak nitelendirebileceği gibi varlıklı bir ortamda ve eğitimli olarak yetişen bir birey ise aynı kişi hakkında hemen iyi veya kötü kanısına varmayacaktır.Örnekler çoğaltılabilir...



İyi-kötü kavramlarının iki kıstasını da açıkladıktan sonra karşılaştırmaya geçersek eğer, bazen bunların çakıştığını, bazen ise birbirlerine paralel olduklarını göreceğiz. Bir toplumda genel kıstasa göre hırsızlık kötüdür. Ama hırsızın spesifik aspektine göre durum aynı olmayabilir yahut yine kötü olarak görülen bir hırsız, başka bir kişinin menfaatine yarayan bir iş yaptığında, o kişi tarafından kötü insan olarak tanımlanmayabilir. İşte menfaat-ekonomi yapısının toplumda bu kadar önemli olmaya başladığı son birkaç yüzyıldır spesifik aspekte göre iyiler çoğalmaya başlarken genel-geçer tanıma göre aynı şeyi söylemek çok zor. Çağımızda ise iyilik kelimesinin anlamı olması gereken olarak biliniyor. Kendini düşünen o kadar fazla ki, toplumda başkası için normal şartlarda, normal bir davranışta bulanana iyi demek çok olağan ve sıradan olmuş durumda. Diğer bir deyişle; iyi olmak için kötü olmamak yeterli, artı bir hareket yapmak gerekmiyor. Örneğin toplumda rüşvet kabul etmeyen bir memura hemen dürüst ve çok iyi insan yakıştırmasını yapıyoruz. Aslında o sadece görevini yapıyor ve o yakıştırmayı hak edecek artı bir hareketi de na-mevcut durumda olmasına rağmen.



Ben de diyorum ki, iyi-köyü ayrımına göre insanlar 3’e ayrılmaktadır. İyiler, kötü olmayanlar ve son olarak kötüler. İyiliğin genel ve değişmeyen tanımı ise, menfaati düşünülmeden yapılan olumlu davranış olduğuna göre çağımızda, ilk güruh olan iyilerin maalesef bulunmamasıyla birlikte, geriye kalan iki türün aralarında bulunan nispetsizlik de gelecek hakkında da mantıklı tahminler yürütmeye mahal vermekte. Ayrıma göre; kötü insan, egosuna ve iç güdülerine fazlaca kulak veren, menfaati için yaşayan ve bu yolda gerektiğine inandığı her şeyi yapan, kötü olmayan ise, temel ve değişmez ahlak öğretisi olan “kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma” kuralına göre yaşayan ve olması gerekeni yapan insandır.



Toparlamak gerekirse, ki bu tip denemelerde buna ihtiyaç duyulur, iyi-kötü savaşımı bu dünyanın en eski ve bitmeyecek mücadelesidir, ta ki insanlık yok olana kadar. İşte bu savaşımda tarafları belirleyecek olan merci ise 2 yönlü; birincisi, genel-geçer kıstas, diğeri ise spesifik aspekt. Ve bunlara bağlı olarak yapılan ayrımda ise; teori, insanların bu kavrama göre 3’e ayrıldığı, pratik ise çağımızda sadece 2 türünün kalmış olduğudur.

denemeler #2


YİNE Mİ FORMALİTE?
(17 eylul edebiyat dunyası'nda yayımlandı)



-naber ? valla özlemişin ya nerelerdesin?

-ay canım! inan aklımdan çıkmadın, projeleri yetiştirmeye çalışıyorum bu aralar. Sen nasılsın?

-iyiyim ya bildiğin gibi işte. Ekoya olanları duydun mu?

-aa nolmuş?

-sorma ya annesini kaybetmiş geçen hafta.

-ahh canııımm. Aramak lazm şimdi onu. Bak üzüldüm görüyo musun?

-hayat işte ölenle ölünmüyo. Neyse ya napıyosun bugun?

-bilmem bi programım yok aslında, Aylalara uğrayıp eve geçicem, sonra sabaha kadar proje yine.

-hmm ben de düşündümki bi kahve içeriz Aylalara geçmeden.

-aa süper düşünmüşsün. İyi olur valla.



Görüldüğü ve okunduğu ve yine anlaşıldığı gibi günlük, çoğu yerde kulak misafiri olunabilecek, hatta ev sahibi derecesinde muhabbete konu olabilecek bir diyalog. Peki acaba neden bu diyalog yukarıda ve neden az sonra yazılanlara kaynak? Cevaba geçmeden kısa bir geriye dönüş yapalım. (flaşbek yazınca garip durdu)

Seneler seneler, yıllar yıllar önceydi, henüz ilk insan dünyada ve onun soyu ona baba diyordu. İşte o zamandan beri insanlar dial bir şekilde iletişime girmeye ve doğa karşısında kendilerini var etmeye başladılar. Ama o zamanki diyaloglarla şimdiki dialoglar arasında değişmeyen nadir şeylerden bir tanesi bu yazının konusu.... formaliteler… biraz daha açarsak, yapılmak zorunda hissedilen, insanın çoğu zaman sorgulamadan boyun eğdiği davranışlar ve eylemler. bir nevi zihin kelepçeleri…



Tekrar yukarıdaki dialoga dönersek ve günlük rastlantısal olasılık hesabı yaptığımızda büyük rakamlara ulaşabileceğimiz cinsten olan bu tip konuşmalar yüz yıllardır insanları bir şeylere zorluyorlar. Belki zorunda hissetmeden yapıyoruz bunları ama aslında formalite davranışlar ve eylemler, bilmediğimiz ya da düşünmediğimiz bir kaynaktan çıkıyor ve iletişimimizdeki sahteliğin müsebbipleri oluyorlar. Örneğin, diyalogda, özlediğini söyleyen ve karşılığında kendisininde aynı durumda bulunduğunu belirten formalite insanlarımız. Bunu neden yapıyorlar ya da yapıyoruz? Yani özlemeden, özlüyoruz diyoruz, “naber?” diyene iyiyim demek bir görev oluyor bazen, tanımadığımız birinin ölüm haberini duyduğumuzda maksimum 10 dakikalığına belleğimizde yer edinecek geçici bir info için yalanlar söylüyoruz, üzülmüş gibi yapıyoruz. Peki bunları neden yapıyoruz? Neden “naber?” sorusuna düşünmeden iyiyim diyoruz ya da ölüm lafında duygularımızı dinlemeden refleksle ve ünlemlerimizle diyalogları süslüyoruz? Çünkü zihin kelepçeleri ilk insandan beri bizimle. Diğer bir değişle, ilk insandan bu yana gelen güvensizlik ve yalnızlık duygusu, formalitelerin kaynağı. Yasak elmanın yenilişi ve kendi iradesiyle sorumlu tutulmak zorunda kalan insanlık, dünyaya yalnız geldi ve güvensizlikler, acılar içinde büyüdü, olgunlaştı ve kendini var etmeye çalıştı. Ve bu sayede insanlar hayatta kendi zırhlarını kendi sahtelikleriyle oluşturdular ve bu güvenlik sistemi, tedricen bugüne kadar kalıplaşarak yorum mekanizmasını devreden çıkardı ve sorgulanmaksızın bugüne kadar genlerimizde yolculuk yaptı. Ezcümle, güvensizliğimiz yalnızlığımızdan kaynaklandı, kendine kalkanlar yaptı ve insan ilişkileri giderek kalıplaşmaya ve duygusuzca kurulan cümlelerle sahteleşmeye başladı. İşte bu süreç içerisinde formaliteler oluştu ve reflektif olarak “ölüm” lafı .geçtiğinde üzülmek, “nasılsın?” sorusu sorulduğunda karşıdakinin durumu merak edilmemesine rağmen karşılık olarak “sen nasılsın?” demek ve bunun gibi bir çok klişe, hayatta kalıcı yerlerini edindiler.



“E biz bu formalitelerden şikayetçi değiliz. sanane kardeşim, sen işine baksana!” diyenlere, bundan sonrakileri okumanın zaman kaybı olacağını söyleyip bir diğer paragrafa geçiyorum.



Bu bölüm formalite düşmanları için…



Yukarıda dediğim gibi güvensizlik ve yalnızlık korkusunun, şekil değiştirerek sahteliğe neden olması ve bu nedenle dialoglarımızın kalıplaşmasını engellemek için, yani zihin kelepçelerini kırmak ve bu sayede her anlamda özgürlüğü dilinden düşürmeyen insanları bile esareti altına alan formalitelarden uzaklaşmak bizim elimizde. Yapacağımız sadece doğruyu söylemek ve içimizde egemen olmaya çalışan kaybetme duygusuna yenilmemek. E peki ne olacak bunun sonucunda? Cevap komplike biraz, (genellikle paragraflarda “cevap basit” ya da “cevap çok açık” yazılır.) şöyle ki, yüz yıllardır süregelen korkularımıza, alışmışlıklarımıza, tabulara ve klişelere özgür irademizle ve kendi düşüncelerimizle gereken cevabı verip daha şeffaf ve daha sahici muhabbetlerin, diyalogların muhatabı olacağız.


serbest edebiyat 3

SADECE MİDE AĞRISI


Bilgisayarın tuşlarına; her an, vücuttan aldığı enerjinin, ani olarak zuhur eden bir kriz sebebiyle, o bölgeye kanalize olmasından mütevellit kesilmesiyle birlikte veda etmeye hazırlanan parmaklar ve eski Fransız filmlerinde görünen, dikdörtgene dönüşen ekran kadrajı gibi göz kapaklarının da ahvalinde cereyan eden bu durum neticesinde bilgisayardan uzaklaşarak vücutta vuku bulan bir krizin içine doğru bir yolculukla başlıyoruz efendim…

Son zamanlarda vücudun yönetiminden memnun olan uzuvlar, nicedir efendilerine (beyin) karşı gelmek söyle dursun, sitem bile edemiyorlardı. Fakat dün gündüz sularında beyin yönetimindeki vücutta bazı aksamalar cereyan etti ve bünye dıştan ve içten gelen müdahalelerle sarsıldı. Bundan 5 yıl önce, henüz duygusal gençlik çağlarında iktidarda, beynin duygu merkezi (talamus) vardı fakat o çağlarda vücudu iyi ve istikrarlı yönetemeyen talamus yerini beynin başka bir merkezine, cortex’e bıraktı. cortex uzun süredir koalisyon fasilitesi olarak görev yapan hipotalamus’un da yardımlarıyla istikrarlı, sebatlı bir yönetim sergiliyordu, ta ki dün yaptığı elim hataya kadar.

Neydi bu hata? Uzun süredir, vücudun iç ve dış organlarıyla iyi iletişimde olan, onları gerektiği gibi sağlıklı yöneten cortex, dün banyo yapan vücudun, bu işlemden sonra gereği gibi kurulanmasını denetleyememiş ve akşama doğru bu savsamanın neticeleri de gün boyunca vücuda doğru esen soğuk hava dalgasının da yardımlarıyla mide’yi etkilemiş. Sadece etkilemekle kalmayıp, meydana gelen derin bir ağrıyla da yönetime fazla mesai yaptırdığı gibi, bölgeye savunma kuvvetlerinin gitmesiyle birlikte vücudu da bir sürü masrafa sokmuştur. 4-5 saat krizle baş etmeye çalışan cortex yönetimi, çareyi dışardan kuvvet takviyesinde bulmuş ve majezik birliklerinden yardım istemiştir. Majezik kuvvetlerinin sınırdan içeri girmesinden 1 saat sonra kriz durdurulmuş ve cortex iktidarı bir krizi daha başarıyla bertaraf etmenin gururu ve zafer sarhoşluğu içinde vücuda, “git de yat lan artık. Saat sabahın 7 si oldu oğlum” gibi sokak ağzı bir söylemle emir vererek, inzivaya çekilmiştir…

yeni sezonun ilk iletisi


Yazık bir kıştan sonra nazik bir yaz geçti ve yine tekrar soğuk günlere doğru bloglu yolculuklar başladı...

3 aylık yaz döneminde, yaza başlamadan önce planladığım şeylerin çoğunu yapmanın verdiği hevesle ve geri kalan azını yapmamanın vermesi gerektiği pişmanlığı da yok sayarak yeniden yazmaya ve diğer sorumluluklara dönüyorum.

yazın ilk günleri; Çin seyahatinin heyecanı ve yorgunluk tahminleri zihnimi doldururken, son günleri ise; zamanında, "adamlık bende kalsın" deyip de üstüne gitmediğim, alttan aldığım derslerin sıkıntısı ve kapıyı kırmak üzere olan yumurtanın verdiği tedirginliğin telaşıyla geçti. şimdi ise tekrar hareketli günlere ve bol kafeinli gecelere merhaba diyorum ve ice tea şeftalimden bir yudum alıp bu sayfadan ayrılıyorum...