left kanilski | yazmak, kendine alışamamaktır!: Mayıs 2009

denemeler #11



KURUNTU

Bir dünya kurmuşuz kendimize, kuruntularımızla kavrulup gidiyoruz. Ortaya karışık düşler, duygular ve yaşanmışlıklar getirtmişiz. Âfiyetle götürüyoruz. Her lokmada hüsn-ü kuruntularımız ve her lokmada takıntılarımız biraz daha yerleşiyor zihnimize. Misafirlikten ev sahipliğine terfî ediyorlar gizlice.

Kurulmuş ve kuruluşuna katılmamız şöyle dursun bizden fikri sorulmayarak tasarlanmış bir dünyada ikâmetteyiz. Mutlu olmaya, ölümsüz olmaya, duygulanıp coşmaya, oraya buraya koşmaya, parktaki küçükten makas almaya, kapı komşumuz Süheyla ablanın merdiven çıkışlarında bacaklarına bakmaya ezelden teşneyiz ama ah o bizim kör olasıca kurallar, değerler ve içine tükürülesi prensiplerimiz yok mu, engelliyor bizi her teşebbüsümüzde.

Dıştan gelen, boğazımıza yapışan ve sorguladığımızda vicdânın şamarını yediğimiz kurallar ve değerler bir yana, kendimize koyduğumuz, iyi bokmuş gibi icât ettiğimiz sınırlarımız var. Kurmuşuz işte kendi dünyamızı, kandırıyoruz kendimizi, hoşumuza da gidiyor ve yaşamaya devam ediyoruz.

“Kendi gerçekliğini yaratmaya koyuldu insan, dışarıdaki gerçeklikte mutlu olabilme inancını yitirince. Hayatla bağlarını koparmaya da cesâret edemedi. Çözümü prensiplerde, değerlerde ve kendince koyduğu kurallarda buldu. Kuruntu icât edildi, insanlık kurtuldu.” (ruhumdan mânzumeler, 11.05.09)

Saçları âhenkle dans eden dilber, güzellik kavramının kendisinde ete kemiğe büründüğüne inanmasaydı; yollarda, lokantalarda, oralarda buralarda görüntüsünden yansıyan ve ondan beslenen özgüveniyle var olmaya karar vermeseydi, bu kızın hali nice olurdu? Hayatın gerçeklik görüntüsünün altındaki korkunç hiçliğini kavrasaydı şayet, kuruntusuz bu kız boşlukta can çekişmez miydi? İyi ki bulmuş değerlerini, iyi ki koymuş kurallarını. İlk buluşmada vermemiş belki ama daha sonra gerisi iyilik güzellik olmuş.

Çok bilmişliğiyle övünen, etrafını sözleriyle ve davranışlarıyla aydınlattığını sanan bu abesle iştigalinden bihaber bilge, kendi fiksiyonunu yaratmasaydı, kuruntuyu icat etmeseydi ve oralarda buralarda yaşamın özünü, gerçekliğin nüvesini keşfettiğine inanıp, dünyaya tekrar geldiğinde mesih kisvesi altında insanları aydınlatma çabasına düşmeseydi, bu bilge derinden yaralanmaz mıydı? Aslında her şeyin boş, neye elini attıysa bir gün onu terk ettiğinin farkına vardığında içindeki çığlığı nasıl susturacaktı?

Ya da aşk kırıntılarıyla doymasalar da onsuz edemeyenlere çevirdiğimizde gözlerimizi; onların kuruntularının, her ne kadar farkında olmasalar da aslında hayatlarını kurtardığını daha net görebiliriz. İnandıkları, bulmak istedikleri, hayatın gailesinde karşı cinsten bir parça mutluluk koparma araçları olan aşk olmasaydı, evet olmasaydı, Cemal Süreya’nın dizeleri her seferinde “iç çekişlere” uzanmasaydı ve iki gönlün birlikte samanlığı seyrân edebilecek gücü ortaya çıkmasaydı, ne olurdu bu dünyanın hâli? Kuruntuladığı adamı pencere önlerinde bekleyen mahalle kızlarımız, sahteliğini, acınasılığını ve kaybolmuş kendiliklerini ancak şatafatlı gecelerde saklayabilen hatun kişilerin beklediği beyaz atlı prenslerimiz olmasaydı, söyleyin bana bu insanlık duygusal açlığını nasıl bastıracaktı ki? Söylemesi zor fakat aşk olmasaydı, her şey hiçbir şeye dönüşürdü maalesef.

Sahte delikanlılıklarıyla, çapkın bakışlarıyla, yatakta ondan iyisi olmadığı düsturuyla övünen erkekler, kendi gerçekliğinden uyanıp, gerçek dünyaya gözlerini açsa, akıbetleri çok mu iyi olurdu sizce? Cevabı ben vereyim bu sefer; oracıkta dibe batıp çırpınırlardı…

Sözün özü; kuruntularımızın tanrılarıyız hepimiz. Gerçekliğin tehditkâr ve menfur sesinden kaçmak için kulaklarını olan gücüyle kapayan, kendi duymak istediklerini tercih eden bir tanrı… Hakikatin gözünü kör edeceğinden ürken ve dehşetle gözlerini ondan kaçıran, hatta kapatan bir tanrı… Herkes için olan dış dünyayla sohbet etmeye cesâret edemeyen, konuşmaya çalışırken bile hıçkırıklara gark olan, bu yüzden içine kapanmayı tercih eden, lâl olmuş bir tanrı…

Evet, kurduk kendi evrenimizi, kurduk kendi gerçekliğimizi ve başladık yaratmaya… Sadece kendimiz için…

denemeler #10

HAZ DÖNGÜ

Olmaması gereken zamanlarda olsun istediklerimiz hep en çok zevk aldığımız şeyler değil midir? ya da zamanın istediklerimize uygun olmaması, olsun istediklerimizin çekiciliğini arttırdığı ölçüde sabırsızlandırıp heyecanlandırmaz mı bizi?

Ve her geçen vakit, sabrımızın zamanı yavaşlattığı her an, birazcık daha, algılarımızı olmasını istediğimize yoğunlaştırırız. Arzu ettiğimiz şeye yaklaştıkça artan kalp basıncı ve hayâl gücünün harikulâde yanılsamaları zevkin kapılarını açmıştır bir kere. Zamanı ve mekânı silikleştiren, gerçeklik bilincine bir “dur” diyen kuvvetin etkisindeyiz artık. İşte en doyumsuz olası, sonsuza kadar süresi an bu andır...

Olması istenen olduğunda ise, bu zamana kadarki tutkunun artışı, arzu edilene sahip olduktan sonra aynı seviyede azalmaya başlar.

İşte hayat, önümüze koyduklarımıza ulaşana kadarki sürede aldığımız zevkten, elde ettikten sonra başlayan sıkılma halleri arasında gidip gelen döngüden başka bir şey değildir.

Farkına vardığımız sınırlar çerçevesindedir isteklerimiz. Zaten bu sınırların olması ve onların kişiye özel, özgür alanlar bırakması zevk verir bize. Bir şeyin bitiş vaktini bilmemiz, o vaktin kısalığı oranında güçlendirir tutkularımızı. Tıpkı ölümün mutlak kaderimiz olmasının, hayatımızı değerli kılması gibi... (ruhun ölümsüzlüğüne inananların, inanmayanlara nispeten hayattan daha çok kahkaha koparmasını beklemek abes kaçabilir son tahlilde)



Bitirmeden bir iki aforizmayı da paylaşmak isterim.

“Arzu edilenden çok arzu etmeye aşığızdır.” Friedrich Nietzsche

“Mutluluk sahip olamadıklarımızda gizlidir.” Bertrand Russell

serbest edebiyat 12


YAŞLI ADAM VE ÖĞÜTLERİ
(02.05.09 "Edebiyat Dünyası"nda yayımlandı)



"Sen sadece yaptıkların değil, yapamadıklarınsın aynı zamanda"


İnsanları yaptıklarıyla değil verdikleri öğütlerle tanırım. Zira insanların yaptıklarına bir tutam zorunluluk, bir tutam zevklerinin esareti yansır. Fakat söylediklerinin, daha doğrusu önemsedikleri insana, “şunu yapmalısın, bunu yapsan iyi olur, aman ha bunu yapma” deyişlerinin, onların gerçek kişiliğini yansıttığı kanaatindeyim. Tabii ki kişiliklerine bürünmüş olan, bir zamanlar yapmak isteyip de yapamadıkları şeyler de öğütlerini besleyen en güçlü kaynaktır.


Eski kitaplara bakmak, eski kitap kokularıyla bezenmiş sahaflar arasında dolaşmak niyetiyle yola çıktığım bir Pazar sabahında uğradığım, isminin en az benim ki kadar önemli olmadığı herhangi bir kitapçıda yaşı bir adam vardı. Kitapçının sahibi yahut maliklerinden birisi değildi fakat kitaplara ilgisinden midir, sakallarının uzunluğunu görmüş geçirmişliğine benzetmemden midir, oraya en az kitaplar kadar yakıştığına şüphe duymadığım o adam, kitaplar ve yazarla üstüne yaptığımız kısa sohbetten sonra sohbet konumuzla alakası olmayan, kendince önemli addettiği öğütler verdi bana.

-(kitapçının sahibine seslenerek ve önümdeki raftaki kitaplara bakarak) Sarte’nin “Bunaltı”sı nerede acaba?
-o rafta olması lazımdı. Biraz alt tarafta galiba.


Yan rafa göz gezdiren yaşlı amca yanıma yaklaştı ve…

-zamanında biz de okurduk Sartre’yi… Camus’un yabancısını okudun mu?
-yok henüz okumadım.
-ben de okumadım.
-hmm
-ama okumak lazım tabi.


Derken amcanın elindeki kitaba ilişti gözüm. Okumamı salık verdiği kitabı kendisinin de okumamış olduğunu düşünüp, hafif çok bilmişlikle durumu berabere getirme çabasına girdim.

-siz ne okuyorsunuz?
-marakeş’te sesler
-hmm.. elias canetti. Avusturyalı yazar. Körleşme diye de bir kitabı vardı. Hatta nazi döneminde yasaklanmıştı. Onu öneririm.
-okudunuz mu peki?
-evet. Hatta çok beğendim.
-o zaman bundan sonra onu okuyacağım.
-yanılmıyorsam “körleşme”de çok güzel bir sözü vardır Canetti’nin, “seni bekleyen biri varsa, gerçekte yalnız değilsindir.”diye
-(kısık kısık gülerek) beni öbür tarafta bekleyen baya biri var. Yalnız değil miyim şimdi?
-bunu canetti’ye sormak lazım. (hafif tebessüm ettim.)



Biraz daha kitaplara baktıktan ve biraz daha kitaplar hakkında yaşlı amcayla sohbet ettikten sonra, her ne kadar o kesif, eski kitap kokusunu bırakmak istemesem de arkadaşımla buluşacağım saatin yaklaştığını fark ettim ve yaşlı amcaya, “güzel bir sohbetti, iyi günler” diyerek kapıya doğru yürüdüm. Derken yaşlı amca, yavaş adımlarla kapıya kadar yürüyüp, çok önemli bir şey söylenirken takınılan bir havayla gözlerime baktı ve kısık bir sesle, “asla yalnız kalmaktan korkma, yapmak isteyip de yapamadığın şeylerden kork. Nasıl istiyorsan öyle yaşa ve ne yapmak istiyorsan onu yap.” dedi. Bunun üzerine öğüdü için teşekkür edip kitapçıdan çıktım.

Amcanın o günkü öğüdü, aslında yapmak isteyip yapamadıklarının tezahürü değil midir sizce? çukura düştüğümüzde arkamızdakine çukura düşmek istemiyorsan temkinli yürümelisin demez miyiz? Evet hayatta verdiğimiz ve verilen öğütlerin arka planında tecrübelerin saklı olmasından daha önemli bir şey vardır. Onu verenin, gerçek kişiliğinin ip uçları…

Andre Gide ne güzel demiş; “hayat zalim bir öğretmendir, önce sınav yapar, sonra ders verir.” diye. Biz de her düşüşümüzde bir daha düşmemek adına bir şeyler öğreniyoruz. Öğütlerimizde ise pişmanlıkların bezendiği olmak istediğimiz insan yatıyor. Gerçek hayatta yapamadığımız ve gerek korkudan, gerek zorunluluklardan dolayı özgürce belirleyemediğimiz dirimsel tercihlerimizi, bir süre sonra, sanki zamanında yapabilmişiz yahut yapmayı elimizin tersiyle itip yapmamayı seçmişiz gibi, karşımızdakine tumturaklı sözlerle süslenmiş bir öğütle salık verebiliyoruz. Onun verdiğimiz öğüdü çok kolay gerçekleştireceği düşüncesine nereden kapıldığımızı bile umursamadan, bol keseden “yapması gerekenin bu olduğunu” söylüyoruz.Büyük bir ihtimalle öğüdü dinleyen de bir zaman sonra aynı şeyleri yapacak, kim bilir. Ama şunu bilirim ki, verilen öğütler, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, karşısındaki için doğrunun ne olacağına peşinen karar verdiği oranda çok bilmişlik, geçmişte yapmak isteyip de yapamadıklarından kaynaklanan pişmanlık ve son kertede hala aynı öğüdü verebildiği için olmak istediği insanın kim olduğuna dair önemli bilgiler içerir.