left kanilski | yazmak, kendine alışamamaktır!: 2009

serbest edebiyat 19 (31.12.09)

TEK Mİ? ÇİFT Mİ?


(…)

Adam: Yalnızlıktan korktuğun için mi benimlesin, yoksa benimle olmanın verdiklerini kaybetmemek için mi yalnızlıktan korkuyorsun?”

Kadın: Yalnızlıktan korkuyorum demedim, seni kaybetmek istemiyorum dedim. Çarpıtma söylediklerimi. Ayrıca sadece sen misin, beni yalnızlığımdan utandıran ya da korkutan?

Adam: Oo! iddialıyız...

Kadın: Çok farklı değiliz hiçbirimiz. Farkımız çok az. Zaman aynı insanların zamanı. Sende bulamadığımı başkasında da bulamayacağımı sana düşündüren ne?

Adam: Dürüst olmak istemiyorum. Doğruları söyleyemem şu anda. Hem…

Kadın: Neden?

Adam: Ne demek neden. İstemiyorum.

Kadın: Seni yalanların mı koruyor? Onlar olmadan sen değil misin şu karşımdaki? Sakladıklarının seni değersizleştireceğini mi düşünüyorsun? Korkaksın o halde…

Adam: Korku değil bu.

Kadın: Neymiş peki?

Adam: Hmm… Sahip olduğunu kaybetmeme çabası ve nasıl ellerinde tutacağının sırını bilmek diyelim. Hem kaybetmek istememem bile sana değer verdiğimi gösterir. Değerini bil bence.

Kadın: Hah! Yalancısın! Kendine itiraf edemeyecek kadar yalanların var. Onlara sır diyerek kendini koruduğunu sanıyorsun. İnsanları araç yapıyorsun. Onları kullanılacak ve tüketilebilecek bir şey gibi…

Adam: Tamaam! Nasıl diyorsan öyle olsun. Hadi dışarı çıkıp bir şeyler yiyelim. Sabahtan beri birkaç kahve ve kekten başka bir şey girmedi mideme.

Kadın: Tabii, senin miden bizden daha önemli. İnanamıyorum sana. Hep sen, hep sen... Bu konuyu konuşmadan sana bir şey yok.

Adam: Ama… ama… Bu ayıcık çok aaaç. Her şeyi midesiyle düşünüyooo…

Kadın: Hiç sevimli değilsin şu an!

Adam: Hoaar!..

Kadın: Bütün tartışmalarımız yarım kalıyor, farkında mısın?

Adam: Ohoo! Hayatım bir saattir konuşuyoruz zaten. Buna tartışma da denmez ayrıca. Muhabbet denilebilir. Kibar olmak lazım.

Kadın: Bir ayı için imkansız bir şey olsa gerek.

Adam: Hehehe! Şu anda ilk lokmamı aldım mesela. Ama daha lezzetli şeyleri tercih ederim akşam için. Ya hem, ben bi sorun göremiyorum aramızda. Her ilişkide olur ki böyle şeyler. Tadı tuzu bunlar bi tanem. Tadı tuzuu…

Kadın: Ben dışarı çıkmak istemiyorum! Hava soğuk!

Adam: Olsun. Elbiselerimiz var. Ve üst üste giyilebiliyorlar, di mi?

Kadın: …

Adam: hadiii… hadiii… lütfeeen… ayıcık seni but görüyo şu aaann. Bi ısırık alabilir hemeeen…

Kadın: Off! Tamam, bekle. Hazırlanıyorum şimdi. Bu arada ısıtıcıyı açar mısın? Donarak uyumak istemiyorum bütün gece.

Adam: Sıcak bir öpücük her şeyi ısıtır sevgilim.

Kadın: Ha ha ha! Çok komik!

(…)

serbest edebiyat 18 (23.12.09)

BİLGENİN BİLGELİĞİ

"dışarıda dondurucu bir soğuk var, her yer buz kesmiş. Bu havada ne yapmalı efendim?" diye sordu öğrenci. hafifçe boğazını temizledi ve kısa bir cevapla; "bu havada sevişilir" dedi Bilge. O günden sonra da soğuk havalarda ders vermedi.

serbest edebiyat 17 (20.12.09)

SERZENİŞ

Kanımı kaynatıyorsun Fritz... Daha hızlı akıyor şimdi. Dolgun ve daha sıcak. Evrenin hissettirdiği akış gibi… Ve ona karışmak isteyecek kadar canlı…

Her şeyi yakacak, her şeyi yıkacak kadarım artık. Bir çoğunluğum. Bir miktarım. Bir niceliğim. Niteliğin niceliğe dönüşüyüm. Bütün sıfatlarımdan soyundum… Çıplağım.

Beni evrende yalnızlaştırıyorsun Fritz… Tanrısız ve tanımsız bir yalnızlık bu. Besleneceğim hiçbir kaynak, hiçbir ideal yok. Başın ve sonun tesellisi de belirsizlikte kayboldu gitti.

Güçsüzlüğümde gücü bulacağıma inandırdın beni. Hani nerede Fritz? Nerede aslanı konuşturan, çocuğu yarattıran ve zerdüştü yatıştıran güç? Söz vermiştin. Hani?

Karanlıkta kararsızım, kayıtsızım ve kayıbım. Belirlenmemiş bir kaderi kucaklayabilmem için en azından bir kanıt, bir kayık yahut bir kapı. Tüm istediğim bunlar.

Beni bu çağdan koparttın Fritz… Belki senin bile tahmin edemeyeceğin bir yere bıraktın. Şeytanca gülümsedin, di mi? Uslu, sakin, uyumlu bir insanı öldürmenin riskini aldığının farkında mıydın? Başıboşluğun belirsizliğe yolculuğu ürkütmedi mi seni de?

Eskimin yüklerini, ağırlıklarını bir süredir hissettiğim boşluğa bıraktım. Boşluğun derinliğinde görünmezler artık. Omuzlarım rahatladı, ellerim boş ve zihnim engellerinden bağışık… Tıpkı söylediğin gibi. Olmasını istediğim gibi. Ama bunca zamanın bir yere yönelmiş “kudreti”, taşıyacak ve yüklenecek bir şey olmadan o kadar taşkın ve o kadar yoğun ki… bu fazlalığı nasıl zapt edeceğim? Bir anlama yönelmesini nasıl bekleyeceğim?

Sabretmek kolay mı, Fritz?

Beklemek çok zor…

lirik edebiyat #6 (16.11.09)

HEMEN ŞURACIKTA



Bakışlarında kendini belli ediyor tutkuların, mimiklerinden okunmaya başlamış bile kirli arzular.

Niyetin ve emelin bu kadar anlaşılıyorken ne gerek var cümlelere?

Ne gerek var oradan buradan konuşmalara?

Bize ne Ayşe’nin kıskançlık krizlerinden, bize ne Ahmet’in Ayşe’ye yaptıklarından?

Ya da bize ne gereği var hangi şarkıyı dinlediğimizin, hangi kitabı okuduğumuzun?

Hemen soyunup şu işi şuracıkta bitirsek ya…

Susamış olan hiç bardağın köşesine, kenarına dikkat eder mi? Oyalanmadan içiverir kana kana.

Hadi gel!

Evim yakın.

Hemen şuracıkta!

serbest edebiyat 16 (10.11.09)

BİR NİHİLİSTİN BUHRÂNI



Niçin sorusu cevapsız, değişebilecek şeyleri düşünmek, hayaller kurmak bir an olsun avutur belki ama her mutluluk denemesinden arta kalmış değersiz bir yıkıntı ve ağızda bırakılmış yavan bir tortu. Tükürmeli…

Erken kalkmak amaçsız. Günü kaçırmak pişmân etmiyor artık. Vücudumda bir “bitse de gitsek” havası var. Cennete ışınlansam bile, ben yine aynı ben. Trajik ve komik. Sesi kesilesice bir şeytan içimde, “olsa ne olur, olmasa ne olur?” der durur. Adı batsın, boynu altında kalsın. Susturmalı…

Mutlu olma isteği yararsız. Mutluluğu bulmak için koşturmamız gerektiğini söyleyenleri şu an acımasız ilençlerimle lanetliyorum, bu denli muğlâk bir hedef belirledikleri için. Nereye el atsan oradan sıvışacak bir amaç. Hem tüketmeden mutlu olunamaz mı? Yahut tükenmeden huzur bulunamaz mı? Ne kadar dibe batarsan o kadar yükselirsin! Buna da peki ama neden bu sonu gelmeyen döngü? Kedinin kendi kuyruğunu kovalaması gibi değil mi? Bilmeli…

Varlığımı kuşatmış bir sancı. Ve kuvvetli bir kazınma hissi. Bunların hiç birini ben istemedim. Ama hak ettim biliyorum. Fazla soru sormamalı insan. Kuşkunun zehrinden sakınmalı. Cevapların yankısı bu kadar derinden yaralayabiliyorken soru sormaktan vazgeçmeli. Niçin bu merak öyleyse? Saçma! Niçin sorusu da cevapsız zirâ. Ayrıca döngüye kapılmamalıyım yine. Hayır! Soru sormamalıyım bir daha! Fakat burnuma tüten keskin bir koku var. Bu koku bana her şeyin “öylesine” olduğunu anımsatıyor. Öyleyse öylesine yaşamalı. Kulacı sadece denizde atmalı. Ne yapmalı, ne etmeli diye düşünmeden bırakmalı kendini hayata. Zamanı öldürmeli belki. O halde ölüm de bir anda gelmeli. Her an beklemeli…

Beklerken sevgiler bulmalı. Sevgileri hak eden insanlar tanımalı. Oyalanırım işte o zaman. O bende, ben onda var olurum bir süre. Birbirimize isimler takarız, ellerimizden yemekler tadarız, uyandığımızda tadı damağımızda kalacak bir rüya gibi yaşarız günleri. Aşk için uyumak gerekir öyleyse. Uyuyamayanlardan biri de benim dürüst olmak gerekirse. Uyuşuk bir uyumsuzum sevenlere ve sevilenlere karşı. Neyse, beyhûde konuşmaya başladım yine. Can sıkacak ama, sevenler de, sevilenler de her insan gibi çıkarcı. Öyleyse keseyim sesimi şimdi. Susmalı…

lirik edebiyat #5 (01.11.09)

İHTİYAR VE ÇOCUK

Yaşlı adam yavaş adımlarla çocuğun yanına yaklaştı, kısık ve iknâ edici sesiyle;

-Her şeye hayret etmen güzel. Her şeyi bilmeye çalışman da güzel ama insan bir yerden sonra dur demeyi de bilmeli. İlmin fazlası yem gibidir. Bolluğu doymaktan öteye geçtiğinde çatlatır hayvanı. İlim de akıldan nâkıs olmalı öyleyse. Her terâzinin kaldırabileceği bir ağırlık vardır.

Çocuk güler yüzle karşıladı bu çokbilmişliğinden memnun ihtiyarı. İhtiyarın sözleri bitene kadar gözlerini el-kol hareketlerinden ve mimiklerinden ayırmamaya dikkat etti. “Bir şeyleri anlatırken aynı zamanda yaşıyor ve hissediyor sanki” diye düşündü. Bir ara ihtiyarın uzun ve kıvrılmış kaşlarının uzunluğunu görüp içinden gülmek geldiyse de yaşlılara saygı öğretilmişti ona. Gülemezdi. Gülücüklerini ahlâkının altına sıyırdı. Bir çocuktan beklenmeyecek ciddiyetle karşısındakinin her söylediğini dinlemeye çalıştı. İhtiyarın kelimeleri arasındaki uzun boşluklar bir süre sonra merak uyandırmaktan çok sıkıntı vermeye dönüştüğünde ihtiyar son noktayı koymak üzereydi…

-Dediklerim kulaklarına küpe olsun evlat. Geçici kılınmış bir hayatta kalıcı olanı bulmaya çalış daima. Büyüklerin tecrübeleri cevap anahtarları gibidir. Onlar aklının hep bir köşesinde bulunsun e mi?

-Yaşanmışlıklar gerçeği vermez hiçbir zaman. Onlar sadece, sizin yolunuzu kaybetmemeniz için ardınızda bıraktığınız ekmek parçalarıdır. Benim de sizinle aynı yolda yürüyeceğimi size düşündüren nedir?

-Aklın yolu birdir evlat. Biraz daha büyüdüğünde anlayacaksın bunu.

-Yani siz diyorsunuz ki, belli bir yaşa gelindiğinde artık mutlak hakîkate ulaşacağım. Peki neden hakîkati bulmak zorunda insan? Hakîkat bulunduğunda bildiğinizi sandığınız şey uyuşturmaz mı sizi daha sonra? Yolun sonuna geldiğinizde ne heyecan verebilir ki artık… Hem insan soğuk aklına güvenseydi daîma, güçlünün güçsüzü öldürmemesini ne sağlayacaktı? Yani demek istediğim, güçsüzün elindeki her şeyi almamın beni zengin etmesi çok akıllı bir tercih olabilecekken, beni durduran şey kendimi onun yerine koymam değilse nedir? Onun durumunu duyumsamam ve hissetmem, duygularımın içimde titremesi nedeniyledir. Öyleyse gerçeğin çeşitliliğini kabul etmek zorundayız. Akla avans vermeyi de bırakalım.

-Sen çok yanlış yollara düşmüşsün çocuğum. Sana kimler ne söylemiş yahut neler okumuşsun böyle? Kim kirletmiş mâsumiyetini? Kim soruyor sende bu soruları? Bir çocuktan doğabilecek cüret ve cesâret değil bu!

-Yanılıyorsunuz efendim. Asıl bir çocuktan çıkar cesâret. Çocuk cesurdur ve gözü karadır. Görüntünün arkasını merak eder hep. O alışkanlıklarının ve beklentilerinin esiri olmamıştır henüz. Her gördüğü ve duyduğu, onu yeni ufuklara, yeni ışıklara yönlendirir. Her şeyi bildiğinden, gördüğünden ve gerçeğe ulaştığından şüphe duymayan bir ihtiyarın kendi kabuğuna çekilmişliği ve eminliğindeki yazgı köleliği yoktur onda. O bilginin kölesi değildir. Olmak istemez de. Zira bilgi, önceden belirlenmiş bir hedefin aracı değildir. İhtiyaç olunduğu ve bilindiği kadar işe yarar. O amacın kendisidir çocuk için. Affedersiniz ama, sizin akıl dediğiniz şey, sizin bizlere taşımamız için zorladığınız yüklerden oluşmuş bir aygıttan ibârettir ve görevi; duyduğumuz, gördüğümüz, kokladığımız, tattığımız ve hissettiğimiz şeylerin arasından var oluşumuzu devam ettirmek için o anlık bir plan çıkarmaktır. Akıl sadece verileni dizer, verileni sıraya koyar, onlardan o an için gerekli bir doğru yaratır. Sonra o kabulünün üstüne, yeni yahut onlardan kaynaklanan kabuller ekler. Hepsi bu! Ve ne yazık ki sadece yaşamak için ihtiyacımız olan aklı, siz ve sizin gibiler, onun böyle bir iddiası yokken başlı başına doğrunun ve hakîkatin garantisi kıldınız. Hep gerçeği zikrettiğini ileri sürdünüz. Size bu izni kim verdi? Aklın büyüklüğünü yine aklın kendisiyle kanıtlamaya çalıştığınızın çelişkisini görmüyor musunuz?


İhtiyar bu sorulardan sonra kendi hakîkatinin yıkılışını filan hissetmedi. Tam tersine çocuğun içine düştüğünü iddia ettiği derin çukurda kendisinin bulunmadığına şükredip, “yazık evlat, çok yazık!” diye mırıldanarak çocuğun yanından uzaklaştı. İhtiyarın söyledikleri doğru mudur, yanlış mıdır? Yahut bizi başka düşüncelere yönlendirir mi bilinmez ama, söylediği bir şey aşikârdır; Çocuğu bir şey konuşturur. Onun kelâmları, yüzyılların biriktirdiği bir intikamın tezâhürleridir ve onun sesinde can bulmuştur. Bir şeyi bilmenin yahut bilmişliğin karşısında her zaman değişmenin ve devinimin yararlılığını gösteren bir düşünce egemendir çocuğa. Onda Spinoza konuşmuştur belki, Hume replik vermiştir bir süre. Son sözcüklerinde arkasında duran ise Nietzsche olmuştur. Yaşlı dostumuzu konuşturan şey ise, hâlâ birçoğumuzun içinde mevcut. O inanç ki, kalıcılığının değerini gözümüze sokmak istercesine benliğimizle devamlı mücâdele halinde. Cümleleri emirgen, söyledikleri ise kesinliğinin ve gücünün kanıtı. Hatta, insanın içinde bir kaya, bir türlü sürüklenmeyen ve onu hep aynı yerde kalmaya mahkûm eden.

denemeler #13 (19.10.09)

SIFATLAR


Sıfatlara güvenmemek lazım. Onlar ki ne yaman ve ne muzır silahlardır. Kötü niyetlilerin elinde istenilen şekilde yoğrulup, insanın en savunmasız yerine, benliğine kurnazca sirayet ederler. Keyif verdiği de olur, acı verdiği de...

Tehlikelidirler. Cümlelerin yapamadığını, gerçeğin gösteremediğini bir sıfat kolaylıkla yapabilir. Güzelsin, harikulâdesin, başkasın derim, hop yatağıma doğru bilinçsiz yolculuğuna çıkarsın. Bilinçlisin, akıllısın hatta üstüne yok derim, ne karakter kalır ne prensip, kararlarına ve eylemlerine sıfatların ağırlığı yapışır ve onları kaybetmemeye çalışırsın. Yahut bayağısın, aşağılıksın, çirkinsin derim, niyetimi sorgulamadan üstüne alınırsın hemen. Kendinden işkillenirsin, acabalanırsın, kuşkuların mezar böcekleri gibi içten içe kemirir ve zehir kanında dolaşmaya başlar artık. Kendi eksikliğinin fark edildiğini sanıp, onu fütursuzca kapatmaya ve gizlemeye uğraşırsın. Savruk cümlelerin her çırpınışında daha da dibe batırır seni. “Hayır ben öyle değilim bir kere” ile başladın mı, bitti gitti işte…

Dediğim gibi sıfatlara güvenmemek lazım. Kullanılmak ve kullanmak için yaratılmışlardır. İnsanın en zayıf noktasına doğru fırlatılmış zehirli ok misali farkettirmeden ve aniden saplanırlar.

serbest edebiyat 15 (28.09.09)

GECEDE GÜNDÜZ, GÜNDÜZDE GECE


Hiçbir zaman tam karanlık olmadı gecem. Büyüklerin de dediği gibi, dertler gece azar hep. Sorunlar karanlıkta çözümlerini kaybetmeye çalışır ve gizler sinsice. Daha karamsar tümceler dolar deftere, kağıda yahut yazılası ne varsa ona. Fakat bunlara rağmen benim gecemde hep bir umut filizlendi, hep bir “beklemek gerek” diye avuttu aklım. Kuruntunun yanında avuntuyu da tattım. Beklentinin ve mutluluğun olasılığında parladı bir ışık…
Hiç tam karanlık olmadı gecem. Sarımtırak yahut turuncuydu… Loştu.

Ve hep aydınlık değildi gündüzüm. Onun beyazlığına düşecek bir lekem vardı. Dünün kırıkları ve başarısızlıkları, yarının belirsizliği ve kaygısı, koyu ve sonu gelmez gölgesini üzerimden eksik etmedi hiç. Dediğim gibi, hiç tam aydınlık olmadı gündüzüm. Ama yine de insanlar tanıdım gündüzlerde, bende daha iyi biri olma isteği uyandıran. Yahut ucuz karakterli, kuru çıkarcı ve menfur mîzaçlılara rastladım, böylece gözlerimi kapatanın mâsumiyetim olduğunu anladım. Kısacası akşamüstü kıvamındaydı gündüzlerim. Prusya mavisi yahut menekşe… yine de Hoştu.

denemeler #12 (12.09.09)

İKİLEM


Bir insandan hem nefret edip hem de onu sevebiliyorsanız, sizin dünyanız “o” olmuştur artık. Onun egemenliğinde varsınızdır. Hayatınızı siz değil, o yönetiyor demektir. Ruh halleriniz onun iradesindedir.

Şayet bir gün, sizin üzerinizde bu kadar etkisi bulunan ve hem nefretin sadist eğilimini hem de sevginin insancıl yanını bir arada yaşatan o, ortadan kaybolursa ne yaparsınız? Acı veren bütün duygular o anda varlıklarını hissettirmez mi? işte o anda dayanaksız ve referanssız kalırsınız. Nasıl ki “bugün kavramı”, dün ve yarın kavramlarının referansıysa, başka bir deyişle, zaman algımız, bugünü bilincimizde sabitlediğimiz için dünü ve yarını yaratabiliyorsa, onun kayboluşu da hem geçmişi hem de geleceği yok eder. Bu durumda ayakta durmakta güçlük çekerek, hatta sendeleyerek tutunacak bir şey aramaya koyulur, onun bıraktığı derin boşluğu dolduramayacağınızı anladığınızda ise varoluşunuza lanet edersiniz. Her şeye yeniden başlamanın yoruculuğunda bitkinleşir, yeniden başlansa bile gelecekte tekrar aynı kaderi yaşayabileceğiniz olasılığında boğulursunuz. Sonuç; yere kapaklanırsınız…

Bir insandan hem nefret edip hem de onu sevebiliyorsanız, derin bir açmazdasınızdır. İkilemin iki ucuna doğru gerilmiş soğuk ve ince bir telde dengede durmaya çalışırken, bir yandan da hangi yöne gideceğinizi düşünürsünüz.

Nefret; bir amacınıza ulaşmaktan sizi alıkoyana beslediğiniz duygudur. Varlığınız kadar gerçektir, zirâ nefretin sahtesi olmaz. Sevgi ise en yalın haliyle, size haz veren psikolojik bir gereksinimin karşılanmasından duyulan hoşluktur. Bir gün doyuma ulaşırsanız eğer, arkanızda bırakacağınız bir anı yahut alışkanlıktır. Gerçekliğini geçiciliğinde yaşarsınız. Kısacası, o sizden bir şey alırken, size başka bir şey vermiştir. Hangisinin peşinden gideceğinize nasıl karar verebilirsiniz? Neye dayanarak? İşte açmaz tam da burada başlar. Bu belirsizlik devam ederken bile o hâlâ bilincinizi meşgul ediyorsa, artık benliğinizin bir önemi kalmamış demektir. Yine de her şeye rağmen apaçık görünen bir gerçek vardır; o, varlığıyla size en uç iki duyguyu yaşatabilmiştir. Sizi, düşüncenin ve duyguların pençesinde oyalayabilmiştir ve algılarınızı, bir hareketiyle duygularınıza ulaşabilecek kadar kendisine yönlendirebilmiştir... O, hayatınıza damgasını vurmuştur.

serbest edebiyat 14 (04.09.09)


ESKİ BİR DOSTA MEKTUP

10 Haziran 1994
Gümrü

...Her yaklaştığımda biraz daha uzaklaştı benden. Duygularımı her belli edişimde biraz daha güven kazandı sanki. Biraz daha özünü kaybetti. İçindeki şeytanı gizlemeye gerek olmadığı besbelliydi. İsteyerek gizlemese de içten içe değişiyordu. Bunun farkında olmaması ne acı! Onun o plansızlığını, bir anda oluverişini, çirkin oyunlara başvurmaya gerek duymayışını sevdiğimi anladım bir kez daha. Şu an bu mektubu yazarken bir kez daha anıyorum eski günleri. Hatta sadece gözlerine bakarak saatlerce geçirebileceğimi söylediğim o geceleri… Nefesinin kokusuna, dudaklarındaki tada ve boynundaki kokuya bir daha ulaşamayacak olmam ne kötü. Hatta zamanın geçişine, zamanın ve insanın bu kadar yaralayan değişimine lanet ediyorum şu anda. Geçmişi düşündüğümde ruhumun hissettiği hafiflik, şimdiyi ve son zamanları düşündüğümde yerini güçlü bir hayal kırıklığına bırakıyor. Evet, ona her yaklaşmam da, hislerimin gel dediği yoldan her gidişimde, o benden aynı hızla uzaklaştı. Keşke kendimce yaşasaydım bunları. Ona bu kadar yaklaşmayıp içimde avunsaydım da gözümde bu kadar değişmeseydi.


İşte aziz dostum Nora, yıllardır aynı hayata beraber baktığım, gelecek için peşin hesaplar yaptığım kadından böyle ayrıldım. Mektubunu alalı henüz 3 gün oldu. Bu aralar iç sıkıntılarım kuvvetli bir atâlet yaratmakta bedenimde. Ne çalışıyorum, ne eğlenmeyi düşünüyorum, ne de dışarıya çıkıp denize karşı bira içiyorum. Geçenlerde ne zamandır içmiyorum diye bir hesap yaptım. İnanır mısın en son senin asilzade halanın yalısında içmişiz. Hatırlarsın muhakkak. Senin hafızan hep daha kuvvetli olmuştur benimkinden. Bir yaz akşamıydı, sen ben ve Talin hanımefendi yalının taraçasında oturmuş rakı içiyorduk. O eski anılarını anlatırken ben dinliyor sense yıllardır dinlediğin hikâyelerden bir an olsun kurtulmuş, gökyüzündeki yıldızları seçmeye çalışıyordun. O günler de güzeldi Nora, ama onunla geçirdiğim günlerin tadı, başkalığı, bir daha kimseyle olamazlığı o kadar kuvvetli yapıyordu ki beni. Hayatında seni sen olarak seven, sana kendisi gibi gelen birinin olması çok başka bir gerçeklik. Hatta o duygudan başka her şeyi yalan yapabilecek kadar…


Bitmiş ve şimdi ancak nefretimi güçlendiren bir ilişkiden bu kadar bahsettiğim için üzgünüm. Sana attığım son mektupta, 3 ay önce beraberdik hala. Hatta mektubu zarfa o koymuştu, beyaz ve ince elleriyle. Mektubu bitirdikten sonra birazcık dizine yattım. Çok severdim onun dizine yatıp, güzel yüzünü izlemeyi. Ellerini yüzümde gezdirişi ve saçlarıma dokunuşu başka bir dünyada hissettirirdi beni. Neyse aziz dostum, onunla ilgili her şey şu anda acı veriyor bana, unutmak ve bahsetmek istemediğim kadar hatırıma geliyor. Geldikçe de kendime kızıyorum. Şu anda iki farklı o var içimde. Sevdiğim ve nefret ettiğim. Bir süre sonra, hatta senin bana cevap yazdığın mektupta muhtemelen, büyümüş olan nefretim geçmişini de alıp götürecek onun. Beklemediğim ve inanmak istemediğim bir şekilde masumiyetini kaybedişi ve aramızdaki her şeyi bitirişi, onu unutmak adına her geçen gün biraz daha güç veriyor bana. Son sözlerime gelirken şunu da bilmeni istiyorum, beni sahiden merak eden ve her zaman sorularıma akılcı cevaplar veren aziz dostum; nefretim ve kızgınlığım sadece ona karşı değil. Kendimden de en az onun kadar nefret ediyorum. Onun gün be gün değişmesini ve sevdiğim kadını ellerimden alışını fark etmeme rağmen her defasında yalnızlığımın soğuk korkusu ve ona olan sevgimin sıcak gerçekliğine inanışım beni daha da güçsüzlüğe itti. Hatta bir gece, kendime saygımı yitirmek pahasına karşısında ağladım. Onu sevdiğimi ve bu gerçekliğin hiç bitmemesi gerektiğini söyledim. İşte bu yüzden varlığımdan bütün gücümle nefret ediyorum.


Aziz dostum Nora, umarım karanlık sıkıntılarımla ve derin mihnetimle canını sıkmamışımdır. Mektubunda, “onu hala o kadar güçlü seviyor musun?” diye sormasaydın bu kadar içimi dökmezdim belki. Ama hayatta, yorulmuş ve bıkmış bir haldeyken içini dökebileceğin bir insanın olması ne kadar güzel. Hele ki bu insan yıllardır dostum olan ve her cevabıyla beni biraz daha aydınlatan sen olunca… Bu ruh halime ilişkin fikirlerini ve düşüncelerini sabırsızlıkla bekliyorum.



Sevgilerle… Levon

4 köşe yazıyorum (01.09.09)


ADA

İsminin önemi olmayan, dört tarafı derin ve de serin sularla kaplı bir yerde açtım gözlerimi… adına tatil demek belki birazcık nankörlük olur diye şu anda adlandırmaktan kaçınıyorum. Şehrin kendine has, kendisiyle sorunlu gürültüsünden, kirlenmişliğinden ve nefes almayı zorlaştıran keşmekeşinden birkaç günlük kaçışımın bende bu kadar benzersiz duygular uyandıracağını tahmin edemezdim… Anlatılması güç duyguların yanı sıra, belki de bir daha görmek için çaba harcamayacağım, evrenin rastlantısına bırakacağım fakat tek porsiyonluk da olsa hoş vakit geçirdiğim insanlar tanıdım. Sıcacık gülüşlerinde saflığını görebileceğiniz adanın yerlileri ve adaya benim gibi hayatlarına mola vermek için gelen “yorulmuşlar”. Ve evler gördüm. Fazla uzunca olmayan, ahşap çatılı, beyaz boyalı evler.





Zamanın çabucak bitmemesi için elimden geldiğince anı yaşamaya çalıştım her gün. Sabah erken uyanmak için cep telefonunun alarmına ihtiyacım yoktu. Zira Güneşin denize olan meyli ve eşsiz birliktelikleri, kumların üstünde yatarken kendiliğinden kapanan gözlerin önünden geçen bitmeyesice hayallerin çekiciliği bu görevi ziyadesiyle yerine getiriyordu. Ya o sabah kahvaltılarına ne demeli? Saymaya üşendiğim kadar çeşit çeşit taze reçeller, peynirler, sıcacık açma ekmekler ve tabii ki ardı ardına içilen bergamot aromalı çaylar… karşımda ise yine deniz, yine kumsal.

Vücudumu, zihnimi, duygularımı… yani evrende nelerimle varsam hepsini tarif edilmesi güç bir haz kapladı oradayken. Adanın bana verebileceği her şeyi onun iliklerinden çekip almalıydım. Kahvaltı sonraları, yan masada sohbete dalmış adanın yerlilerinden gözüme kestirdiğim ihtiyarlarla ettiğim sohbetlerin sahiciliği, uzunca zamandır monolog halindeki muhabbetlerin sıkıcılığına maruz kalmış olmamın verdiği umutsuzluğu bir çırpıda aldı götürürdü. Öğlenin küçümseyerek tepeden bakan güneşi birazcık kibrini kırdığında ise havlumu, kremimi, yağımı, müziğimi ve kitabımı kaptığım gibi kumsala seğirtiyordum. Bedenimin bütün hantallığını, ağırlığını ve gerilmişliğini oracıkta sıcacık kumlara bırakmanın verdiği arınmışlık duygusu ve güneşin batmasına yakın otelime gittiğimde, yeşil kütür kütür bir elma yahut ice-tea şeftali eşlliğinde güneşin yumurta sarısına dönüşünü ve “yarın tekrar buluşmak ümidiyle hoşça kalın” deyişini izlemenin tadını da unutamayacağımı biliyorum.

Sahilde güneşlendiğim dakikalarda tenimin yanmasını an be an hissediyordum. Farklı bir zevki vardı bunun. Güneşin dokulara teması oradan hücrelere ilerleyişi ve sonunda bedenimde hüküm sürdüğünü düşünürdüm. Güneşi özümsemek böyle bir şey olmalı… Vücut ısısının yükselmeye başlamasıyla birlikte bu zevk yerini daha büyük, kaçınılmaz bir tutkuya bırakmaya başlıyordu… deniz. O anda bütün algılarını istediği şeye yoğunlaştıran beşikteki bir bebeğin ağlaması gibi istedim o serinliği. Denizle bütünleşmeliydim. Ateşimi ancak o söndürebilirdi. Önce birkaç adım atmaya başladım, denizin dibinden olabildiğince net görünen kumları ayaklarımın altında hissetmek birazcık huylandırsa da hoşuma gidiyordu. Daha sonra hafif bir ürperti karnımdan göğüslerime doğru ilerlediğimde bir anda balıklama kendimi denize bıraktım ve serinliğin içinde yüzmeye başladım… Gece de isminin Deniz olduğunu söyleyen bir kadınlaydım. Her yanım denize mahkûmdu anlaşılan. Neyse daha geceye çok var…



Akşamları ise adanın muhtelif yerlerine serpiştirilmiş gibi duran lokantalara yahut sahilde mevzilenen balıkçılara gidiyordum. Her akşam kendime, “bütün senenin yorgunluğunu ancak böyle güzel yemeklerle atabilirsin.” diyerek, kendimi cömertçe donatılmış masalarda buluyordum. Her akşam yemeğinin ayrı bir yeri vardı fakat oradaki ilk akşamımda yediğim balığın ve onun sadık dostu rakının damağımda bıraktığı tadı anlatamam. Taze yapılmış ve hayli emek harcanmış mezelerden hopur hopur götürürken, kafamı meze tabağından kaldırmadan gözlerimi garsonun gözlerine devirerek bir duble daha işaret ettim. Daha sonra bir tane daha… bir tane daha. Hesabı masada ödedikten sonra hafif yalpalayarak ve sallanarak otele doğru yürüdüğümü hatırlıyorum. Otelin sahibi Fatma Hanım’ın her günün parasını ısrarla ve ihtimamla bizzat odamın bulunduğu koridorda bekleyerek istemesinden mi bahsetmeli, yoksa yan odada kalan iki taze kızın benimle tanışmak için sarfettiği gayretlerin ne kadar yapmacık olduğundan mı çıtlatmalı bilmiyorum ama, seneye tekrar gidersem yine orada kalırım. Zira odamın manzarasını ve otelin temizliğini düşündüğümde ödediğim miktar gayet makûldü. Ayrıca Fatma Hanım’ın absürdlüğü de cabası. Hatta şunu anlatmazsam çatlarım; adaya geldiğim ilk dakikalarda otelleri ve pansiyonları gezerken, Fatma Hanım’ın oteline denk geldiğimde, bana müşterisi olmam için sunduğu özellikler ve ayrıcalıkların içinde üst katta Rus kızların ikamet ettiğini bastıra bastıra söylemesi karşısında hayli afallayıp, bir an Fatma Hanımın görünen mesleğinden şüphe etmiştim. Neyse Rus uyrukluların akîbeti ve ahvâli hakkında söylemek istediğim bir şey yok… geçelim.



Yemekten sonra otelde birazcık dinlenip, üstüme başıma yakışmasını arzu ettiğim bir şeyler geçirip adanın en gözde diskosuna yahut barlarına doğru yola koyulurdum. Birazcık danstan, birazcık alkolden ve kadın kokusundan zarar gelmezdi ne de olsa. Gündemin popüler addedilen şarkıları peşin sıra çalarken kendilerinden geçen insanların danslarını ve dans diye düşündükleri hareketlerini izlerdim içeri girdiğimde. Sonra ise içeride tanıştıysam “içeridekiyle”, yok öğlen kumsalda tanıştıysam ve sözleştiysek de “kumsaldakiyle” kendimizi müziğin ritmine bırakırdık. Bir yandan ruhumun notalarla oynaşmasını hissederken bir yandan da karşımdakiyle sık sık göz göze gelişimizin müjdelediği kırmızı dakikalar zihnimi meşgul ederdi. Gecenin terbiyesiz dakikalarına doğru ilerlediğimizi fark ettiğimizde çoktan diskodan çıkmış, onun ya da benim otel odamda birbirimizi daha yakından inceliyorken bulurduk. Alkolün etkisi bazı gergin dakikaların yaşanma olasılığını sıfıra indirmiş, sürecin mutlu sona ulaşması için de elinden geleni yapmışa benziyordu. Önce sıcak, ıslak bir öpücük, ardından tenin tenle muhabbeti ve buruşan çarşaf… evet hepsinin ayrı bir yeri vardı, daha doğrusu hepsinin sadece orada kalmasını istediğim bir yeri vardı ama bir tanesi kalıcı olmak arzusundaydı… Deniz. Her öpücükten sonra gözlerini hafif kapayarak ve ağzının yanındaki çizgileri belirginleştirerek arsız bir gülücük atardı. Arsız ve halinden memnun…



Ne kadar yazarsam yazayım, sanki yaşadıklarımı ve hissettiklerimi bendeki yoğunluklarıyla anlatamadığımı düşüneceğim, biliyorum. Hatta şu anda bile içimde beni de kağıda dökmelisin diye haykırmaya başlamış duygularım ve anılarım var. Ama nasıl ki adanın ihtişâmı ve ben de uyandırdıklarının güzelliği orada bulunduğum sürenin kısalığına bağlıysa ve hâlâ tadı damağımda kaldıysa, anlattıklarımın da aynı kaderi paylaşması için sözü burada bitiriyorum…


serbest edebiyat 13


BİR MAHALLE VE BİR SON


Güzelliği sadelikte arayan, çirkinliği sadelikle sınayan bir insandım o zamanlar. Renklerin armonisiz ve ahenksiz karışımına her rastladığımda, boğazlanıyorum hissine kapılırdım. Hatta üst kattaki Neriman Abla'yı makyajlı gördüğümde, “bülbülü altın kafese koysan bülbül yine bülbül be ablacığım” diye de takılırdım. Tabi ki söz konusu vecizenin başrolünün eşek olduğunu bilirdim fakat Neriman Abla'ya yaş farkımızdan dolayı beklediği saygımdan terbiyeli davranmam gerekirdi. Sağ olsun kadıncağız, her takılmamda yüzüme “haşarılığımı ve yaramazlığımı” vurgulayan bir gülücük atardı, “hadi oradan eşek sıpası” derdi. Çok geçmedi eski belalısının, Neriman Abla'yı bıçaklayarak öldürdüğü haberi geldi. Yazıktı. Kahvenin önünden eteğini havalandıracak yaşta değilse de pişmaniye kıvamında saçlarıyla penceresinin önünde sokağı seyre dalarken, bir yandan da örgüsünü örmekle meşgul olan diğer komşumuz dul Pakize Teyze kadar bitik de değildi. Kan kırmızı ruju, çimen yeşili rimelleri ve kireç kıvamında pudrası olmasa da güzeldi. Hatta olmasa daha güzeldi. Ölüm erken geldi. Sabah erkenden de haberi…

Kapıcı sağ olsun. 1 litre süt, 1 kilo domatesine kavuşana kadar pencere önlerinde helak olan Pakize Teyze’yi saatlerce bekletir de, böyle meşum haberleri yetiştirmekte karnesinde takdir getirmiş yeni yetmelerin eve seğirtmeleri kadar hızlı davranırdı. Tombul kapıcı Rıza Efendi, her siparişi karşılığında bakkaldan komisyon olarak aldığı somun ekmeği siparişleri dağıtana kadar midesine indirmekten olacak, göbeği kümbet biçimini almış, nefesi her merdiven çıkışında, bütün dairelerden işitilir olmuştu. Önce kapıyı hızlı hızlı tıklattı. Açtım, ne var Rıza Efendi dedim. Neriman Abla dedi. Ee dedim. Ölü bulmuşlar bu sabah dedi. Hay Allah dedim. Şaşırmış olacağım ki, böyle eşine az rastlanır havadis karşısında kayıtsızca hay Allah diyebildim. Sonra iyi, Allah rahmet eylesin o zaman deyip kapadım kapıyı. İnsan kendi ve kendi yakınlarının çekmediği acılar karşısında nasıl da yapmacık olabiliyor diye düşündüm. Neriman Abla için bu olay, hayatının nihayetiydi. Hele onu öldüren için belki de geceleri bitmeyecek kâbuslara gark olacağının resmiydi. Hapse girecekti. Bu dünyadan bir can almıştı gözünü kırpmadan. Onun için hayat artık başka bir yöne gidecekti. Serbest değildi seçimlerinde. Hatta seçimleri bile olmayacaktı şüphesiz. Yakalanmış zaten 10 gün sonra. Hatta pişmanlıktan kendi gitmiş komiserin ayağına. Sınav kağıdını, soruların henüz hepsini cevaplamadan vermek zorunda kalan öğrenci gibi tahayyül ettim onu… bu haberi de yine gürbüz kapıcı Rıza Efendi'den aldım, mahalleyi terk edişimden 1 yıl sonra geçmiş anıları canlandırmak için döndüğümde.




Bu bir yılda ne kadar çok acılar çektiğimi, ne kadar çok kahkahalar attığımı ve en önemlisi bir zamanlar sahip olduğum fikirlerle düpedüz alay edebilecek kadar değiştiğimi düşündüm. Bir sene önceki siyasi görüşlerim bile değişmişti. Bu değişimin cebimdeki paraların suyunu çekmesiyle bir ilişkisi olduğunu anımsıyorum şu anda. Ne de olsa, vatandaş cebine girenle mutlu, girmeyenin müsebbibi ise tabi ki devlet olacaktı. Her neyse, bir yıl önce birbirinden garip ve farklı komşularım arasında yaşadığım apartmana söyle bir baktım bakkalın köşesinden döndüğümde.

Bir yıl, bir binanın eskimesi ve değişmesi için uzun bir zaman değildi şüphesiz. Ama kendi değişimlerimle yüzleştiğimde, acaba binada da farklılıklar var mı diye meraklandım. Apartmana giriş kapısının kilidi ve anahtar kısmı taşındığım zamanki gibi bozuk olduğundan içeriye kolayca girebildim. Rıza Efendi bu kadar midesini dolduracağına biraz da şu apartmana baksa ya, diye düşündüm. İçeride Rıza Efendi'yle karşılaştık. Apartmanda oturduğum sıralardaki yapmacık sırıtışı kalmamıştı. Ne de olsa benim kapıcım değildi artık, bahşiş beklentisi olmadığı zamanlardaki gibi asık suratlı konuştu benimle. Sorduğum birkaç soruya yarım ağızla cevaplar verdi.

Benim daireye polis emeklisi Galip Bey taşınmış. Yine Rıza Efendi'nin aktarmalarına göre, çok müşfik, çok munis ve çok alicenap bir adammış Galip Bey. Rıza efendinin, birisi hakkında bu kadar güzel sıfatlar kullanmasına alışık olmadığımdan, Galip Bey'in Rıza Efendi'ye bol miktarda bahşiş verdiğinden emindim. Rıza Efendi Galip Bey'le ilgili bilgileri verdikten sonra bana müsaade deyip ayrıldı yanımdan. Pakize Teyze'ye hal hatır sormadan gitmemem gerektiğini düşündüm ve merdivenlerden çıkmaya devam ettim. Onun hala ölmemiş olmasından dolayı kendisi için seviniyordum. Bir an dördüncü ya da beşinci basamakta, belki de o buna dertleniyordur diye düşündüm. Ne de olsa hayatında kimsesi yoktu. Saksı çiçeği gibi bir hayatı vardı. Yalnızlıktan sıkılmış bir halde ölümü beklemeyip de ne yapar ki insan? Kapıyı tıklattım. İçeriden geliyorum diye seslenmesinden uzun bir süre sonra sürgü sesi işittim ve karşımda Pakize Teyze vardı. Beni tanımadı önce. Normalde kısık bakan gözleri açıldı biraz. Benim hırsız olduğumdan şüphelenmiş. İçeride acı kahvemizi yudumlarken söyledi bunu. Nasıl geçiyor günlerin Pakize Teyze dedim. Konuşmadan önce alışılmışın dışında duraklaması, kapıda beni zar zor hatırlaması, kahveyi getirirken elinin yavan titreyişleri kendi ölümü hatırlattı bir an. Ben de mi böyle ölgün, ben de mi böyle yitik olacağım yaşlandığımda diye düşündüm.

Bu düşüncemin kasvetini Pakize Teyze'nin ayaklarından şikayeti böldü. “Yürüyemiyorum evladım, adeta can çekişiyorum yürürken” dedi. Haklısınız, yaşlılık zor dedim. “Davulcu osuruğu gibi geliyordur sana bu hastalıklar ama ileride sen de yaşarsan bana bir Fatiha gönder olur mu?” dedi. Hay Allah belanı vermesin Pakize Teyze diyecektim, sustum. Benim de kendisi gibi olmamın yahut olmamamın onun gözünde pek bir ehemmiyeti olmadığını, önemli olanın bitik ve hastalıklı bir yaşlılık geçirip ona Fatiha’sını göndermem olduğunu anladım. Bencilliği o an tiksindirmişti beni ama şu an düşünüyorum da, insan yaşlandığında ve geçmişindeki pişmanlıklar gece rahat uyutmadığında, canına tak edip bundan sonra bari az kalan zamanımda mutlu yaşayayım diyebiliyor. Bunda kararlı olduğu müddetçe de bencil olabiliyor. Ah Pakize Teyze, şu anda mezarının nerede olduğunu bile bilmiyorum.

Bir yılın bende ne kadar çok şey değiştirdiğini ve gençliğimin her geçen anında yeni bir insan olduğumu düşünüyordum o mahalleye uğradığımda. Rıza Efendi'ye, 3 karılı bakkala, Pakize Teyze'ye, Salih Amca'ya baktığımda ise neden bu insanlar bıraktığım gibiler, neden hayatlarında geçmişe dalmaktan ve geçmişi tefekkürden başka bir faaliyetleri yok, neden yolun sonuna gelmişken ileriye bakmaktansa arkalarına dönüyorlar diye sorular soruyordum kendime. Şu an yalnız evimin, yalnız odasında, açık sarı, hatta kreme çalan duvarlara çaresizce bakarken, o zamanlar ne kadar saçma sorular sorduğumun farkına varıyorum.

Birkaç yıldır daha az uyumaya başladım. 4, bilemedim 5 saat. Nasıl olsa her şeyin bittiği yerde bol bol uyuyacaksın oğlum Kemal diyorum. Ciğerlerim hala tadına varabiliyorsa bahar çiçeklerinin, yaşlı Mişa’nın lokantasında çok yağlı yiyemesem de mezelerini iç edebiliyorsam bir küçük rakıyla, parkta koşuşan çocukları hala gülerek izleyebiliyorsam, bari bu treni kaçırmayayım diyorum. Pişmanlıklar, yapamamışlıklar ve yarım kalmış planların mihneti ve gailesi geceleri uykuya dalmamda zorlasa bile, yaşadığımın farkına vardığım için, var olduğum için, hatta diğer anılarım gibi bunları da şu kağıda yazıyor olduğum için şanslı hissediyorum kendimi.





Ama söylemek istediğim son bir husus daha var; demin de dediğim gibi insan gençliğinde her şeyin kendi düşündüğü gibi hareket etmesi gerektiği gafletine düşebiliyor. O zamanlar hızla değişmek, her geçen gün hayatına getirdikleriyle hatta daha doğrusu hayattan koparılanlarla yeni bir insan olduğunu düşünebiliyor fakat yaşlılıkta bunun böyle olmadığını, o yıllarda zihnimde yargıladığım yaşlılardan özür dileyerek kabul ediyorum. Bir süre sonra değişmek korkutuyor insanı. Değişimin yorgunluğundan ürküyor insan, kabuğuna çekilip olduğu gibi kalmak istiyor. Ah Pakize Teyze, Salih Amca ve diğerleri… Şu anda sizi çok iyi anlıyorum. Toprağa direnemeyip onun malı olacak vücudumu böceklerin ve kurtların yiyeceği düşüncesi çıldırtıyor beni. O dar tahta kutuya girmek istemiyorum. Tekrar dönsem o günlere, tekrar gelsem o mahalleye… Ne olur bir şans daha verse tanrı baba. Söylediklerimin komikliğine güldüğüm kadar çaresizliğime de gülüyorum şu an. Ayrıca Pakize Teyze, sen ne zeki kadınmışsın, 10 yıldır her gece sana Fatiha okuyorum… şu anda olduğun yerden kıçınla gülüyorsundur belki bana, kim bilir?

lirik edebiyat #4



HİÇ VE HER ŞEY

Nasıl istersen öyle olurum... Yatakta mutlu eder, kocan olurum. Yalnızlıktan çektiysen sahibin olurum. Olmasını istediğim şeyler olabilecekse ben yine istediğin gibi olurum. Rol yaparım. Güldürürüm. Mış gibi davranırım saatlerinin keyfini çıkartırsın. Hem mutlu olursun böylece, sıkıcı gelmez hayat, değişikliğin olurum. Aşk istersen gırla veririm. Zor seviyorsan sertleşirim. Kontrol heveslisiysen kayıtsız kalabilirim. Hiç olurum, mutlu olursun. Hep hiç olurum o halde, istediğin sürece kullanırsın. Aslında sen neyi istediğini biliyorsan ben de öyle olurum. Olmasam da olurum. Bir yolunu bulurum. Dertliysen yahut sinirliysen pek dolaşmam yanında, gözüne gözükmem istemediğin sürece. En az beğendiğin elbisen gibi bir köşede dururum. Dedim ya sonucu düşünürüm ben. Olmasına arzuladıklarım olacaksa şayet, zaman kaybı değilse seninle zaman, ben kılıktan kılığa girer eğlencen olurum. Oyuncağın olurum oynarsın benimle. Senin istediğin boyalarla ve senin kullandığın fırçayla resmolurum. Hiçbir şey de belli etmem hani, sen farkına varmadan değişirim. Hissetmezsin bile, “acaba bir terslik mi var bu işte” diye. Maksat mı? Sormasaydın söylemezdim ama dil bu kolay kanar. Ben istediğimi aldığımda, sen daha doyamadan ben çoktan gitmiş olurum. Seninle hiçliğimden sıyrılıp ben yine her şey olurum. Yalnız başına olurum. Avını yemiş, serin bir gölgede kestiren aslan gibi keyifli olurum. Sonra yeni bir kurban bulurum. O nasıl isterse ben yine öyle olurum...

denemeler #11



KURUNTU

Bir dünya kurmuşuz kendimize, kuruntularımızla kavrulup gidiyoruz. Ortaya karışık düşler, duygular ve yaşanmışlıklar getirtmişiz. Âfiyetle götürüyoruz. Her lokmada hüsn-ü kuruntularımız ve her lokmada takıntılarımız biraz daha yerleşiyor zihnimize. Misafirlikten ev sahipliğine terfî ediyorlar gizlice.

Kurulmuş ve kuruluşuna katılmamız şöyle dursun bizden fikri sorulmayarak tasarlanmış bir dünyada ikâmetteyiz. Mutlu olmaya, ölümsüz olmaya, duygulanıp coşmaya, oraya buraya koşmaya, parktaki küçükten makas almaya, kapı komşumuz Süheyla ablanın merdiven çıkışlarında bacaklarına bakmaya ezelden teşneyiz ama ah o bizim kör olasıca kurallar, değerler ve içine tükürülesi prensiplerimiz yok mu, engelliyor bizi her teşebbüsümüzde.

Dıştan gelen, boğazımıza yapışan ve sorguladığımızda vicdânın şamarını yediğimiz kurallar ve değerler bir yana, kendimize koyduğumuz, iyi bokmuş gibi icât ettiğimiz sınırlarımız var. Kurmuşuz işte kendi dünyamızı, kandırıyoruz kendimizi, hoşumuza da gidiyor ve yaşamaya devam ediyoruz.

“Kendi gerçekliğini yaratmaya koyuldu insan, dışarıdaki gerçeklikte mutlu olabilme inancını yitirince. Hayatla bağlarını koparmaya da cesâret edemedi. Çözümü prensiplerde, değerlerde ve kendince koyduğu kurallarda buldu. Kuruntu icât edildi, insanlık kurtuldu.” (ruhumdan mânzumeler, 11.05.09)

Saçları âhenkle dans eden dilber, güzellik kavramının kendisinde ete kemiğe büründüğüne inanmasaydı; yollarda, lokantalarda, oralarda buralarda görüntüsünden yansıyan ve ondan beslenen özgüveniyle var olmaya karar vermeseydi, bu kızın hali nice olurdu? Hayatın gerçeklik görüntüsünün altındaki korkunç hiçliğini kavrasaydı şayet, kuruntusuz bu kız boşlukta can çekişmez miydi? İyi ki bulmuş değerlerini, iyi ki koymuş kurallarını. İlk buluşmada vermemiş belki ama daha sonra gerisi iyilik güzellik olmuş.

Çok bilmişliğiyle övünen, etrafını sözleriyle ve davranışlarıyla aydınlattığını sanan bu abesle iştigalinden bihaber bilge, kendi fiksiyonunu yaratmasaydı, kuruntuyu icat etmeseydi ve oralarda buralarda yaşamın özünü, gerçekliğin nüvesini keşfettiğine inanıp, dünyaya tekrar geldiğinde mesih kisvesi altında insanları aydınlatma çabasına düşmeseydi, bu bilge derinden yaralanmaz mıydı? Aslında her şeyin boş, neye elini attıysa bir gün onu terk ettiğinin farkına vardığında içindeki çığlığı nasıl susturacaktı?

Ya da aşk kırıntılarıyla doymasalar da onsuz edemeyenlere çevirdiğimizde gözlerimizi; onların kuruntularının, her ne kadar farkında olmasalar da aslında hayatlarını kurtardığını daha net görebiliriz. İnandıkları, bulmak istedikleri, hayatın gailesinde karşı cinsten bir parça mutluluk koparma araçları olan aşk olmasaydı, evet olmasaydı, Cemal Süreya’nın dizeleri her seferinde “iç çekişlere” uzanmasaydı ve iki gönlün birlikte samanlığı seyrân edebilecek gücü ortaya çıkmasaydı, ne olurdu bu dünyanın hâli? Kuruntuladığı adamı pencere önlerinde bekleyen mahalle kızlarımız, sahteliğini, acınasılığını ve kaybolmuş kendiliklerini ancak şatafatlı gecelerde saklayabilen hatun kişilerin beklediği beyaz atlı prenslerimiz olmasaydı, söyleyin bana bu insanlık duygusal açlığını nasıl bastıracaktı ki? Söylemesi zor fakat aşk olmasaydı, her şey hiçbir şeye dönüşürdü maalesef.

Sahte delikanlılıklarıyla, çapkın bakışlarıyla, yatakta ondan iyisi olmadığı düsturuyla övünen erkekler, kendi gerçekliğinden uyanıp, gerçek dünyaya gözlerini açsa, akıbetleri çok mu iyi olurdu sizce? Cevabı ben vereyim bu sefer; oracıkta dibe batıp çırpınırlardı…

Sözün özü; kuruntularımızın tanrılarıyız hepimiz. Gerçekliğin tehditkâr ve menfur sesinden kaçmak için kulaklarını olan gücüyle kapayan, kendi duymak istediklerini tercih eden bir tanrı… Hakikatin gözünü kör edeceğinden ürken ve dehşetle gözlerini ondan kaçıran, hatta kapatan bir tanrı… Herkes için olan dış dünyayla sohbet etmeye cesâret edemeyen, konuşmaya çalışırken bile hıçkırıklara gark olan, bu yüzden içine kapanmayı tercih eden, lâl olmuş bir tanrı…

Evet, kurduk kendi evrenimizi, kurduk kendi gerçekliğimizi ve başladık yaratmaya… Sadece kendimiz için…

denemeler #10

HAZ DÖNGÜ

Olmaması gereken zamanlarda olsun istediklerimiz hep en çok zevk aldığımız şeyler değil midir? ya da zamanın istediklerimize uygun olmaması, olsun istediklerimizin çekiciliğini arttırdığı ölçüde sabırsızlandırıp heyecanlandırmaz mı bizi?

Ve her geçen vakit, sabrımızın zamanı yavaşlattığı her an, birazcık daha, algılarımızı olmasını istediğimize yoğunlaştırırız. Arzu ettiğimiz şeye yaklaştıkça artan kalp basıncı ve hayâl gücünün harikulâde yanılsamaları zevkin kapılarını açmıştır bir kere. Zamanı ve mekânı silikleştiren, gerçeklik bilincine bir “dur” diyen kuvvetin etkisindeyiz artık. İşte en doyumsuz olası, sonsuza kadar süresi an bu andır...

Olması istenen olduğunda ise, bu zamana kadarki tutkunun artışı, arzu edilene sahip olduktan sonra aynı seviyede azalmaya başlar.

İşte hayat, önümüze koyduklarımıza ulaşana kadarki sürede aldığımız zevkten, elde ettikten sonra başlayan sıkılma halleri arasında gidip gelen döngüden başka bir şey değildir.

Farkına vardığımız sınırlar çerçevesindedir isteklerimiz. Zaten bu sınırların olması ve onların kişiye özel, özgür alanlar bırakması zevk verir bize. Bir şeyin bitiş vaktini bilmemiz, o vaktin kısalığı oranında güçlendirir tutkularımızı. Tıpkı ölümün mutlak kaderimiz olmasının, hayatımızı değerli kılması gibi... (ruhun ölümsüzlüğüne inananların, inanmayanlara nispeten hayattan daha çok kahkaha koparmasını beklemek abes kaçabilir son tahlilde)



Bitirmeden bir iki aforizmayı da paylaşmak isterim.

“Arzu edilenden çok arzu etmeye aşığızdır.” Friedrich Nietzsche

“Mutluluk sahip olamadıklarımızda gizlidir.” Bertrand Russell

serbest edebiyat 12


YAŞLI ADAM VE ÖĞÜTLERİ
(02.05.09 "Edebiyat Dünyası"nda yayımlandı)



"Sen sadece yaptıkların değil, yapamadıklarınsın aynı zamanda"


İnsanları yaptıklarıyla değil verdikleri öğütlerle tanırım. Zira insanların yaptıklarına bir tutam zorunluluk, bir tutam zevklerinin esareti yansır. Fakat söylediklerinin, daha doğrusu önemsedikleri insana, “şunu yapmalısın, bunu yapsan iyi olur, aman ha bunu yapma” deyişlerinin, onların gerçek kişiliğini yansıttığı kanaatindeyim. Tabii ki kişiliklerine bürünmüş olan, bir zamanlar yapmak isteyip de yapamadıkları şeyler de öğütlerini besleyen en güçlü kaynaktır.


Eski kitaplara bakmak, eski kitap kokularıyla bezenmiş sahaflar arasında dolaşmak niyetiyle yola çıktığım bir Pazar sabahında uğradığım, isminin en az benim ki kadar önemli olmadığı herhangi bir kitapçıda yaşı bir adam vardı. Kitapçının sahibi yahut maliklerinden birisi değildi fakat kitaplara ilgisinden midir, sakallarının uzunluğunu görmüş geçirmişliğine benzetmemden midir, oraya en az kitaplar kadar yakıştığına şüphe duymadığım o adam, kitaplar ve yazarla üstüne yaptığımız kısa sohbetten sonra sohbet konumuzla alakası olmayan, kendince önemli addettiği öğütler verdi bana.

-(kitapçının sahibine seslenerek ve önümdeki raftaki kitaplara bakarak) Sarte’nin “Bunaltı”sı nerede acaba?
-o rafta olması lazımdı. Biraz alt tarafta galiba.


Yan rafa göz gezdiren yaşlı amca yanıma yaklaştı ve…

-zamanında biz de okurduk Sartre’yi… Camus’un yabancısını okudun mu?
-yok henüz okumadım.
-ben de okumadım.
-hmm
-ama okumak lazım tabi.


Derken amcanın elindeki kitaba ilişti gözüm. Okumamı salık verdiği kitabı kendisinin de okumamış olduğunu düşünüp, hafif çok bilmişlikle durumu berabere getirme çabasına girdim.

-siz ne okuyorsunuz?
-marakeş’te sesler
-hmm.. elias canetti. Avusturyalı yazar. Körleşme diye de bir kitabı vardı. Hatta nazi döneminde yasaklanmıştı. Onu öneririm.
-okudunuz mu peki?
-evet. Hatta çok beğendim.
-o zaman bundan sonra onu okuyacağım.
-yanılmıyorsam “körleşme”de çok güzel bir sözü vardır Canetti’nin, “seni bekleyen biri varsa, gerçekte yalnız değilsindir.”diye
-(kısık kısık gülerek) beni öbür tarafta bekleyen baya biri var. Yalnız değil miyim şimdi?
-bunu canetti’ye sormak lazım. (hafif tebessüm ettim.)



Biraz daha kitaplara baktıktan ve biraz daha kitaplar hakkında yaşlı amcayla sohbet ettikten sonra, her ne kadar o kesif, eski kitap kokusunu bırakmak istemesem de arkadaşımla buluşacağım saatin yaklaştığını fark ettim ve yaşlı amcaya, “güzel bir sohbetti, iyi günler” diyerek kapıya doğru yürüdüm. Derken yaşlı amca, yavaş adımlarla kapıya kadar yürüyüp, çok önemli bir şey söylenirken takınılan bir havayla gözlerime baktı ve kısık bir sesle, “asla yalnız kalmaktan korkma, yapmak isteyip de yapamadığın şeylerden kork. Nasıl istiyorsan öyle yaşa ve ne yapmak istiyorsan onu yap.” dedi. Bunun üzerine öğüdü için teşekkür edip kitapçıdan çıktım.

Amcanın o günkü öğüdü, aslında yapmak isteyip yapamadıklarının tezahürü değil midir sizce? çukura düştüğümüzde arkamızdakine çukura düşmek istemiyorsan temkinli yürümelisin demez miyiz? Evet hayatta verdiğimiz ve verilen öğütlerin arka planında tecrübelerin saklı olmasından daha önemli bir şey vardır. Onu verenin, gerçek kişiliğinin ip uçları…

Andre Gide ne güzel demiş; “hayat zalim bir öğretmendir, önce sınav yapar, sonra ders verir.” diye. Biz de her düşüşümüzde bir daha düşmemek adına bir şeyler öğreniyoruz. Öğütlerimizde ise pişmanlıkların bezendiği olmak istediğimiz insan yatıyor. Gerçek hayatta yapamadığımız ve gerek korkudan, gerek zorunluluklardan dolayı özgürce belirleyemediğimiz dirimsel tercihlerimizi, bir süre sonra, sanki zamanında yapabilmişiz yahut yapmayı elimizin tersiyle itip yapmamayı seçmişiz gibi, karşımızdakine tumturaklı sözlerle süslenmiş bir öğütle salık verebiliyoruz. Onun verdiğimiz öğüdü çok kolay gerçekleştireceği düşüncesine nereden kapıldığımızı bile umursamadan, bol keseden “yapması gerekenin bu olduğunu” söylüyoruz.Büyük bir ihtimalle öğüdü dinleyen de bir zaman sonra aynı şeyleri yapacak, kim bilir. Ama şunu bilirim ki, verilen öğütler, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, karşısındaki için doğrunun ne olacağına peşinen karar verdiği oranda çok bilmişlik, geçmişte yapmak isteyip de yapamadıklarından kaynaklanan pişmanlık ve son kertede hala aynı öğüdü verebildiği için olmak istediği insanın kim olduğuna dair önemli bilgiler içerir.




4 köşe yazıyorum

SİLELİM Mİ BAŞTAN?
(18.04.09 tarihinde bilgidergi'de yayımlandı)

Nasıl ki, Norveçli balıkçıların ününü duymayan kalmadıysa, az sonra yazacaklarım neticesinde de Hollandalı bilim adamlarının yaratıcılık payesi de hepimizce takdir edilecek. Tabiî ki bu durumdan Antepli kebapçıların yahut Bursalı İskendercilerin de içerlememesi gerektiğini, onların yaptığı işin de pek tabi ulvi olduğunu belirtmek isterim.


Genelde gayri ciddi mülâhazalarda nükteli girişleri ve ölçülü sonları kullanırım –ki bu yazıda da durum bundan ibâret olacak- ve hiç pişmanlık da duymam bu ettiğimden. Neyse efendim, sadede gelmeyi tercih ederek bu yazıda Hollandalı bilim adamlarının yeni bulduğu bir ilâç sayesinde geçmişteki anıların beyinden silinebileceği bulgusunu tartışacağım kendimce. Ve kendi çapımda takılırken de artılara ve eksilere dem vurarak, yüzeysel olarak algılandığında kesin bir cevabı yapıştırdığınız buna benzer konuların, aslında ne kadar ikircikli hususlar barındırdığına da dikkat çekmek istiyorum.


İlgili habere göre, bir ilâç –ki birkaç deney yapılmış ve olumlu sonuçlar vermiş- Hollandalı bilim adamlarınca piyasaya sürülecekmiş ve ilâcı alan bünyelerde, özellikle beyinde anıların saklı olduğu kısımların pasifize olmasından dolayı ilacı kullanan birey, kötü anılarını bir daha hatırlamayacakmış. Şimdi kısa bir girişten sonra artılara ve eksilere değinmeden önce şu soruyu sormak istiyorum; sizce kötü anıların unutulması, insan için yararlı mıdır, değil midir? Jim Carrey’nin ünlü “sil baştan” filmini izlemiş olanlara, cevap verirken ön yargılarından kurtulmalarını salık veririm.


Artılarla başlamak gerekirse; şüphesiz insanın yaşamda ve hayatta aktif rol oynayabilme yetisini, diğer bir deyişle, var olma direncini sakatlayan ve engelleyen şeylerin en büyük bölümünü kötü anıların oluşturduğuna hemfikiriz. Geçmişten ödünç alarak yaşayan bir millet oluşumuz konusunda sosyolojik verilerden yararlanmak bir kenara, genel perspektiften bakıldığında bu realite bütün insanlık için önem ve geçerlilik arz etmekte. Başka bir anlatımla, her ne kadar duygusal, ılıman iklim insanları olarak geçmişimizin verdiği hisler ve düşünümler ışığında hareket etmeye alışkın olsak da, bizim kadar duygusal eğilimli hareket etmeyen toplumlarda bile kötü anıların gelecek hayallerini ve planlarını lekelediği gerçeğini göz önünde bulundurmakta fayda var. Bu bağlamda, çoğu zaman zihnimizden bir türlü koparamadığımız kötü anılar, geleceğe yönelik planlarımızı, hayallerimizi ve şimdiki ruh halimizi etkisi altına alabiliyor. Bu anlarda kendimizi kasvetli, korkutucu ve dört duvarı gittikçe üstümüze yürüyen bir odada yaşıyormuş gibi hissedip bunalımlara sürüklenebiliyoruz. İşte bu çıkmaza saplanmış bir insanlık için “bu meret” şüphesiz eşi bulunmaz bir icat. Ne dert kalır ne tasa! Hayata derin bir “boş ver” çekeriz en afilisinden.


Eksilere geldiğimizde ise; ilgili bilim adamlarına yapılan eleştirilerin çoğunluğunu oluşturan, “insanı insan yapan değerler kötü anılardır” iddiası, eksilerin en büyük kısmını işgâl ediyor bence. Hakikaten de şöyle tarihi ve insan merkezli düşündüğümüzde erdem, ahlâk, din ve bunlar gibi insanlığa mal edilmiş değerlerin nüveleri de bu tip önermelerden beslenmiyor mu? Acı çektikçe, olgunlaştığımızı söyleyen dini liderler mi dersiniz yahut acının, insana tecrübe kazandırdığı ve insanın en büyük hazinesinin tecrübeler olduğu yönündeki ilginç saptamayı yapan filozoflar mı dersiniz? Evet bilumum önemli şahsiyet, hayatta nasıl başarılı oldukları sorulduğunda bu hipotezi vurgular. Öyleyse olgun ve kâmil olmanın verdiği saklı tecrübeler, kötü olaylar dediğimiz badirelerden beslenmekte ve insanı hayatta daha dayanıklı kılmaktaysa, ilacın “bu gerçeğe” müdahâle etmesi, belki de yarardan çok zarar getirebilir.


Sonuç olarak, artıların ve eksilerin hangisinin ağır bastığı konusunda genel değil de özel kriterler olduğu kanaatinde olduğum için, sonuç olarak menfî yahut müspet bir kanıya varamayacağım. Bu konuda kendi kaderini tayin edecek olan bireyin, ilâcı kullanmak yahut kullanmamak konusunda, geçmişte ne yaşadığını ve ileride ne yaşamak istediğini belirlemesi, bu neticede sağlam bir karar vermesi gerek.


Birey bu karar verme sürecinde, ya geçmişin izlerini geleceğe bir engel olarak görüp hayata yeni bir sayfa açmak isteyecek ve ilâcı kullanacak, ya da geçmişin gailelerinin ve bâdirelerinin kendisini olgunlaştırdığını ileri sürüp ilâcı almamayı tercih edecek. Farzımuhal eczanelerimizde satılmaya başlasa bu ilâç, “acaba Türk milleti tercihini nasıl kullanırdı?” diye düşünmeden de edemiyorum. Neyse, toplum adına saptama yapabilecek durumda olmadığımın farkındayım fakat ezkaza benim yakınlarımda satılsa böyle bir şey “yemişim artıları da eksileri de” deyip bir bardak buz gibi suyla mideye indirirdim çabucak…


Haberin kaynağı: http://www.ensonhaber.com/saglik/186831/bu-ilac-akillara-zarar.html

denemeler #9

DÜNYA CEHENNEMİ


Çok orijinal ve değişik bir laf etmiş günün birinde İngiliz yazar Aldous HUXLEY. Demiş ki; "belki de bu dünya başka bir dünyanın cehennemidir.” Her ne kadar cümlenin lafzî anlamı mantıksız gelse de, mecâzi anlatımına dikkat ettiğimiz takdirde çok şey söylüyor Huxley.


“Çok çekmiştir, işleri rast gitmemiştir ya da karısı aldatmıştır da böyle diyordur ukalâ” diyebilirsiniz. “Amaan boş söz, fasarya bunlar yahu” da diyebilirsiniz ama Huxley’e değil de çevremize bakarsak eğer, aynı sonuca ulaşmamız hiç de şaşırtıcı olmaz. Cehennemi amiyâne tabirle kötülüklerin hüküm sürdüğü yer olarak tahâyyül edersek; günümüz şartlarının, kötülük kavramının içini doyurucu bir şekilde doldurduğu gerçeğini göz önünde bulundurduğumuzda savaş, ihanet, nefret, hırs, kibir, memnuniyetsizlik ve kaos gibi kavramların, şu etrafımızı çevreleyen dünyamızın hemen hemen her yerinde hüküm sürdüğüne şahit olabiliriz.


Savaşlara değinmeye bile gerek yok aslında ama çıkar çatışmalarının güdümlediği, silahların fütursuzca patladığı ve insan hayatının bu kadar değersiz oluşundan bahsetmeden de geçemeyeceğim. Diğer taraftan, toplumsal bir olgu olan savaşı değil de, insanın içindeki savaşa veya bireysel savaşımlara baktığımızda ise ihanetler, aldatmalar ve sinsi oyunlar günlük hayatımızın içinde varlığını kanıtlarken, sahteliklerin doldurduğu muhabbetler keskin bir bıçak gibi kesiyor sosyal hayata dair bağlarımızı. Böyle bir insancıklar dünyasında, nasıl huzurlu olabileceğimizi umuyoruz? Her şeyin bir gün düzeleceğine dair inancımız şu an o kadar sınanıyor ki.


Kitaplardan ve büyüklerimizden dinlediğimiz dostluğun sahiciliğine yahut masallardan işittiğimiz aşkların saflığına, ekonomik ve psikolojik baskılarla beslenen bir toplumda nasıl inanabiliriz artık? Hırs, heva ve kibir gibi şeytanın müptela olduğu günahları alışkanlık haline getiren bizler, çıkarlarımız için dostluklar kurup, ihtiyaçlar için aşklar yaşıyoruz 21. yüzyılda. Öyle ki duygusal gereksinimlerimiz de olmasa, her şey formalite ve menfaat için yaşanacak hale gelmiş neredeyse. İşte içten ve dıştan kaynaklanan bu kadar olumsuzluk adeta elimizi kolumuzu bağlamakta ve can sıkıntısı dediğimiz, yaşama zorluğu hastalığına bizi adım adım yaklaştırmakta. Kaos illa siyasi çatışmalar yahut askeri müdahalelerin etkisiyle olmuyor artık, insanlığın kalbine saplanan benlik güdüsünün kışkırttığı kötücül davranışlar neticesinde de ortaya çıkabiliyor.


Savaş, ihanet, nefret, hırs, kibir, memnuniyetsizlik… ve kaos. Takdir edersiniz ki kutsal kitaplarda tasvir edilen cehennemin uçsuz bucaksız ateşli ve korkunç ortamında, bu saydıklarıma rastlamamak ihtimal dâhilinde bile değildir. Öyleyse bu dünyayı bu hale getiren insanlık, belki de Huxley’in dem vurduğu gibi önceki bir âlemin acısını çekiyordur. Aksi takdirde kendi ellerimizle cehennem yaratmış olduğumuz gerçeğini düşünmek bile korkunç ve bir o kadar da ürpertici.

denemeler #8

(Ne kadar yazık, bu yazımın, içinde bulunduğum "bilgidergi" camiâsı tarafından tehlikeli bulunmuş, siyasi taraf belirttiği iddia edilmiş ve edebiyata siyaset karıştırıldığı için sansüre uğramış olması. Gönül isterdi ki, bir üniversite dergisi yazarlarının söylediklerine, endişeleri karşısında öncelik tanısın ve her ne kadar iyiniyetli düşünceler barındırsa da okuyucunun yazıya ilişkin "muhtemel yargısı"na dayanarak sansüre girişmesin... )





ESARETİN İFADESİ


Bilmeden konuşanlar vardır hani, araştırmaktan, sorgulamaktan şöyle ya da böyle imtina ederler. Daha çocukluk yıllarının edilgen ve pasif hallerinde dayatılan bilgilerle bakarlar hayata. O perspektiften bakarak yargılarlar her şeyi ve doğrunun, iyinin evrensel olduğundan bir zerre şüpheleri yoktur. Bu insanları herhangi bir sıfatla yaftalayıp incitmek yahut kötülemek değil niyetim. Ama onların varlığının ve niceliğinin toplum dediğimiz insan topluluğunun niteliğini etkilediği de bir gerçek. Hal böle olunca demokrasi dediğimiz yönetim şeklinin meşruiyeti yahut selameti de sorgulanıyor toplumun diğer kesimi tarafından. Bir takım düşünceler ve görüşler o grubun olası baskısından dolayı serbestçe açıklanamıyor ne yazık ki. Açıklandığında ise yakın tarihimize baktığımızda durumun nasıl bir hal aldığını çoğumuz biliyoruz. Hrant Dink, Orhan Pamuk, Elif Şafak, Adalet Ağaoğlu, Hasan Cemal… örnekler uzayıp gidebilir (önlenilmezse). Ne yaptı bu insanlar; sadece fikirlerini söylediler. Gerçeğe giden yolu salt güç sahibi insanlar değil de bilen, okuyan ve düşünen insanların da bulabileceğini vurguladılar. Sonuç ne oldu peki? Bilmeden konuşanlar güruhunun sosyal baskısına maruz kaldılar ve bir şekilde sindirildiler.


Toplumumuzun yahut ülkemizin şu anki halinden memnun olmayan çoğunluğun sorunlarının temelinde de az önce bahsettiğim, hayati önem taşıyan bir anomali mevcut; ifade esareti. Özgürce açıklanması gereken ifadeler maalesef esaret altında tutulunca, şu anki memnuniyetsizliklerin ortaya çıkmasına da şaşmamalı. Halkın bir kesimimde geçim sıkıntısı ve işsizlik, başka bir kısmında özgürlüklerini kullanamadıkları iddialarından beslenen gelecek kaygısı, ve yine önemli bir kısımda ise bıkkınlık, izole edilmişlik hissi var. Peki bu durumu çözüme kavuşturulmak için ne yapılıyor? Cevap umutsuzluğa düşürecek cinsten; sadece gün kurtarılmaya çalışılıyor. Birileri de çıkıp, daha yapıcı olarak sosyolojik verilerden, psikolojik argümanlardan ve felsefeden yararlanmıyor. Olayların akışı içinde, bilmeden konuşup, salt kendi ifadelerinin mevcudiyetini kabul edenlerin, toplumun geri kalanının fikirlerine hatta düşüncelerine gösterdikleri saygısızlık ise görmezlikten gelinmek isteniyor. Adeta bir omerta yasası işletiliyor. Bu konuya değinmemdeki amaç siyaset malzemesine çöreklenip aydını oynamak veya siyah kalın gözlüklerimle odamın penceresinden uzaklara dalıp, "hey gidi günler hey!" demek değil. Kanımca bu işi ehillere bırakmak daha mantıklı. Ama son günlerin Türkiye’sinde dava dosyalarına konu olmasa da ayan beyan ortada olan örneklerden bir tanesine değinmeden de geçemeyeceğim; iktidar partisi liderinin, arkasındaki kalabalığa sırtını dayayarak bazı gazetelerin okunmaması gerektiği yönündeki telkinleri...


Neyse efendim deyip siyaset sularından felsefe sularına doğru kulaç atmak istiyorum. Sorunun kaynağına bundan yüzyıllar önce inildiğini ve başarılı olunduğu gerçeği göz önünde bulundurulursa, İfade özgürlüğü, şüphesiz tarih boyunca birçok düşünürün yahut filozofun zihninde var olmuştur ama hiçbiri J.locke’unki kadar etki yaratamamıştır. 17. yy.’da yaşamış İngiliz düşünürü Locke, Britanya empristlerinden ve toplumdaki gerçek refahın kökünde ifade özgürlüğünün olması gerektiğini düşünen gerçek bir aydındı. Her ne kadar fikirleriyle aydınlanma döneminin ilham aldığı bir düşünür olsa da, Locke’un şüphesiz 17.yy. İngiltere’sinde iktidarın burjuvaziler tarafından zorla ele geçirildiği ve devamında demokrasinin temellerinin atılmaya başlandığı bir dönemde ifade özgürlüğünden, doğal haklardan bahsetmesi varit karşılanmalı. Locke’a göre ifadelerin özgürce açıklanmadığı, düşüncelerin tartışılmadığı bir ortamda insan haklarının korunabileceği bir devletin varlığı çok zor. Bağnazların baskısı altında ne hukuk görevini layıkıyla yapabilir, ne de bireyler geleceğini kontrol altına alabilir. Keza bu görüşün ardılı olan aydınlanma dönemi filozoflarından J. Jacques Rousseau da aynı gerçeği vurgulamış ve devletin temeline toplumu yerleştirerek, “eşitlik” ilkesine hayati önem atfetmiştir.


Locke ve Rousseau’dan sözü aldıktan sonra tekrar bugünün toplumsal hayatına dönersek, durumun vehâmeti apaçık ortada. Ne yazık ki bizim toplumumuzda her kafadan bir ses çıkamıyor. Sadece belirli kafalar izin verirse bir armoni oluşabiliyor. Kendisinden farklı düşünenleri düşman belleyen, sadece kendi kafasındaki standartların doğru olduğuna inanan bir grup insan, kendilerini ve toplumu ortaçağ karanlığına götürmek istercesine korumacı bir tutum takınıyor. Böyle olunca da başlıyor gruplaşmalar, farklılaşmalar ve yabancılaşmalar. Artık herkes kendi gibilerle ilişkiye giriyor, onun oğlu bunun kızıyla konuşmuyor. Ve neticede bölünen toplumun içine düşeceği kararsızlık, belirsizlik ve sıkıntı kaçınılmaz oluyor. Bu arada bu sorunlarla meşgul edilen toplumun, iktidarı seçerken ne kadar bilinçli ve sorgulayıcı olabileceği gerçeğini de göz önünde bulundurmakta yarar var. Keza siyasetten uzaklaşan halkın, topluma hizmet etmesi gereken iktidar anlayışını değil de bir baba figürü gibi otoriter olması gereken iktidar anlayışını benimsemesi gayet normal. Sonuç ise; gösterilenin arkasındakiyle uğraşamayacak kadar zorlu bir hayat dayatılan toplum ve onun içinde bulunduğu karamsar durum.


“Peki nasıl olacak bu ülkenin hali? Çok şey dedin ama neticeden haber ver.” diyenler varsa, onlara cevabım; ilk olarak düşünmek lazım... Verilenlerle yetinmeyip, neyin nereden geldiğini ve nereye gideceğini sorgulamak. Birey oluşumuzun farkındalığı varıp kendi hayatimizin başrolünü oynayabilmek. “Ben böyleyim ama benden başkaları da başka şeyler söylüyor. Belki de babam yanıldı, belki de okuduğum kitaplar yalandı. Gökten inen kesin kuralların olabileceği ihtimalindense kişilere göre yorumlanabilecek doğrular da pek mümkün var olabilir.” diyebilme cesaretini göstermek gerek. Tabiî ki hayat şartlarının her insana bu cesareti gösterebileceği bir olanak tanıdığını iddia etmiyorum. Hepimiz yasadığımız çevrenin içinde var olduk ve ona göre şekillendik. Bu kabuğu kırmak değil bir nebze çatlatmak bile hayli zor. Fakat bu uyanış kişinin kendisinden gelmiyorsa, hiç değilse ona cesurca düşünme ortamı sağlanmalı. Kutsal bir kitaptan güzel bir benzetmeyle; “Dağ Muhammed’e gelmiyorsa, Muhammed dağa gitmeli.” Bu da eğitimle halledilecek bir husus. Eğitimin de farksızlaşan değil de farkında olan insanlar yetiştirmek ve aynı zamanda doğrunun kendisi için olduğu gerçeğini kabullenen yahut kabullenmese bile farklı beyinlere diş bilemeyen bir neslin oluşması için kullanılması gerek. Böyle bir toplumda şüphesiz bireyin bireylere olan saygısı, bizzat kendilerine saygı duymalarına yol açacak ve bırakılmışlık, çaresizlik ve tecrit hissinden kaynaklanan edilgenliğin yerini de etken bir ruh haleti alacaktır. Belki böylece her şey vaat edilen topraklardaki gibi pembe bir hissiyat yaratmayacak ama grinin giriftliğinden de kurtulmuş olunacak. Ayağa kalkıp da yüksek sesle tekrarlanası bir sözle bitiriyorum yazımı… “Bilinçli hamlelerin güdümleyeceği bir gelecek, hoşgörüsüz ve mutaassıp bir perspektiften beslenen hayatın akıbetinden daha aydınlıktır.”

serbest edebiyat 11

İYİYİM ANNE

Annem halimi hatırımı sordu bu sabah telefonda, her zamanki telefon görüşmelerimizdeki gibi… ama bu sefer doğruyu söyleyemedim. Genelde iyi olurum annemle konuşurken. Onun karşılık beklemeden gösterdiği sevgisi cümlelerine yansır ve sahici merak yansıtan soruları endişesindendir. Bunu bilirim. Ses tonu daha bir sevecen, daha bir şefkatli olur. Sosyal çevre denilen menfaatçi insan topluluklarıyla iletişime geçtiğimdeki gibi tetikte olmam onunla konuştuğumda. Kalkanlarımı indiririm korkusuzca.

Annem bundan yıllar önce, kurtlar arasına bir kuzu gönderdiğini söylemişti gözlerimin içine bakarak. İşte o zamandan beri ben de kurtların arasında onlardan biriymişim gibi gezdim. Belki onlar da annelerinin yanında kuzudurlar, kim bilir? Onun içindir işte ihtiyatlı arkadaşlıklarım ve daima teyakkuz halinde oluşlarım. Annemle yaptığım telefon görüşmelerine formalite havası sinmez hiçbir zaman. “Bitse de gitsek” kaygıları bürünmez. Onun sesi yıllar önceki masumiyetimi çağrıştırdığı için iyi olurum ve onu da bu haberden iyi hissettirecek bir şekilde dürüstçe, “iyiyim anne” derim. Fakat bu sefer her zamanki özgeci Erhan yoktu telefonda. Dürüst olamadım. Çünkü iyi değildim. Yapamadım.

Nedenini burada zikretmek istemediğim, melâl dolu ve hüzünle kaplı bir ruh halindeyim bu aralar. Kısaca kötüyüm. Mutsuzlukla huzursuzluk arası bir yerlerdeyim. Ve bu konuşma tam da bu döneme geldiği için şanssızım. Ve bugün anneme her şeye rağmen “iyiyim” dediğim için de yalancıyım. Öğlene doğru sıcak bir pazar kahvesi eşliğinde otururken neden yalan söylediğimi sorguladım. İyi olmadığım halde kötüyüm demem, kuzunun kurda öykünmesinden miydi acaba?

Birazcık düşündükten sonra içimi rahatlatan şu cevaba ulaştım. Kötüyüm deseydim hem onun bu dediğime üzüleceğini hem de onun üzüldüğünü bilip daha sonra benim de bu duruma üzüleceğimi düşündüm. Şimdi, ona iyi olduğumu söylemiş olmamın onu iyi hissettirdiğini biliyorum. Ve onu iyi hissettirmiş olmam, bir kaç günlük kötü oluşumun üstüne huzur dolu bir rüzgar estirdi. Şu anda iyiyim. Kısacası, bugün ruh halim kötünün ve iyinin kapışmasını yaşadı. Kötüyken, gerçeği hak eden insana yalan söylediğim için daha da kötüleşecekken, onun mutlu olması adına davranmamın mutluluğu içindeyim. Belki annemin, ona ne zaman “nasılsın” diye sorduğumda “iyiyim oğlum” demesi de bu yüzdendir.

denemeler #7

DOSTUM, DOSTSUN, DOSTLAR...


Dostluk diye bir kavramın sadece kavramdan ibaret olduğunu dostum dediğim birinin sevdiğim kıza benden habersiz, sinsice sahip olmasından sonra anladım ilk defa. Sonra bu yönde tecrübelerim sabit oldu sürekli, birkaç kazık birkaç kötü anı unutturdu bana ilkokul yıllarındaki masumiyeti.


O zamanlar toplumda ben olarak değil, biz olarak varlığımızı sürdürüyorduk. Günlerimizi uğrunda harcayacağımız, geceleri planlar yapıp uykularımızı kaçıracağımız dirimsel isteklerimiz ve olmak istediğimiz insan olmak için elimizde bulunması gerekli şeyleri elde etmek için duyduğumuz tutkular yoktu henüz. Hepimiz eşittik o yıllarda. Statü endişesi, beğenilme içgüdüsü, dinlenilme isteği, itibar görme, saygın olma, popüler olma arzusu, iyi dans etme, başarılı bir kariyer, cinsel arzuların doyumu ve bunun gibi diğer isteklerimiz baskın değildi o yıllarımıza. İşte tam da bunun için hepimiz eşittik ve uğrunda savaşlar verebileceğimiz amaçlarımız olmadığı için dosttuk. Karşılık da beklemiyorduk hani, ki beklesek de o yaşlarda herhangi bir kazanımın yahut elde edilen her şeyin bir karşılığı olduğu gerçeğine yabancıydık. Ben popülersem de Berkay buna aldırış etmezdi, beni kıskanmazdı ve kendi kurduğumuz oyun hayatına, o içinde sırf saflık bulunan kendi dünyamızda var olmaya devam ederdik. Dostluğumuz ilkokul yıllarınca sürdü ve aramıza hiç kara kedi girmedi (oyuncağımı sakladığı gün hariç). Salih’le de sıkı fıkıydık, bilgisayar oyunları yeni çıkmıştı o zamanlar. Onun bilgisayarı vardı, saatlerini eğlenceli oyunlarla geçirebiliyordu ve şimdi düşündüğümde o arkadaşlığın en çekilmez olması gereken yanı da sınıfta hep onun sözünün geçiyor olduğu gerçeğiydi. Ama ben bunlara kulak asmadım hiç, çünkü bilmiyordum sınıfta sadece onun sözü geçse ne olacağını ya da benimki geçmese ne olacağını, ne fark edeceğini ve bunun bana ne zararı olacağını. Böyle bir şeyin iki kişi arasında, ona sahip olmayana kıskançlık ve mutsuzluk vermesi gerektiğini henüz kavrayamamıştım. Yine bol bol oynadık Salih’le, her ne kadar sınıfın lideri o olsa da…


Yıllar geçtikçe ortaya çıkması ve yavaş yavaş kıpırdanması gereken karakterim kendini belli etti ve artık arkadaş seçiminde bazı kriterlerim olmuştu. Ailemin konuşma dediğiyle konuşmamaya, derslerde tembel teneke olanlarla muhabbet etmemeye, popüler olmayan figüran çocuklarla takılmamaya başladım. Bu özelliklere sahip olanlarla da hep bir rekabet içinde sürdü arkadaşlığımız. Ben yakışıklı Tarık’ın yanında yakışıklı değilsem ve öyle olduğumu iddia etmiyorsam, o da benim iyi futbol oynadığım gerçeğini kabul edip buna müdahale etmeyecekti. Bu o günden bu güne kadar süren arkadaşlıklarda kabul edilmiş gizli bir sözleşmeydi. Herkes kendi amacı ve olmak istediği şeyi belirliyor ve eğer ona rakip değilseniz size dost diyordu. Ben de öyle yaptım önceleri, öyle yapmak zorundaydım çünkü. Birkaç kez bu kurala uymamaya başladım ve sert, kırıcı tartışmalar hep yalnız bıraktı beni, bazen aşağılandım bazen de yıllardır dostum dediğim insanı kaybettim bu uğurda. Gerçeğe olan bu başkaldırış birçok kez sürdü. Böyle geçen bir süre sonra aynı sözleşmeye ben de dahil olmaya, olmam gerektiğine karar verdim. Hakan’ın kızlarla arası çok iyiydi, bir kere aklına koymaya görsün hemen ayarlardı bir kızı. Neyse işte, ben de fena sayılmazdım o işlerde. Ha unutmadan şunu da belirteyim ki Hakan’la olan arkadaşlığımız ilkokulda başladı. İlkokuldan sonra da ortaokulda görüştük hep. Futbol oynardık bizim evin garajında, sonra bisikletlerimize biner ayaklarımız durumdan şikayetçi olana kadar bisiklet sürerdik. O zamanlar ikimizin de egomuzda olmasını istediği, tatminini elzem gördüğü bir arzu ya da amaç ortaya çıkmamıştı henüz. Onun için, tatlı rekabetimiz bile dokunmuyordu arkadaşlığımıza, ta ki liseye gelene kadar. Hafiften değişmeye başlamıştı bazı şeyler lisede; hakan benden önce kendisine ait olması gereken payeyi, niteliği seçmişti; o lisenin çapkını olacak, bense iyi futbol oynayan tatlı çocuk olacaktım. Dostluğumuz adına bir şey demedin önceleri. Ama sonra ergenlik dönemi hisleriyle ve hormonal baskılarla onun alanına tecavüz etmeye başladım kendimi tutamadan, ben de konuşuyordum bir çok kızla ve bir kaçından haftasonu için randevu bile almıştım. Anlayacağınız Hakan’la yollarımız kesişmişti ve onun benden önce seçtiği bölgeye izinsiz girmiştim. Hakan benim de müsabakada yerim olduğunu öğrenince, misilleme olarak benim alanıma girmeye çalıştı birkaç kez. Futbol takımına girdi önce, sonra zamanında en iyi çalımcının ben olduğunu söyleyen hakan, artık düpedüz kendisinin de yeterince iyi çalım attığını, isterse beni çalıma dizeceğini bile ileri sürebiliyordu. Çıldırmıştım, yıllardır kendimi ait gördüğüm yere, yakın arkadaşım ortak olmak istiyordu. Önümde iki seçenek vardı; ya dostluğumuzu kurtarmak adına kızlarla haşır neşir olduğumu Hakan’a yansıtmayacaktım, ona “sen harikasın abi” diyecektim, ya da iki alanda da rekabet edecektim. Ben ikincisini seçmiştim. Ama ne yazık ki sonuç pek müspet olmadı… beğendiğim kızı, o siyah, küt saçlı, yanaklarında ufak şirin çiller olan Hande’yi o kapmıştı. Üstüne üstlük futbolda da benden iyi olmaya başladı hergele. Nihayetinde kaybeden ben olmuştum.


Sakın hep arkadaşlıkları benim bitirdiğimi, yani kendini geri çekenin hep ben olduğumu sanmayın. Bazen ne olursa olsun dostum olmasını istediğim insanlar da çıktı karşıma, fakat birkaç kez sabretmem neticesinde dostum diyeceğim insanın değer bilmez, uğraştığına değmez bir insan olduğunu anladığım anlarda kendimi tutamayıp kendim oldum ve sonuç da öncekilerden farksız oldu yine. muhabbet ettiği onlarca arkadaşım olmasına rağmen yakın bir dostum yoktu -gerçi hala da yok-. Ama yine de geriye dönüp baktığımda pişman değilim yaptığımdan ve dahil olmadığım gizli sözleşmelerden. Yalancı, dalkavuk bir dostluktansa rekabet edip bir şeylere hırslanmayı, kendimi tutmamayı ve özgür olmayı tercih ederim- ki o zamandan beridir de öyle yapıyorum-. Herkesle konuşuyorum, herkesle samimi olabiliyorum, ama onların arzuladıkları ve olmamı istedikleri dost şekline bürünemediğim için bu arkadaşlıklar hep aynı seviyede kalıyor, dostsuz ve kankasız bir şekilde devam ediyorum hayatıma. Mutlu musun peki derseniz? Kesinlikle denemelisiniz derim. İçinizden geldiğince, yalnız kalmaktan korkmayıp, arkadaşınız hakkındaki fikirlerinizi onun duymayı istediği gibi değil de kendi gördükleriniz çerçevesinde yansıtmak, inanın yalnızlık korkusunun ve kendini kabul ettirme isteğinin neticesinde oluşacak bayağı dostluklardan kat be kat iyi ve daha dürüstçe. Böyle olmak istiyorsanız şayet, aranızda önceden parsellenmiş, korunması zorunlu sınırları olan bölgeler belirlemeyin, ya da böyle bir şey başlamaya yüz tutsa bile çiğneyin bu gizli anlaşmayı, onay vermeyin, rekabet edin ve varsın olmasın o dostluk, ta ki gerçekten bunların hesabını yapmayacağınız, onun da, sizin de egosal tatminlere ihtiyacınızın kalmadığı zamana kadar.

NADAS


Bacon tarzı güçleniyorum efendim son günlerde... daha doğrusu güçlenmeye çalışıyorum, geçen zamanın günlük meşguliyetlerine rağmen. "bacon tarzı" ne demek mi? -söylemesi kolay, yapması zor aslında. hani bazen zor gelir yaşamak, içine düştüğün boktan durumu çözmek ve ilerlemek manasız ve muhal görünür ya; ha işte bu mücadelede zırh kuşanmak, kılıç savurmak ve en önemlisi de az zayiat vermek için güçleniyorum. neyle mi? -bilgiyle azizim, bilgiyle...

işte bu yüzden yazamıyorum son zamanlarda. bu aralar daha da bir farkına vardığım bilgisizliğim ve cehaletim, hayalgücüme ve yaratıcılığıma olan güvenimi zedeliyor. bunun için kısa bir süre -her ne kadar umrunuzda olmasa da yahut olsa da- klavyeden ve blog sayfamdan uzak durmayı düşünüyorum. bilgiyle yoğrulduktan ve kallavi bir şekil alıp fırına girdikten sonra tekrar burada olacağım. yazacaklarımın, okuyanları ve beni tatmin ettiğini görmek dileğiyle...

ruhumdan manzumeler #1


YALANCI SAAT

Durmuyor zaman, değişmiyor kader. Bu ebedi keder neşeyi esir almış kendi himayesinde. Saatlerin terkisinde umutsuzca ve mecburen flört ediyor akreple yelkovan. Ve her geçen saat geleceğe yalancı bir vaat...

(amansız gecelikler; 05.10.2007)

lirik edebiyat #4


TATLI DİLİN KUKLASI

Gizlice izledim önce, fark ettirmeden tasarladım her şeyi… sabırla bekledim… ve artık vakti gelmişti, susamıştın çünkü.

Zehri şarapla süsledim tadını bozmayacak bir şekilde ve huzuruna sundum içimdeki derin istekle. Yılan yerine koydum seni, sinsi ve kandırılması elzem olan. Yudum yudum yaşadın şarabı, ilk önce tatlı bir esinti hissettin bilincinde, hafiflemiştin. Gitgide esrimeye başlıyordun ve bu ilk önce korkutsa da seni, hoşuna gitmeye başladı en sonunda. Kadehten yansıyan aksin sen değildin artık, o başkasıydı. Tatlı sözcüklerim, varoluşuna hitaben ettiğim iltifatlarım ve hakkında düzdüğüm methiyelerimle bütün kalelerini fethetmeye başlamıştım, senin kişilik muhafızların için telafi edilemeyecek bir tehlikeydim artık. Nihayet kalkanlarını bırakıp mutlak bir rehavete kapıldın daha sonra, savunmasızdın ve hamleme muhtaçtın. Bundan böyle karanlık fantezilerimle, kirli düşlerimle yönetebilirdim seni ve öyle de oldu sonunda. Vicdanın oldum önce, ardından karakterin oldum… ve tanrın oldum.

serbest edebiyat 10

DİLENCİLER

Dilenciler dilenmezler aslında; içinizde bir yerlere gömdüğünüz kutsal iyiliği ve bakire duyguları alevlendirip, vicdanınıza nüfuz ederler sinsice. Siz farkında olmadan da kullanırlar sizi.

Dilenciler göremezler aslında; sizdeki letafeti ve tevazuyu. Bir sonraki kurbana kadardır yaratmaya çalıştığınız minnet hissi.

Dilenciler küstahlardır aslında; kullandıkları tatlı ve dokunaklı sözcüklerle acınası hallerini size sormadan beyninize sokarlar. Ve söyledikleriyle sizi kandıracaklarını sanıp, zekanıza düpedüz hakaret ederler.

Dilenciler kurnazlardır aslında; tamahkar arzuları vardır hep ve siz ne kadar fazlaysanız, o kadar çok almak isterler sizden. Doymak bilmeyen açlıkları, ahlaki güdülerini köreltmiştir çoktan. Pişkinlikleri kurnazlıklarındandır.

Dilenciler günahkarlardır aslında; şüphesiz tanrı’nın buyruklarına uymadıkları için değil, cennete yakışmadıkları için.

lirik edebiyat #3

DİKOTOMİ PERDESİ
Hastalık: sen! Övüldükçe hoşlanan, uğrunda göz yaşları dökülen, varlığı için servetler ödenen şey misin? Ha, sen misin o? Ben seni daha ulvi, daha şatafatlı, daha tanrısal bekliyordum. Duyduklarımdan sonra baya merak etmiştim seni, neyse ki ferahladım şimdi. Kuruntularım yersiz çıktı.

Sağlık: evet! Ben... o övülen, ulaşılması güç olan ve ayaklarına servetler dökülen yüce güç. Ya sen kimsin? Kimsin de benim hakkımda kendince düşüncelere dalıp tanrılara öykünüyorsun. Senin olduğun yerde hiçbir bitkinin bitmeyeceğini, hayvanların doğmayacağını ve insanların mutsuz olup kahrolacağını bilmiyor musun? ya da bu kendini bilmezliğin, nefret dolu kinin kaynağı ne?

Hastalık: bir şeyi unutuyorsun sayın yüce güç. (gülerek) yüce güç… haahhahaha! Unuttuğun şey, ben olmadığım sürece senin hüküm süremeyeceğin.

Sağlık: küstah! Buna nasıl cüret edebiliyorsun? yaptıklarım ortada değil mi? yeşeren otlar, açan çiçekler, sevişen insanlar hep benim eserim, benim ürünüm. Ben elimi birazcık çeksem, vahim bir umutsuzluğa, gaileye düşüyorlar. Sen bunları bilmez misin ki hala değersiz varlığın hakkında konuşuyorsun?

Hastalık: işte böyle süslü cümlelerin gibi, onlara da sunduğun gösterişli yanılsamaların var. Dene bakalım, uzun bir süre onlarla ol. Bak bakalım sana olan saygıları kalacak mı? senin peşinden bir daha gelecekler mi? o zaman değerin, günahkar bir fahişeden fazla olmayacak. Zaten bunu bildiğin için bir süre sonra elini çekiyorsun onlardan. Onları önemsesen, benim ellerime bırakmamak için savaşırdın. Desiselerinle ve sahte oyunlarınla hayatlarına hükmetmezdin.

Sağlık: sen çıldırmışsın! Söylediklerin o kadar saçma ve yersiz ki…

Hastalık: yine aynı şeyi yapıp, laflarımı geçiştirmeye çalışıyorsun. Tıpkı o masumlara yaptığın gibi. Oyalayıp oynuyorsun onlarla. Kendini tatmin etmekten başka bir işin yok. Acizsin!

Sağlık: kendine gel! İblis! Sen kendine bak önce, kendini tanı. Soylu olduğundan, ihtirasları ve tutkuları öldürdüğünden söz ediyorsun her yerde. Senin hüküm sürdüğü yerlerde, yalan olmazmış, insanlar acıya dayanıklı olup erdemli olurlarmış. Kendilerini bulurlarmış… (gülerek) hah!... aman ne ala! Ne de güzel kandırıyorsun onları. Evet, asıl sen oynuyorsun o budalaca oyununu. Onlar kendilerini ahlaklı, erdemli ve bilge sanıyorlar. Sen onların beyinlerine giriyorsun, vücutlarında çalışıyorsun ve düşünmelerini engelliyorsun. Şimdi karşımda onların doğruyu bulduklarını nasıl savunursun? Senin olduğun yerde doğru nasıl çıkar? İnsanlar sana kanıp, acı çekerek hayata karşı huzurlu ve erdemli oldukları sanrısına nasıl düşerler anlamıyorum. Ama bildiğim bir şey var ki, sen büyük bir sahtekarsın. Hatta…

Hastalık: orada dur biraz! Ses tonunu beğenmediğimi söylemek zorundayım. Benim üstümde değilsin, benden daha değerli de değilsin. Onun için bana değersizmişim gibi davranma, sesini yükselterek konuşma ve en önemlisi asla beni hafife alma. Çünkü, ben gücümü tamamen çektiğim anda, insanlık seninle baş başa kalacak ve bir süre sonra yok olacaksın. Hiçlikle malul olacaksın.

Sağlık: kendini dev aynasında görmeye çok alışmışsın, birkaç kendini bilmezin ritüelleri, sana bağlanmaları belli ki gözlerini kapamış, şımartmış seni. Hala elimdeki güce saygı göstermeyecek kadar da basiretsizsin. Kızınca neler yapacağımı bilmiyor musun?

Hastalık: biliyorum. Beni yok etmek için alabildiğince çalışmak, propaganda yapmak. İnanıyorsun ki, sen ebediyen hüküm sürme kararı alınca, ben ortadan yok olacağım. Hah! Saçmalık! Asıl bir zaman sonra senin tahtın sallanacak. Ben olmasam da evren, doğa senden sıkılacak, başka şeyler bulup seni yine çatışmaya sürükleyecekler. Yani şunu anlamalısın ki, ben olmadan, sen olamazsın. Varlığın benim irademe bağlı.

Sağlık: daha fazla konuşup, seni ikna etmeye çalışmayacağım. Çok açık ki, sen laftan anlamaz, mantığı olmayan ve kendini benimle aynı kefeye koymaya çalışan değersiz bir gafilsin. Seninle tartışıp, varlığımı yanında harcamak istemiyorum. Zaman her şeyi gösterecek ve sen, kandırmaya çalıştığın insanlarla birlikte bir gün yok olacaksın. Benim egemen olduğum evren ve onun insanları düşünecekler. Onlar ölümsüz olacaklar.

Ölüm: siz ikiniz! Çabuk defolun buradan! Ben varken size söz düşer mi ha? Karanlık, yapay birer gölgeyken nasıl olur da hakikat sanırsınız kendinizi? Söyleyin bre mel’unlar, söyleyin! Ve şimdi bütün ebediyetimle, geçici varlığınızı yok etmeden, kaybolun gözümün önünden!!!