left kanilski | yazmak, kendine alışamamaktır!: Kasım 2009

lirik edebiyat #6 (16.11.09)

HEMEN ŞURACIKTA



Bakışlarında kendini belli ediyor tutkuların, mimiklerinden okunmaya başlamış bile kirli arzular.

Niyetin ve emelin bu kadar anlaşılıyorken ne gerek var cümlelere?

Ne gerek var oradan buradan konuşmalara?

Bize ne Ayşe’nin kıskançlık krizlerinden, bize ne Ahmet’in Ayşe’ye yaptıklarından?

Ya da bize ne gereği var hangi şarkıyı dinlediğimizin, hangi kitabı okuduğumuzun?

Hemen soyunup şu işi şuracıkta bitirsek ya…

Susamış olan hiç bardağın köşesine, kenarına dikkat eder mi? Oyalanmadan içiverir kana kana.

Hadi gel!

Evim yakın.

Hemen şuracıkta!

serbest edebiyat 16 (10.11.09)

BİR NİHİLİSTİN BUHRÂNI



Niçin sorusu cevapsız, değişebilecek şeyleri düşünmek, hayaller kurmak bir an olsun avutur belki ama her mutluluk denemesinden arta kalmış değersiz bir yıkıntı ve ağızda bırakılmış yavan bir tortu. Tükürmeli…

Erken kalkmak amaçsız. Günü kaçırmak pişmân etmiyor artık. Vücudumda bir “bitse de gitsek” havası var. Cennete ışınlansam bile, ben yine aynı ben. Trajik ve komik. Sesi kesilesice bir şeytan içimde, “olsa ne olur, olmasa ne olur?” der durur. Adı batsın, boynu altında kalsın. Susturmalı…

Mutlu olma isteği yararsız. Mutluluğu bulmak için koşturmamız gerektiğini söyleyenleri şu an acımasız ilençlerimle lanetliyorum, bu denli muğlâk bir hedef belirledikleri için. Nereye el atsan oradan sıvışacak bir amaç. Hem tüketmeden mutlu olunamaz mı? Yahut tükenmeden huzur bulunamaz mı? Ne kadar dibe batarsan o kadar yükselirsin! Buna da peki ama neden bu sonu gelmeyen döngü? Kedinin kendi kuyruğunu kovalaması gibi değil mi? Bilmeli…

Varlığımı kuşatmış bir sancı. Ve kuvvetli bir kazınma hissi. Bunların hiç birini ben istemedim. Ama hak ettim biliyorum. Fazla soru sormamalı insan. Kuşkunun zehrinden sakınmalı. Cevapların yankısı bu kadar derinden yaralayabiliyorken soru sormaktan vazgeçmeli. Niçin bu merak öyleyse? Saçma! Niçin sorusu da cevapsız zirâ. Ayrıca döngüye kapılmamalıyım yine. Hayır! Soru sormamalıyım bir daha! Fakat burnuma tüten keskin bir koku var. Bu koku bana her şeyin “öylesine” olduğunu anımsatıyor. Öyleyse öylesine yaşamalı. Kulacı sadece denizde atmalı. Ne yapmalı, ne etmeli diye düşünmeden bırakmalı kendini hayata. Zamanı öldürmeli belki. O halde ölüm de bir anda gelmeli. Her an beklemeli…

Beklerken sevgiler bulmalı. Sevgileri hak eden insanlar tanımalı. Oyalanırım işte o zaman. O bende, ben onda var olurum bir süre. Birbirimize isimler takarız, ellerimizden yemekler tadarız, uyandığımızda tadı damağımızda kalacak bir rüya gibi yaşarız günleri. Aşk için uyumak gerekir öyleyse. Uyuyamayanlardan biri de benim dürüst olmak gerekirse. Uyuşuk bir uyumsuzum sevenlere ve sevilenlere karşı. Neyse, beyhûde konuşmaya başladım yine. Can sıkacak ama, sevenler de, sevilenler de her insan gibi çıkarcı. Öyleyse keseyim sesimi şimdi. Susmalı…

lirik edebiyat #5 (01.11.09)

İHTİYAR VE ÇOCUK

Yaşlı adam yavaş adımlarla çocuğun yanına yaklaştı, kısık ve iknâ edici sesiyle;

-Her şeye hayret etmen güzel. Her şeyi bilmeye çalışman da güzel ama insan bir yerden sonra dur demeyi de bilmeli. İlmin fazlası yem gibidir. Bolluğu doymaktan öteye geçtiğinde çatlatır hayvanı. İlim de akıldan nâkıs olmalı öyleyse. Her terâzinin kaldırabileceği bir ağırlık vardır.

Çocuk güler yüzle karşıladı bu çokbilmişliğinden memnun ihtiyarı. İhtiyarın sözleri bitene kadar gözlerini el-kol hareketlerinden ve mimiklerinden ayırmamaya dikkat etti. “Bir şeyleri anlatırken aynı zamanda yaşıyor ve hissediyor sanki” diye düşündü. Bir ara ihtiyarın uzun ve kıvrılmış kaşlarının uzunluğunu görüp içinden gülmek geldiyse de yaşlılara saygı öğretilmişti ona. Gülemezdi. Gülücüklerini ahlâkının altına sıyırdı. Bir çocuktan beklenmeyecek ciddiyetle karşısındakinin her söylediğini dinlemeye çalıştı. İhtiyarın kelimeleri arasındaki uzun boşluklar bir süre sonra merak uyandırmaktan çok sıkıntı vermeye dönüştüğünde ihtiyar son noktayı koymak üzereydi…

-Dediklerim kulaklarına küpe olsun evlat. Geçici kılınmış bir hayatta kalıcı olanı bulmaya çalış daima. Büyüklerin tecrübeleri cevap anahtarları gibidir. Onlar aklının hep bir köşesinde bulunsun e mi?

-Yaşanmışlıklar gerçeği vermez hiçbir zaman. Onlar sadece, sizin yolunuzu kaybetmemeniz için ardınızda bıraktığınız ekmek parçalarıdır. Benim de sizinle aynı yolda yürüyeceğimi size düşündüren nedir?

-Aklın yolu birdir evlat. Biraz daha büyüdüğünde anlayacaksın bunu.

-Yani siz diyorsunuz ki, belli bir yaşa gelindiğinde artık mutlak hakîkate ulaşacağım. Peki neden hakîkati bulmak zorunda insan? Hakîkat bulunduğunda bildiğinizi sandığınız şey uyuşturmaz mı sizi daha sonra? Yolun sonuna geldiğinizde ne heyecan verebilir ki artık… Hem insan soğuk aklına güvenseydi daîma, güçlünün güçsüzü öldürmemesini ne sağlayacaktı? Yani demek istediğim, güçsüzün elindeki her şeyi almamın beni zengin etmesi çok akıllı bir tercih olabilecekken, beni durduran şey kendimi onun yerine koymam değilse nedir? Onun durumunu duyumsamam ve hissetmem, duygularımın içimde titremesi nedeniyledir. Öyleyse gerçeğin çeşitliliğini kabul etmek zorundayız. Akla avans vermeyi de bırakalım.

-Sen çok yanlış yollara düşmüşsün çocuğum. Sana kimler ne söylemiş yahut neler okumuşsun böyle? Kim kirletmiş mâsumiyetini? Kim soruyor sende bu soruları? Bir çocuktan doğabilecek cüret ve cesâret değil bu!

-Yanılıyorsunuz efendim. Asıl bir çocuktan çıkar cesâret. Çocuk cesurdur ve gözü karadır. Görüntünün arkasını merak eder hep. O alışkanlıklarının ve beklentilerinin esiri olmamıştır henüz. Her gördüğü ve duyduğu, onu yeni ufuklara, yeni ışıklara yönlendirir. Her şeyi bildiğinden, gördüğünden ve gerçeğe ulaştığından şüphe duymayan bir ihtiyarın kendi kabuğuna çekilmişliği ve eminliğindeki yazgı köleliği yoktur onda. O bilginin kölesi değildir. Olmak istemez de. Zira bilgi, önceden belirlenmiş bir hedefin aracı değildir. İhtiyaç olunduğu ve bilindiği kadar işe yarar. O amacın kendisidir çocuk için. Affedersiniz ama, sizin akıl dediğiniz şey, sizin bizlere taşımamız için zorladığınız yüklerden oluşmuş bir aygıttan ibârettir ve görevi; duyduğumuz, gördüğümüz, kokladığımız, tattığımız ve hissettiğimiz şeylerin arasından var oluşumuzu devam ettirmek için o anlık bir plan çıkarmaktır. Akıl sadece verileni dizer, verileni sıraya koyar, onlardan o an için gerekli bir doğru yaratır. Sonra o kabulünün üstüne, yeni yahut onlardan kaynaklanan kabuller ekler. Hepsi bu! Ve ne yazık ki sadece yaşamak için ihtiyacımız olan aklı, siz ve sizin gibiler, onun böyle bir iddiası yokken başlı başına doğrunun ve hakîkatin garantisi kıldınız. Hep gerçeği zikrettiğini ileri sürdünüz. Size bu izni kim verdi? Aklın büyüklüğünü yine aklın kendisiyle kanıtlamaya çalıştığınızın çelişkisini görmüyor musunuz?


İhtiyar bu sorulardan sonra kendi hakîkatinin yıkılışını filan hissetmedi. Tam tersine çocuğun içine düştüğünü iddia ettiği derin çukurda kendisinin bulunmadığına şükredip, “yazık evlat, çok yazık!” diye mırıldanarak çocuğun yanından uzaklaştı. İhtiyarın söyledikleri doğru mudur, yanlış mıdır? Yahut bizi başka düşüncelere yönlendirir mi bilinmez ama, söylediği bir şey aşikârdır; Çocuğu bir şey konuşturur. Onun kelâmları, yüzyılların biriktirdiği bir intikamın tezâhürleridir ve onun sesinde can bulmuştur. Bir şeyi bilmenin yahut bilmişliğin karşısında her zaman değişmenin ve devinimin yararlılığını gösteren bir düşünce egemendir çocuğa. Onda Spinoza konuşmuştur belki, Hume replik vermiştir bir süre. Son sözcüklerinde arkasında duran ise Nietzsche olmuştur. Yaşlı dostumuzu konuşturan şey ise, hâlâ birçoğumuzun içinde mevcut. O inanç ki, kalıcılığının değerini gözümüze sokmak istercesine benliğimizle devamlı mücâdele halinde. Cümleleri emirgen, söyledikleri ise kesinliğinin ve gücünün kanıtı. Hatta, insanın içinde bir kaya, bir türlü sürüklenmeyen ve onu hep aynı yerde kalmaya mahkûm eden.