left kanilski | yazmak, kendine alışamamaktır!: Kasım 2008

serbest edebiyat 9

HAYAT VAR


“Yazılarda hayat var” dedi çocuk babasına, kırılmış oyuncağı için ağlamadı artık ve babasının getirdiği kitapları okudu durmadan. İlimle doğruldu her gece sandalyesinden, çözmeye başladı o çözümsüz sandığı çocukluk sanrılarını.


Geçti seneler birbiri ardına, güldü çocuk kendisini daha çocuk sandığına. Hani eşek kadar olmasa da oğlak kıvamında ergin olmuştu. Ve, “kızlarda hayat var” dedi babasına. Sayfaları burkulmuş, ayraçları yerleştirilmiş kitapları bıraktı ve okumadı artık. Hayatın anlamı dediği varlıklarla haşır neşir oldu bir süre. Sevişti birkaç kere, oynaştı orada burada. deyim yerindeyse kopardı birkaç çiçek dalından. Pek hoşuna gitse de bu durum, seneler aynı kanıda olmadı onunla.


30. mumu üfleyince pastasından, yanındakilere baktı heyecanlı heyecanlı, parmağındaki yüzüğün sahibi bir eş ve yeni emekleyen bir çocukla hayatın ortasındaydı artık. Onların yükünü de taşıdığını hissetti ve sesini alçaltarak, “parada hayat var” dedi karısının kulağına. Çok kazandı bizimki, bir eli yağda diğeri de baldaydı sanki. Zaman paraya kanmadı yine de, akıp geçti su gibi habire.


Çocuğu da büyüdü, sorumlulukları da. Babası ise… Ah o yaşlı moruk, ismini bir mezar taşına verdiler sonra. Ecelin sıcaklığını ilk o defa hissetti göğsünde. Artık sona daha yakın olduğunu anlamıştı garibim, Allah’a daha da bir düşkün oldu, yediğine içtiğine dikkat eder oldu. Öğütler verdi, nasihatler tembihledi çocuğuna. Ve döndü karısına ”çocuklar da hayat var” dedi. Çocuk büyüdü adam oldu, babasının üç katı hergele oldu. Bizimki ise her lafına Allah’ı kondurdu. Etin kırmızısına, pilavın yağlısına düşman kesilip, ağzına bile koymadı bir daha.


40 yıllık oturma odasının siyah koltuğunda oturup izlerken pencereden dışarıyı bir gün, torununu çağırdı, elini öptürdü ve para verdi ona başını sıvazlayarak. İçinden, “bu bayram da ölmedim” dedi rahatlayarak. Geçen günler eksilttikçe takvimi, pek arayan soranı da kalmadı hani, gençken hovardalık yaptığı, çocukken mahallede top koşturduğu akranları yavaş yavaş nalları dikmeye başladığında, daha da bir hassaslaştı bizim moruk, çocuk gibi ilgi bekledi durdu herkesten. Aradığını bulamadı tabi. oğlu, gelini, torunu konuşurken, o hep cevap verilmeyen oldu. Bir gece ansızın kalktı yatağından, aklında çırpınan bir soruyla koyuldu mezarlığa. Adımları bir çocuk kadar desteksizdi ve korkuyordu ihtiyar. Titrek bir sesle, “ölümden sonra hayat var mı?” diye sordu babasına…

serbest edebiyat 8

ACINASIYIZ

hayat acımasız... her geçen günde ve her geçen zamanda yüklediği sorumluluklar, hissettirdiği zorunluklar ve yarattığı arzu ve istekleriyle hayat, varlığımıza düşen kara bir leke gibi. buna rağmen hatta bunlarla birlikte bile hayat acımasız değil aslında, bizler acınasıyız sadece. ilmekle bağlıyız yaşama ve mutlak karanlık her an evrendeki aydınlığımıza hükmedebilir. milyonlarca olasılık etrafımızı çevirmiş durumda ve nihai hedefe her geçen nefes yaklaşıyoruz... ölüm... ama acınasıyız işte, korkuyoruz her şeyden... olabiliteleri, potansiyellerimizi ve hayallerimizi gerçekleştirmektense başarısız sonuçları düşünüp, kıvrak bir akılcılaştırmayla -kedinin ulaşamadığı ciğere bok atması gibi- geçiştiriyoruz günlerimizi, erteliyoruz hayallerimizi... evet dışardan kedinin bok atması bize ne kadar saçma gelse de o mantıklı bir karar verdiğini zanneder, tıpkı bizim gibi. tıpkı kendimize söylediğimiz yalanlar gibi... evet acınasıyız çünkü yalanı gördüğümüzde en erdemli kurallardan bahsetmeyi, en ermiş kişilerden menkıbeler anlatmayı biliyoruz fakat asıl en büyük yalanları kendimize söylüyoruz...

serbest edebiyat 7

HAYATA BOĞULMAK


Ne kadar sıkıştık ki hayata, o yaşıyor bizi, o yaşatmaya çalışıyor adeta. Halbuki tam tersi olmalıydı bunun. Çocukken anlatılan, içinde bol miktarda umut olan gelecek hayalleri bu kadar çabuk bitmemeliydi, yalnız bırakmamalıydı bizi en dayanıksız zamanlarımızda. Özgürlük avuçlarımızdaydı ya, kutsal kitaplarda bile biz çiziyorduk ya hayatı, işte gerçekten hayata karşı böyle dik durabilmeliydik. Onun özündeki yaşam enerjisini ya da her neyse o, var gücümüzle çekmeliydik içimize. Tamam anlıyorum, kandırılıyoruz çoğu zaman kendimiz tarafından ve bu hoşumuza da gidiyor besbelli. Sorunlara, geçecek diyoruz, ilerideki vaat edilen günlerde geçmişi hatırlayıp güleceğiz diyoruz ama bu kadar hayal kırıklığı henüz en hayalperest olmamız gereken yaşlarımızda ortaya çıkmamalıydı sanki, yapmasaydı bunu. Köşede durup izleseydi bari, o iğrenç ve nefret dolu suratıyla bizi izlerken zevk çığlıkları atsaydı da biz henüz bunları duymasaydık. Şu halde, ölümün fırınına girmek üzere yoğrulan hamurlar gibi aciz oluşumuz ve istenilen şartlarda istemediğimiz ruh halleriyle hayatımızın içine etmemiz karşısında, evet bunlar karşısında nasıl mutlu olabiliriz, nasıl özgür olabiliriz ki? Ve belli kalıplarda pişmeye zorlanan hamurlar gibi, alacağımız şekli belirleyen tırnakları uzun ve kirli eller, o vicdanımıza işleyen silahlarını, baskılarını üzerimizden çekmedikçe nasıl insan olabiliriz?