left kanilski | yazmak, kendine alışamamaktır!: 2008

çerez yazı #1

PİŞMANIM, SAÇMALADIM AMA NE DE GÜZELDİ
Saçma sapan, uyuz muyuz, abuk sabuk bir geceden sonra nihayet gün ışığı görmek için, elime geçen ilk kot pantolonu altıma geçirdim. dolaptan gözüme ilişen üçüncü kazağı giydikten sonra kendimi dışarıda buldum ve gökyüzüne doğru gözlerimi kısarak bir bakış attım. ne yazık ki beklentilerim suratıma kaypakça sırıtarak, havanın yağmuruna katlanmam gerektiğini tavsiye edercesine yerini "neyse"lere bıraktı. yürüdüm bir 2o dakika, sonra starbucksa gittim. beyin fonksiyonlarımın normale dönüşmesi için. açılmam lazımdı ve bu görevi en iyi kahve yapardı. girdim içeriye ve "nereler boş acaba?" bakışımdan sonra boş koltuğu kaptırmamak için biraz daha hızlandım kasaya doğru. aldım kahvemi ve oturacağım koltuğa doğru bakarken onu gördüm. o evet, kahveyi kifayetsizleştiren, kızları kıskançlık krizlerine sokacak kadar çekici ve endamlı o güzelliği gördüm. etrafta bulunan diğer kızlar gibi değildi. bilirsiniz canım, hani şu fabrikasyon prototipler; yapma sarı saçları, solaryum bağımlısı tenleri, kısacık boyları ve marka çantaları olan kızlardan bahsediyorum. yüzlerine, ilkokuldaki resim saatlerinde boyalarla allah ne verdiyse giriştiğimiz resim kağıdı muamelesi yapan o kızlardan olmaması, onu gözümde büyütmeme ve letafet tanrıçası gibi görmeme neden oldu. kendine has duruşu, cinsi latif dedirtecek yürüyüşü ve klişe olmayan t-shirtü ve eteğiyle işte oradaydı... starbucksta, oturduğum koltuğun çarprazında. en önemlisi ise yalnızdı, elinde kahvesi ve önünde oturduğumdan beri okuyarak sırıttığı dergisi.
zaman öyle böyle geçmiyordu, en son zamdan nasibini almış doğalgaz sayacı gibi hızlıydı sanki. bir şeyler yapmazsam, o oradan gidecek ve kötü gecemin sonunda bulduğum bu gün ışığım ebediyen sönecekti. hayır olamazdı, bir şeyler yapmalıydım. bir kaç dakika süren "gitsem mi gitmesem mi, ne kaybederim ki, bi daha nerde görcek oğlum" durumundan sonra nihayet gitmeye ve ona gülümseyerek sıcak bir merhaba demeye karar verdim. derken yerimden kalktım ve onun olduğu koltuğa doğru yöneldim. tam o anda kaderin kalçası başka yöne doğru kıvırdı kendisini ve olmasını istemediğim, olmaz sanıp planlar kurduğum hadise gerçekleşti amansızca. onun yanında artık başkası vardı. birden hayallerimin içine eden o dallama yüzünden hayalimde canlandırdığım saadet zinciri en önemli halkasını kaybetmişti. hemen kendimi toparlayıp bozuntuya vermeden "u" dönüşü yapıp, peçete almaya gitmiş gibi yaptım ve de son kez dönüp arkaya baktım. ve şok...! evet, şok üstüne şok yaşıyordum o gün ve 2. şok, "sen daha dur erhanım bende ne numaralar var!" dercesine kendini göstermişti. dakikalardır konuşmayan kız, çocuğa "aşkııım, çok geç kaldıın ağaca bağladım yaa... valla elmalar patır patır dökülcekti yaneıaa" dedi. o anda kaynamaya bile fırsat bulamadan bütün soğuk sular başımdan aşağı döküldü.
2. şoktan sonra ne diyeceğimi, ne düşüneceğimi bilemiyordum, şaşmıştım. ayrıca bu kadar su nereden dökülmüştü? ona da bir anlam verememiştim. bütün bildiğim doğrular meğer yanlış mıydı? bu kız, bu hakkında bunca güzel tahminlerde bulunduğum kız, halihazırda o nefret ettiğim gruba mı dahildi. aman allahım olamazdı. tahminlerim bu sabah beklentilerimin yaptığı yamuğu bana yapamazdı. ama ne yazık ki, olamazdı dediklerim oldu ve o ay parçasının da diğerlerinden pek bir farkı olmadığını anlamamla kahvemi bile almada kendimi dışarıya zor attım. nefes almakta güçlük çekiyordum. yoldan geçenler meraklı ve merhametli gözlerle bana bakıp daha sonra hiç bir şey yokmuş gibi kayıtsızca hayatlarına devam ettiler. kendimi çok yalnız hissettim ve eve gidip yatağıma uzandım. o kız hakkında kurduğum hayaller ve tahminler için tam 3 gün ağladım ve 2 gün hiçbir şey yemedim. 10 saat de uyudum.

denemeler #6

İNANCIN TEMELLERİ ÜZERİNE


Ne demiş büyük varoluşçu filozof Kierkegaard?
-İnanmıyorum, çünkü biliyorum…


Biraz geçmişten başlamak istiyorum yazıma, hani o evrimin düşünen ilk ürünlerinden, 2 bacaklılardan… evet, insanlarla başlıyorum; konu inanmak olunca belki de kimse onlar kadar dirayetli ve sebatlı bir şekilde bağlanmamışlardır inandıkları şeylere. Lütfen kafanızda canlandırın o ilk insanları; bu dünyaya seçme şansınız olmadan bırakıldığınızda, ilk önce sadece algılarınızla eşlik ediyorsunuz sonsuz evrene, daha sonra düşünceler ve yine bu doğrultuda çıkarsamalarla anlamlar vererek anlamaya çalışıyorsunuz dünyayı. Fakat hiçbir boktan emin olamıyorsunuz. Çünkü dünya acımasız ve ölümün mutlak kaderiniz oluşu sizi her yerde tehlike ve güvensizlik içinde yaşamaya itiyor ve sizin elinizde dünyaya karşı ileri süreceğiniz pek sağlam bilgiler ve miras kalmış tecrübeler yok. henüz bilim portakalda vitamin… daha sonra sivrizekalılar geliyor yaşadığınız yerlere, ya da karşılıyorsunuz onlarla, tam da her şeye niye diye sorduğunuz bir zamanda. Sivrizekalılar, sizlere bilemeyeceğiniz şeyler hakkında sizin de duymak istediğiniz ve duymaktan hoşnut olduğunuz şeyleri söylüyorlar. Evet, onları duymak, hele ki ilk kez duymak şaşırtıcı olduğu kadar zevkli de, içinizden “dünyayı anlıyorum amına koyayım” derken aslında korkularınıza paravan yaptığınız o inançları, sırf gerçekler acıtmasın diye kabul ediyorsunuz.

Şimdi çıkalım canlandırma halinden ve bugüne dönelim; aslında pek bir fark yok, inanç şekillerinin birazcık çağımıza uyarlanışından başka. E tabi bilimin günbegün kendini evrende kanıtlamaya başlamasından beri Thor yahut Ares’e inanmak sizler için hayli zor. Artık şimşekler tanrı’lar kızdığı için değil, bulutlar arasındaki elektrik dalgalarının sürtüşmesinden meydana geldiğini çocuklar bile biliyor. Keyfe keder bir tanrı, keyfe keder bir doğa yasası yok karşınızda, evren alabildiğince ve olabildiğince mantıklı, çözebildiğiniz ve ilerleyebildiğiniz kadar tabi. Dediğim gibi bilimin egemenliği altındaki alanlara ilişkin inanma eylemine girmekten sakınıyoruz artık, çünkü böyle olduğunda kendi kendimizi kandırdığımızın daha bir farkında oluyoruz ve bu durum inanmamızın sebebi olan, güvende olma, iç huzur ve mutluluk idealarıyla uyuşmuyor. Fakat günümüzde inandığımız her şey bu kadar kolay analiz edilemiyor şüphesiz. Kimi, doğaüstü bir yaşam vadeden dinlere, kimi dünyayı yaşamaya değer kılan bir ülküye… kimi ise iyi şeyler düşünürse ve evrenin frekansını doğru tutturursa istediği her şeye ulaşacağına... biraz daha spesifik örnekler vermek gerekirse; kimi büyükannesinin öldükten sonra bile kendisini izlediğine… kimi iktidar partisinin bir gün bu ülkeye şeriat getireceğine… kimi ayrılmış olsalar bile sevgilisinin hala onu sevdiğine… kimi bu hafta doldurduğu sayısal loto kuponunun tutacağına… işte böyle inançlar içinde bilmeyi ve araştırmayı denemeyerek yaşamayı seçiyoruz. Belki de öğreneceğimiz gerçeklerle yüzleşmenin, bir şeye inanmadan önceki beklentilerimizi zehirleyip yok edeceğinden korkuyoruz. “Aman bilmeyelim, mantıklı da olmasın ama mutlu etsin beni” demekle sürdürüyoruz varoluşumuzu. Burada şunu belirtmeliyim ki, her inancımızın temelinde aklımızın tembelliği ve korkularımız yatmıyor, hatta bazı inançlarımız da, ne kadar uğraşsak da o konuda bilgisel doyuma ulaşamayacağımızı anladığımız ve gerçekten öyle olmasını umduğumuz anda ortaya çıkıyor. Bu konuda tarihten güzel bir örnek vermek istersek; milattan önce 400’lü yıllarda yaşamış “sofistler”, şu anda hayli taraftarı olan “agnostisizm”in temellerini atmışlar. Agnostisizm, kelime anlamıyla bilinemezcilik manasına geliyor. sofistler, evrende bir şeyi tam olarak bilebileceğimize dair genel bir kıstas ve yöntemin mevcut olmadığından, hiçbir bilginin bizi bir şey hakkında kesin sonuca götürmeyeceğini ileri sürmüşler. örnek olarak da Tanrı’yı gösterip, onun ne varlığının ne de yokluğunun kanıtlanabilir olduğunu, bu yüzden “onu” bilinemez olarak bırakıp, kişisel isteğimize ve menfaatimize göre, inanmayı yahut inanmamayı seçmemiz gerektiğini söylemişler. İşte sofistlerin yaptığı da bir şeye neden inandığımızın başka bir nedenini açıklıyor; bilemeyeceğimiz bir şeyde öyle olmasını ummak…


İster korkudan, güvensizlikten ve acizlikten olsun, ister isteklerden, arzulardan kaynaklansın inançlar ve inanışlar, vicdanımız yahut iç sesimize yaptığı müdahalelerle, hayatımızın büyük bir bölümünde rol oynuyor. İnançların varlığı konusunda salt iyi ya da salt kötünün olmadığını, iyi-kötü kavramının göreceli olduğunu da belirtmek istiyorum. Ve bu görecelik kavramı başkalarının inanışlarına ihtiram etmeyi de beraberinde getiriyor. Maalesef günümüzde ise “görecelik” mefhumuna olan saygının ne kadar az olduğunu, bu doğrultuda farklı inançların ve inanış şekillerinin niceliksel çoğunluk tarafından kabul edilmediğini, yadsındığını söylemeden de edemeyeceğim. Neyse, konumuza geri dönersek, inançlarımızın temel nedenleri ne olursa olsun, ancak bilmediğimiz bir şeye inandığımız aşikar. Yani bir şeyi biliyorsak ona inanıyor değiliz aslında. Sevgilimin beni sevmediğini biliyorsam, eminsem, onun bana tekrar gelmeyeceğine inanıyorum demek doğru değildir. Başka bir deyişle, onun bana gelmeyeceğini bildiğimden, artık onun geleceği yahut gelmeyeceği konusunda bir inancım olamaz. Öyleyse her inanç, içinde bilmemeyi, şüpheyi, beklemeyi ve umudu barındırıyor. Biz ise genelde sürece müdahale etmeyip, sonucu beklemekle yetiniyoruz. Beklerken ise korkularımızın ve güvensizliklerimizin üstüne örttüğümüz inançlarımız, sükunet ve huzur bahşediyor bize…


Son olarak; günümüzde insan hayatlarına ve insan ilişkilerine biraz daha dikkatli ve objektif baktığımızda, çağımızın hastalığı olan huzur ve sükunet eksikliğinin temelinde inançsızlık yahut inançlarımızdaki samimiyetsizliğin yattığını anlamak, hiç de zor değil.

UYARI

Neticesiz kalan ve elime yüzüme bulaşan şablon denemelerim yüzünden önceki blog düzenim kayboldu. Halbuki ne de hevesliydim, bilumum şablon sitelerinden ay gibi şablonlar araklamıştım, fakat olmadı, başaramadım. Ama umutluyum yine de, şu sınav dönemi bi bitsin, ya da bu hebelelerden anlayan istekli bir arkadaş karşıma çıksın, en yakın zamanda halihazır görüntüden kurtulup, göze hoş gelen, letafet sahibi bir blog görünümüyle yeniden burda olacağım. Biliyorum çok da s.kinizde ama yine de yazayım dedim...


Abraham Erhanz KANİLSKİ (bildiğin erhan kanışlı)

Bayram iletisi

BAYRAM BULANTISI (AMAÇSIZCA)

Herkesin ağzında bir “iyi bayramlar”, fazla bayağı, fazla yapay. Bırak da gideyim der gibi bakıyorum suratına vokalin. bu son şarkısıymış ve ilk bana dinletiyormuş, şanslıymışız. Fakat dürüst oldum ona karşı, kendime olamayacağım kadar ve bağırdım oturduğum yerden sahneye “çok kalın bir sesin var ve detone oluyorsun boyuna, hesap!”. Bayram şekerleri de sağlığa zararlı değilmiş ama dişleri çürütürmüş. Evimden çıkarken yokuş başında karşılaştığım küçük bir çocuktan kısa bir nasihatti bu. yanakları al al, annesi çağırdı ve gitti. Küçük başlar ise durumdan habersizmiş, kimse bir malumat vermemiş onlara. Bilselerdi bu durumu karşı çıkarlar mıydı peki? ı ıh! bence onların fazla sözünü dinleyen yok. Ama kebabı ben de severim. Mecidiyeköy’de güzel bir yer var, profilo’ya giderken…

serbest edebiyat 9

HAYAT VAR


“Yazılarda hayat var” dedi çocuk babasına, kırılmış oyuncağı için ağlamadı artık ve babasının getirdiği kitapları okudu durmadan. İlimle doğruldu her gece sandalyesinden, çözmeye başladı o çözümsüz sandığı çocukluk sanrılarını.


Geçti seneler birbiri ardına, güldü çocuk kendisini daha çocuk sandığına. Hani eşek kadar olmasa da oğlak kıvamında ergin olmuştu. Ve, “kızlarda hayat var” dedi babasına. Sayfaları burkulmuş, ayraçları yerleştirilmiş kitapları bıraktı ve okumadı artık. Hayatın anlamı dediği varlıklarla haşır neşir oldu bir süre. Sevişti birkaç kere, oynaştı orada burada. deyim yerindeyse kopardı birkaç çiçek dalından. Pek hoşuna gitse de bu durum, seneler aynı kanıda olmadı onunla.


30. mumu üfleyince pastasından, yanındakilere baktı heyecanlı heyecanlı, parmağındaki yüzüğün sahibi bir eş ve yeni emekleyen bir çocukla hayatın ortasındaydı artık. Onların yükünü de taşıdığını hissetti ve sesini alçaltarak, “parada hayat var” dedi karısının kulağına. Çok kazandı bizimki, bir eli yağda diğeri de baldaydı sanki. Zaman paraya kanmadı yine de, akıp geçti su gibi habire.


Çocuğu da büyüdü, sorumlulukları da. Babası ise… Ah o yaşlı moruk, ismini bir mezar taşına verdiler sonra. Ecelin sıcaklığını ilk o defa hissetti göğsünde. Artık sona daha yakın olduğunu anlamıştı garibim, Allah’a daha da bir düşkün oldu, yediğine içtiğine dikkat eder oldu. Öğütler verdi, nasihatler tembihledi çocuğuna. Ve döndü karısına ”çocuklar da hayat var” dedi. Çocuk büyüdü adam oldu, babasının üç katı hergele oldu. Bizimki ise her lafına Allah’ı kondurdu. Etin kırmızısına, pilavın yağlısına düşman kesilip, ağzına bile koymadı bir daha.


40 yıllık oturma odasının siyah koltuğunda oturup izlerken pencereden dışarıyı bir gün, torununu çağırdı, elini öptürdü ve para verdi ona başını sıvazlayarak. İçinden, “bu bayram da ölmedim” dedi rahatlayarak. Geçen günler eksilttikçe takvimi, pek arayan soranı da kalmadı hani, gençken hovardalık yaptığı, çocukken mahallede top koşturduğu akranları yavaş yavaş nalları dikmeye başladığında, daha da bir hassaslaştı bizim moruk, çocuk gibi ilgi bekledi durdu herkesten. Aradığını bulamadı tabi. oğlu, gelini, torunu konuşurken, o hep cevap verilmeyen oldu. Bir gece ansızın kalktı yatağından, aklında çırpınan bir soruyla koyuldu mezarlığa. Adımları bir çocuk kadar desteksizdi ve korkuyordu ihtiyar. Titrek bir sesle, “ölümden sonra hayat var mı?” diye sordu babasına…

serbest edebiyat 8

ACINASIYIZ

hayat acımasız... her geçen günde ve her geçen zamanda yüklediği sorumluluklar, hissettirdiği zorunluklar ve yarattığı arzu ve istekleriyle hayat, varlığımıza düşen kara bir leke gibi. buna rağmen hatta bunlarla birlikte bile hayat acımasız değil aslında, bizler acınasıyız sadece. ilmekle bağlıyız yaşama ve mutlak karanlık her an evrendeki aydınlığımıza hükmedebilir. milyonlarca olasılık etrafımızı çevirmiş durumda ve nihai hedefe her geçen nefes yaklaşıyoruz... ölüm... ama acınasıyız işte, korkuyoruz her şeyden... olabiliteleri, potansiyellerimizi ve hayallerimizi gerçekleştirmektense başarısız sonuçları düşünüp, kıvrak bir akılcılaştırmayla -kedinin ulaşamadığı ciğere bok atması gibi- geçiştiriyoruz günlerimizi, erteliyoruz hayallerimizi... evet dışardan kedinin bok atması bize ne kadar saçma gelse de o mantıklı bir karar verdiğini zanneder, tıpkı bizim gibi. tıpkı kendimize söylediğimiz yalanlar gibi... evet acınasıyız çünkü yalanı gördüğümüzde en erdemli kurallardan bahsetmeyi, en ermiş kişilerden menkıbeler anlatmayı biliyoruz fakat asıl en büyük yalanları kendimize söylüyoruz...

serbest edebiyat 7

HAYATA BOĞULMAK


Ne kadar sıkıştık ki hayata, o yaşıyor bizi, o yaşatmaya çalışıyor adeta. Halbuki tam tersi olmalıydı bunun. Çocukken anlatılan, içinde bol miktarda umut olan gelecek hayalleri bu kadar çabuk bitmemeliydi, yalnız bırakmamalıydı bizi en dayanıksız zamanlarımızda. Özgürlük avuçlarımızdaydı ya, kutsal kitaplarda bile biz çiziyorduk ya hayatı, işte gerçekten hayata karşı böyle dik durabilmeliydik. Onun özündeki yaşam enerjisini ya da her neyse o, var gücümüzle çekmeliydik içimize. Tamam anlıyorum, kandırılıyoruz çoğu zaman kendimiz tarafından ve bu hoşumuza da gidiyor besbelli. Sorunlara, geçecek diyoruz, ilerideki vaat edilen günlerde geçmişi hatırlayıp güleceğiz diyoruz ama bu kadar hayal kırıklığı henüz en hayalperest olmamız gereken yaşlarımızda ortaya çıkmamalıydı sanki, yapmasaydı bunu. Köşede durup izleseydi bari, o iğrenç ve nefret dolu suratıyla bizi izlerken zevk çığlıkları atsaydı da biz henüz bunları duymasaydık. Şu halde, ölümün fırınına girmek üzere yoğrulan hamurlar gibi aciz oluşumuz ve istenilen şartlarda istemediğimiz ruh halleriyle hayatımızın içine etmemiz karşısında, evet bunlar karşısında nasıl mutlu olabiliriz, nasıl özgür olabiliriz ki? Ve belli kalıplarda pişmeye zorlanan hamurlar gibi, alacağımız şekli belirleyen tırnakları uzun ve kirli eller, o vicdanımıza işleyen silahlarını, baskılarını üzerimizden çekmedikçe nasıl insan olabiliriz?

serbest edebiyat 6

NE YAPTIN LAN BANA?

en büyük düşmanım, en büyük servetim, en çok sevdiğim... uğruna bir çok şeyden vazgeçtiğim şeysin sen... senin için yapamayacağım şey yok aslında. en azından denerim her şeyi sırf mutlu ol, varlığın sürsün diye. ama aynı şekilde cömert ve dürüst değilsin bana karşı. can sıkıntıları, umutsuzluklar ve her defasında daha büyük bir nefret etmeme neden olan laf anlamamazlığın var ve göğsümde hissettirdiğin ağırlığın verdiği o boktan his... bunlar senin için yaptıklarıma karşı bana layık gördüklerin işte...

en büyük düşmanım, en büyük servetim, umutlarımın ve hayal kırıklıklarımın kaynağı, uğruna bir çok şeyden vazgeçtiğim şeysin sen.umarım doyurabilirim bir gün seni ve huzura kavuşursun ebediyen.omuzlarımdaki yüklerinden ve geleceğimdeki engellerinden de kurtulmuş olurum böylece... çok sevgili ve bir o kadar da alçak, nankör ve yalancı olan kendim...

lirik edebiyat # 2

KÖSNÜL SİYAH VE MASUM BEYAZ

sadece benim için de olsa varlığı, son nefesimin soğuk ve karanlık hayalini unutturuyor masumiyetin...


duvarında bir resim yalnız evimin ve resimde bir kadın. şarap kırmızısı elbisesi beyaz teni için yaratılmışçasına hüküm sürerken vücudunda, bütün asaletini ve hükmünü onun gerdanı için saklamış olan inciler göz alıcı bir şekilde parlamakta. kadının davetkar gülüşü, rüzgardan şikayetsizce dalgalanan siyah, kıvırcık saçları ve en kırmızısından dudakları eşsiz, tahrik edici. fakat resim işte yine de. ne kadar gerçek olabilir ki, boyaları, tuali ve çerçevesiyle. ne kadar tatmin edebilirki beni bu gece? bir anlık ateşle yansam da, şehvetli günahlara sürüklensem de hakiki ben değilim bunların hiç biri. özümde susamışken doğallığa ve gerçekliğe, bir gölgenin ateşinden medet ummak susuzluğumu arttırmaz mı daha çok?

Ve sen... senin kendi halindeliğin ve doğallığın, o kadar sahici, o kadar benzersiz ki. bahsetmeliyim herkese, anlatmalıyım her yerde ve dilimden dökülenlerle bir kez daha ısınmalı içim, yüzüme gelmeli tatlı bir gülüş ve korkularımdan arınıp, sorunlarımdan soyunup akışına bırakmalıyım kendimi hayatın sularına... seninle.

lirik edebiyat 1


ZAMAN-MEKAN-DÜŞMAN



Saat… 04:00, ve girmiyorsa uyku gözüne, bir türlü bitmiyorsa gece, gündüzden bir şey bekleme, bir güneşle bitmez derdin. Kabul et artık acının egemenliğini, ışık sadece görebilenler içindir, senin karanlığına neden hükmetsin ki? Düşünceler beynini yiyip bitirirken, körlüğün o ışıktan nasıl medet umsun?

Yer… istasyon, ve gelmiyorsa beklediğin tren, uçsuz bucaksız raylara umutsuzca bakarak hayıflanıyorsan terk edişinden, gitmeyi umduğun yer gitmeyi istediğin yer değil artık. geri dönmek için hala şansın var. Gururunu ve kırılmışlığını yoluna devam edecek olan rüzgara bırak, trenle gitmesi gereken onlar, sen değil.

Düşman… deniz, ve bilmiyorsan yüzmek, bildiğin ve böbürlendiğin onca şey bu küstah korkunu yenmene yardımcı olabilecek mi? boğulmamak için yüzmeyi denememek, denizi düşman telakki etmek, öleceğini bildiğin için yaşamamayı seçmeni de gerektirmez mi? korkuların için bir deryadan, bir hayattan vazgeçmek seni sen yapan şeyi, iradeni inkar etmektir, yadsımaktır. Ölmesi gereken sen değil, korkuların. denizin huzur veren sesini, dalgalanan nefesini hissetmek için daha ne bekliyorsun?

denemeler #5


İÇ Mİ, DIŞ MI?


İnsanın iki seçeneği var aslında hayata ilk geldiğinde… ya içine kapanacak ya da dışarı açılacak. İlkine psikopat, sosyopat, asosyal hatta anti-sosyal, yabani diyen toplum aynı isimlendirmeyi ikincisi için daha bir gurur okşatanından seçiyor; sosyal, medeni, aslan gibi delikanlı, yırtık, zeki vb. pohpohlamalar. Sınırlamayı ya da kategorileştirmeyi sevmesem de insanlar hep yapıyorlar bunu, çünkü kendi yarattıkları hiyerarşide bir üst kademeye geçmenin kendi egolarını okşayacağını düşünüyorlar, kendi oyunlarını kendileri yazıyor ve kuralları da kendileri çiziyorlar böylece… neyse konumuza başladığımız yerden devam edelim; içe kapanmak ya da dışa açılmak…


İlkinden başlayıp sistematik gidesim var; “ bir insan nasıl içe kapanır?” sorusu, eminim ki paragrafı, sökülmüş çorabın akıbetine benzetecektir. Psikolojik ve sosyolojik tahliller yapmadan konuyu daha yüzeysel ele alırsak;
-ruhsal-ailesel gelişim
-kalıtımsal özellikler
-zekanın gelişimi
-ve diğer sebepler

gibi başlıklarla konuyu irdelemeye başlayalım. Verimli bir aile ortamından uzak ve doğanın soyuna verdiği, onun da babasından miras aldığı görünüşü, sağlık sorunları, yine aynı bağlamda bilişsel faktörlerdeki aksaklık neticesinde zekadaki sorunlar… ve işte karşınızda temeli kendi iradesi dışında atılmış bir gelecek. Böyle bir bireyden nasıl sosyal olmasını beklersiniz ki? Saçma sapan, sadece nicelik hesabıyla kabul gören normalite nosyonuna dahil olamayan bu çocuk, hayata “siktir” çekmeyip de ne yapacak? Maddi durumunun verdiği zorluklar neticesinde etrafında gördüğü olanaklara ulaşamayacağını anladığında neden çabalasın ki? Evet böyle önsel nitelikleri haiz olan bir insan, diğer insanlarla tabi ki iletişim kuramaz ve kendi sanrısal dünyasını yaratmaya koyulup, kendi egemenliğini iç dünyasında sürdürmeye başlar… e durum böyle olunca da, toplum denilen yüzeysel insan çoğunluğu da “normalite” olgusunu devreye sokar ve yargılar onu acımasızca… aslında o kendi dünyasında mutludur, yaratıcı olmaya başlamıştır, bizlere “hadi oradan misket” diyebiliyordur, ama her boka maydanoz kıvamındaki toplum akışkanlığını gösterir ve çocuğun beynine, bilincine doğru telkinlerle zehri vermeye başlar.


“yavrum, arkadaşlarınla oynasana!” tipik bir ebeveyn sözüdür bu gibi durumlarda ve çocuk kendi dünyasından tecrit edilir zorla. Zaman geçer, hayat akar ve büyüyen, sorgulamaya başlayan insanda sıkışmalar, tabir-i psikolojiyle nevrozlar başlar. Çünkü kendi dünyasıyla zorla bulunduğu dış dünya arasında sıkışıp kalmıştır. Bazı hazlar ister, ihtiyaç duyar dış dünyaya yönelmeye başlar, bazen de sahtelikler görür, gurbette gibi hissedip kendi özüne döner… ve biz de onlara “asosyal, ahmak, yabani, sorunlu, kayıp” gibi isimler takarız, o bizi taksa da takmasa da…


Diğer seçeneğe ilişkin olarak da “sosyal” olmayı incelersek; içe kapanan kişiyi etkileyen faktörlerin zıtlarını da burada görmemiz mümkün. Ama bu demek değildir ki bu kişiler “normal” diğerleri değil. Sadece bu kişiler çoğunlukta ve görüngülediğimiz dünya ne yazık ki orantısız bir şekilde bu insanlara ait. İşte bu yüzden normali de onlar belirliyorlar, anormali de. Ne yazık ki yaratıcılıktan uzak ve dünyasal çıkarlara ilişkin amaçlar edinen bu güruh, toplumdan gördüğü kabul edilme ve onaylanmayla, özgüven depolamaya başlayarak ilerliyor kendi bencil hayatında. Kesinlikle yanlış anlaşılmamalıyım diyerek araya giriyorum ki herkes böyle olmak zorunda değil tabiî ki de, anlattıklarım iki grubun da yüzeysel özellikleri ve yaşayışları. Hem sosyal olup hem yaratıcı olanlar var şüphesiz, ama bu onların zorunluluk zincirini kırmasıyla oluşmuş bir şey. Ben ise kendilerinin farkında olup kendi kendilerini değiştiremeyeceklerden bahsediyorum. Neyse tekrar kaldığımız yere dönersek; bencil, özgüvenli ve haz alan dışa dönük insanlar, kendi iç dünyalarından haberdar olmadıkları için, her şeyi somutlaştırmaya başlamıyorlar mı? başlıyorlar ve tümel kavramları menfaatleri doğrultusunda kullanıp, her şeyi maddiyata dönüştürüyorlar. Sanat, müzik ya da din… bu gibi soyut ve insanın iç dünyasına ait olgular artık tümelleştirilip, şekillerle sınırlandırılıp içleri maddiyatla doldurulmuyor mu? Para için müzik yapan, seks için hoca olan, huriler için namaz kılan, beğenildiğini duymak için resim yapan, popüler olmak için kendini satan insanlar sosyal dediğimiz, dışa açık dediğimiz, zeki dediğimiz insanlar grubuna girmiyor mu? Mamafih, dünyanın ev sahibi olan bu insanlar gittikçe daha da güçlenip, kendi oluşturdukları seviyelerde en üste çıkıp, kendi bencilliklerini yaşamak istiyorlar. Ama bunu sadece maddesel ve dış dünyada yapmaları, kendi iç dünyalarını keşfedememelerine neden oluyorsa da onlar zaten bu durumlarından hoşnutlar. kendilerini geliştirme gayesi altında yaptıkları yine aynı bencilliklerine ve güçlü olmalarına hizmet ediyor aslında. Hep daha fazlası, hep daha iyisi için…


Konuyu daha fazla ayrıntılayıp canınızı sıkmak, gözlerinizi yormak istemiyorum ve anlaşıldığımı düşünüp toparlama faslına geçiyorum; insanın kendi dışındakilerle olan ilişkisinde iki seçeneğinin olması ve onu bu seçeneklere yönelten, miras aldığı özelliklerin onun geleceğini şekillendirmesi her ne kadar can sıkıcı olsa da durumu tersine çevirip, kuralları kendimizin koyması da pek tabi mümkünken iki hayat tarzının da doğruluğuna- yanlışlığına karar vermek imkansız. Çünkü bunun için objektif olmak ve objektif olmak içinse 3. bir seçenek olması lazım –ki maalesef yok-.

dadaist edebiyat 3

-MIYORSAN -MA

Bilemiyorsan bilme zaten dünya sana bil demiyor, ne halin varsa gör diyor… s.kemiyorsan s.kme zaten fahişe senden para bekler, yüzüne bakıp aşkım derken çok mu hoşuna gidiyorsun sanki?… üzülemiyorsan üzülme zaten, rol yap. karşındaki kendi durumunun kötü olduğunu bilip, önemsenmek ister sadece. Çalışamıyorsan çalışma, ense yap. hayat çalışanlara zevk vermez, sıkıntı verir ve umursamadan akıp gider… gülemiyorsan gülme, insanlar ahmak gülüşlere çok alışkındır ama sahte bir gülüşle kendini kandırmak zorunda değilsin. Susamıyorsan susma konuş, dök içini. diğerlerinin konuştukları içine attıklarından değerli mi?. Yapamıyorsan yapma, herkesin senden beklentisi sana hükmetmesin, elinden geleni yap, büyüklenip taşıyamayacağın yükün altına girme, kimse yardım etmez, ezilirsin. Sevemiyorsan sevme, sadece sevilmek isteyip de sevmenin güçsüzlük olduğunu düşünen insanların beklentisi olma. Gidemiyorsan gitme, gurur önce haşmetli, prensipli yapar sahibini sonra da pişmanlık verip, içine eder hayatın. söyle bana, keşkeler beynini esir aldıktan sonra geri döndüğünde her şeyin eskisi gibi olacağını mı sanıyorsun? Alamıyorsan alma, hayat hep şeker kağıdında biber verirken sana, karşılık beklemez. ama insanlar, sonra almak için verirler hep, onların oyununa dahil olma. Olamıyorsan olma, sende olanların farkındaysan, sen olmuşsundur zaten, sahip olmadıklarının yolunda kendini savurmak, yalancı bir hayale kapılmak, hayatı kaçırmak değil midir? ve sen de biliyorsun ki hayat seni beklemeyecek kadar acelecidir…

serbest edebiyat 5

BAĞLANMAK


yalnızım kalabalığa rağmen dedi genç adam, kadına... kadın gitmek istemiyordu, bağlanmak ve daha da çok keşfetmek istiyordu aşk dediği şeyi... adam biliyordu bunu ve yalnızlığın mutluluğuna inanıyordu. yalnız olunca evrenin zorunluluk ve nedensellik zincirini kırmayı düşünüyordu... buna gerçek özgürlük diyordu. kendi seçmediği bir hayatı yaşaması, annesini, babasını, dinini, hayata bakış açısını zorunluluk olarak omuzlarında ve zihninde taşıması ona zincirlere vurulmuş bir köle olduğunu hissettiriyordu... daha genç yaşlarında dünya normalitelerine savaş açmıştı, özgürlük farklı olmaktı, ama bu yolu farklı olmak için değil farketmek için seçti. etrafında mutlu olmak için kendi değerlerini herkese empoze etmek isteyen eski terimle aristokrat kesimden insanlar vardı... babası ve onun devlet büyüğü arkadaşları...

kadın ise, genç yaşta babasız bir evin kokusunu çekmeye başlamıştı ciğerlerine, korunmasızdı, güçsüzdü ve aidiyet duygusuna bağımlıydı adeta... heyhat! bütün hayatı boyunca yanlış yataklarda kaybetti masumiyetini, muhafazakar beyinlerdeki ismiyle namusunu... olmadık yerde, tahmin edilemedik bir yerde tanıştı genç adamla; uyuşturucu beynini esir alıp onu yeşil ağaçların ve mutluluk denizinin hüküm sürdüğü eşsiz evrene yolculuk için ikna etmeye çalıştığı bir zamanda... sahilde, kendini simsiyah bir gecenin simsiyah sularına atmadan önce...

tam 3 yıl geçti o günden bugüne... hem zorlanmış hayatına nefretini kusmak isteyen genç adam hem de güvende olmak için hayatını bitirmeyi göze alan kimsesiz kadın, bu 3 yıl içinde birbirlerinin eksik yanlarını tamamladılar. zaten sevgi de bu değil mi ki? eksik olan parçasını aramaz mı insan hayatı boyunca? bulunca bir bütün olmuş hissine kapılmaz mı?

adam kadına göre daha önce sardı yaralarını, alış-verişte kendi ihtiyaçlarını tamamlamış, kasaya doğru yönelmişti artık. hesabı ödeyip kaçmak istiyordu kadının hayatından... kadın ise yaşanmamış bir hayatı tahayyül ederek, onsuz yaşayamayacağını düşünüyordu. oysa ki ne de güzeldi onun için güvendiği bir sığınağın olması, erkeğinin onu koruyacağı hissine kapılması... uyuşturucudan temizlenmiş beyninin, bu boşlukta tekrar arayış içinde olabileceği ihtimali erkeğe vicdan azabı verse de o kararını vermişti artık ve kendi hayat yolculuğuna tek başına devam etmeliydi...

-yalnızım kalabalığa rağmen, üstüme gelen yığınların, üstüme gelen yüzlerin beni daha fazla bunaltmalarını istemiyorum artık.
-sen içinde yalnızsın sadece, vücudum senin olduğu sürece, beraber nefes aldığımız sürece yalnız olamazsın, olmamalısın.
-artık eksiklerim yok, artık mahkum olduğum bir şey kalmadı. çizmek zorunda olduğum yol, bulmam gereken anlamlar var şu an zihnimde. ona gitmeliyim, uzanıp almalıyım ondan mutluluğu. umudum var, biliyorum yapabilirim ve bu umut acı veriyor beynime, işkence uzuyor. buna bir son vermeliyim.
-sevdiğini söylediğin anlar vardı, karşılıksız olduğuna inandırdığın hisler. sen uçtuktan sonra benim burada kalmama nasıl katlanacaksın peki?
-belki de ben varım diye acizsin hala, kendini gerçekleştirmektense benim parçam olmak daha kolay senin için?
-bu zor olsaydı da yapardım zaten. hatırla 3 yıl oldu, sürünüyordum ve yaşamdan kaçmak için her ne gerekiyorsa yapmaya hazırdım, çıkıp gitmek istiyordum bu hayattan, tanrı'nın kapısını hızlıca çarpıp arkama bakmadan uzaklaşmak bütün acılarıma bir son verecekti. sonra sen çıktın, o halimi terkedip sen oldum. sence artık zordan ne kadar korkabilirim?
-demek ki yeteri kadar dibe vurmamışsın. hala düşmekten korkuyorsun ve dibin karanlığı seni güvensiz yapıyor.
-dibe dalmak için güce ve sabra ihtiyacım var. hem yükselmek için bir nedenim yoksa neden uğraşayım ki?
-ne yazık ki uğraşmalısın bir süre daha, çünkü bu durum daha da içinden çıkılmaz hale gelmeden gitmeliyim. istencime ve irademe saygımı kaybetmemem lazım, sadık kalmalıyım kendi sözlerime.
-beni bırakma!
-beni bırak!
-seni bırakmam!
-beni bırak!

ve genç adam, kadının hayatından çıkarak kendi hayatına doğru yolculuğa başladı... onun attığı her adım onu güçlendirirken, iradesinin kudreti duygularının kasvetine hükmederken, kadın da kendi yalnızlığında buldu kendi ruhunu. bir zaman önce bir adam için terkettiği ruh artık yine onun bedenindeydi ve kadın, makyajlı gülüşlerin ve maskeli yüzlerin arasında kendi özünde buldu aradığı güveni. bağlanmak mahkumluktu, bağlanmak ödün vermekti...


(resim: nazmiye dönmez)

dadaist edebiyat 2


Sevmiyorum…evet bir çok şey gibi muhabbet denince kendini anlatmaktan başka bir şey düşünemeyen ve acizliklerini saklamaya çalışan insanlarla konuşmayı, onlarla zamanımı paylaşmayı sevmiyorum. İnsanları değil dikkat ederseniz, onlarla konuşmayı, onların kurdukları hayali dünyalarındaki muhatapları olmayı sevmiyorum. İnsanlığımın özüne, dinlediğim kadar anlatmak istememe karşı gelerek, bu hakkımı hiçe sayarak, sadece kendi güçsüz ve ezik hayatını benim gözümde yüceltmek isteyenlerle konuşmaktan bıktım, usandım ve yoruldum. Mecbur değilim, biliyorum… zaten bunu anlayınca gidiyorum, uzaklaşıyorum onun varlığından, zihnimi meşgul etmiyorum onu dinleyerek… sormak istiyorum, haykırmak istiyorum onun sahte yüzüne, pembe dizilerden aşina olduğum çıkarcı hüznüne; “ seni bu kadar özel yapan ne ki geçmişinde yaşadığın düş kırıklarından ve can sıkıntılarından filizlenmiş hayatının bu kadar önemli olduğunu düşüyorsun, senin ne ayrıcalığın var diğer insanlardan, benden? Sadece sen mi aldatıldın, sadece sen mi her gece seks yapıyosun ya da seni hüzne ve acıya mahkum edenin tanrı olduğunu mu düşünüyorsun? değil mi, en çok acıyı sen çektin, senin kaderin ilahi kudretin özel ilgisiyle yazılmış? Sana, “evet çok büyüksün, her zorluğu çekmişsin, ama mükemmel bi aklın ve sorunlarla baş etme kabiliyetin var demeliyim” ve senin farklı olduğunu teyit etmeliyim di mi? Ancak öyle susarsın ve geçmişteki ruhsal veya maddesel boşluklarını insanlara kendini anlatarak doldurmaya çalışan, kendini kandırmaktan başka çaresi kalmayan karakterinle siktirip gidersin dünyamdan…

Evet nefret ediyorum ve vücudumda dolaşan hayat sıvımın her damlasında hissettiğim öfke; bu tip insanların boşa geçmiş hayatlarını süslemelerini ve böylece vicdan azaplarından kurtularak yalancı bir huzur hissine kapılmalarını önlemek için çalışacak. Onları dinlemeyeceğim, hatta yüzlerine bakmayacağım. Daha çok çırpınırlarsa” beni dinle ve beni bu hayatta önemli kıl” diye, fütursuzca acizliklerini yüzlerine vurup, kendi hayatlarının ne kadar değersiz ve başkalarının görüşlerine bağlı olacak kadar lüzumsuz olduğunu anlamalarını sağlayacağım. Böylece kendi hayat hikayelerini ve yaşayışlarını; sanki tanrı tarafından özel kılınmış, yeryüzünde onun temsilcisiymiş gibi anlatan ve kendi zihinlerine mastürbasyon yapanlara, bu boşalmanın verdiği hisle pişmanlıklarına karşı kalkan oluşturanlara, kendi acizliklerini göstermiş olabilirim belki. Ya da onlar için ağlama duvarı vazifesine layık görülüp sonra da ihanet eden pozisyonunda kalarak, başka birer duvar bulmalarına neden olurum. Çünkü onlar için karşındakinin nefes alması sadece bir ilinek veya ayrıntı, özel ve başat olan ise onu dinleyen bir metanın olması…

(resim: nazmiye dönmez)

dadaist edebiyat 1




ADIM ADIM




Üstüne bastıgım sarı yaprakların çıkarttıgı hışırtıların eşliğinde yürüyorum, yürümekten tek zevk aldığım parkta… git gide hızlanıyorum yürürken, içime çekiyorum ağaçların tesellisini oksijen kıvamında ve ilerliyorum… hızlanmak ve özgürmüş gibi koşmak istiyorum ve adımlarımı hızlandırıp yavaş yavaş koşmaya başlıyorum, parktaki insanlara umursamadan… koşuyorum sonunu bildiğim parkta, hızlıca ve bacaklarımdaki kaslar yanmaya başlayana kadar. Zihnimden geçen görüntüler, artık daha fazla işgal etmiyor beynimi, silikleşip kayboluyorlar daha hızlı koştukça. Hayal ediyorum sonunu bildiğim parkta, sanki sonunu bilmiyormuşum gibi ve koştukça rüzgarı arkamda hissetmek güven veriyor duygularıma, vicdanıma, her adımda omzumda yer edinmiş ağır yükleri atıyorum sanki… kalbimin zorlanması, ciğerlerimin kasılıp- genişlemesi sadece bedenime hükmedebilir artık, ruhum ya da uygun düşerse zihnim, gördüğü ışığı bırakmak istemiyor artık… ışık, daha çok ışık…






(resim: nazmiye dönmez)

serbest edebiyat 4

YEMEK MASASI SENDROMU

anne: o yemek yenmeden televizyon yok sana rahmi...
rahmicik: ama annee, çook yedimm midem patlıyc...
anne: suss!!! itiraz istemiyorumm. hem yemezsen arkandan ağlar bak...
(dış ses): HAYIR AĞLAMAZ! artık yeter, kandırmayın çocukları...
anne: sen de kimsin be, hem ne karışıyosun üstüne afiyet olmayan şeylere?
(dış ses) : PARDON TEYZE!
rahmicik: bööğğhh!!!
anne: ayyy! rahmiiiiiiii!!! mutfağa kusulur mu hiç eşşeksıpası...
(dış ses) HAYIR KUSULUR!
anne: sen fazla oluyorsun ama, yiyeceksin şimdi terliği suratına!


yemek yemek... evet konu yemek olunca anılarda yatan bu tip dialoglar da gün yüzüne çıkıyor çoğu zaman. ama bahsetmek istediğim şey anne-oğul dialogları değil, yıllardır süre gelen hurafeler ve batıl inançlar eşliğinde yemek masalarında çocuklara yapılan zülumlar. eminim ki bu yazıyı okuduğunuzda artık siz de çocuklarınıza aynı tutumu gösetermeyecek, biraz daha sebatlı olup onlara zorlamadan yedirmeye çalışacaksınız yemeklerini. geceleri arkalarından ağlar korkusuyla tıka basa yenilmeyecek hiç bir bezelye, fasülye ve bamya!!!

konuya en başından ve teorik olarak girelim önce; ev hali malum, anne, baba ve kardeşler vardır ve henüz yaşı 12-13'e gelene kadar çocuklar, yemeklerini annelerinin gözetiminde yemek zorundalardır. tavuk misali bakar anne civcivlerinin yemek yeme tarzına ve miktarına. daha sonra da dikey ve tepeden inme direktiflerle yemeğin istediği gibi yenmesini ve yavrusunun akranlarından arda kalmadan çabucak gelişmesini ister. çocuksa aklının bir köşesinde, bilgisayar oynamayı, sokağa inip hasan ve hayriyle (duruma göre merve ve buse de olur) top koşturmayı (ip atlamayı), sabah okulda silgi atarak bacaklarına baktığı ayşegül'e kendince şiirler yazmayı düşünür. kısacası aklında olanlar unutturulmak istenircesine mide hacminin üstünde yemek yenmesi istenir ondan. yazıktır, günahtır ebeveynler... sizin yaptığınızı 2.petro yapmaz. aynı zamanda "çocuk bu acıkırsa yer zaten" düşüncesi gelmez hiç bir ebeveynin aklına, onlara göre acıkan çocuk yemek yemez, abur cubur yer. tamamen yanlış demiyorum bu düşünceye, hatta saygı da duyuyorum inceden. fakat abur cubur yemesin diye de küçük midenin kapasitesi neden zorlansın? bir yemeğin çöplüğe gitmesi, çocuğun sindirim sisteminden daha mı büyük sorun sizce? neymiş efendim, yemek çöplüğe gitmezmiş... bırak allahını seversen füsun teyze! sen yemeğin ölçüsünü ayarlayama sonra da hariçten gazel kıvamında "bunları bulamayanlar da var rahmi, bitiriver çabuk çorbanı çöpe gitmesin, günah..." de. velev ki, yetecek kadar yemek yapıldı diyelim, ama çocuk bu istemedi canı. e tamam da bir insan doyana kadar zevk alır yemek yemekten, ondan sonra tiksinti ve acı başlamaz mı? işkence çektirmeye ne gerek var o zaman, di mi ama? ayrıca başka bir husus da, yenilen yemek sindirimden sonra boşaltıma geçildiğinde yine aynı akıbete ulaşmıyor mu, kanalizasyon işçileri de mi rahatsız bu durumdan? değiller efendim, değiller.

şimdi yeni bir paragraf ve yeni bir bakış açısı getirmek istiyorum olaya; evreni tasavvur edelim, uçsuz bucaksız evrende sizce hangi madde kaybolabilir ki? bilim adamları da teyit ediyor bunu; en küçük yapı taşları bile evrende kaybolmaz. örneğin, hayvanlar kesiliyor yok oldu zannediyoruz. ama onun etini yeyip, sütünü içip daha sonra da boşaltımı yaptığımızda ortaya çıkan şey bitkiler için bulunmaz bir hazine...gübre. o da kullanılıyor ve evren kendi geri dönüşümünü tamamlıyor bir bakıma. ağaç dikiliyor, meyve veriyor, hayvanlar otluyorlar... gibi. yani anlayacağınız bir döngü var bu evrende. e öyleyse çöpe dökülen yemeklerle, çocuğun yemek yemesi arasında tiksinti ve acı duygusu hariç ne gibi fark var? hepsinin gideceği yer aynı aslında. hepsinin evrenin maddesel çarkında devinmekten başka bir yazgısız yok. velhasıl-ı kelam, çocuklara söylenen şeylerin asılsız ve hurafeden başka bir şey olmadığı aşikar artık, bırakalım bu yalanları. başta da dediğim gibi nerde gördünüz efendim yemeklerin ağladığını, geceleri uykulara girip "beni yemedin rahmiii!" dediğini. bu tür soyut şeylerle ancak çocuk kandırırsınız -ki zaten öyle de oluyor-. ileride bir gün bu çocuklar nasıl bir ergenlik yaşayacaklar, gölgelerinden korkup soyut baskıların veridiği huzursuzluğu nasıl aşacaklar? söyle füsun teyze, savunmanı yap. "ne biliym evladım, biz de çocuktuk böyle gördük" de. evet sen de böyle gördüğün için aynısını yapıp zincire yeni bir halka ekliyorsun zaten. şu an 23-24 yaşlarında yorganlarının altına saklanan arkadaşlarım var. evet, hepsi de böyle bir geçmişin verdiği sancıları taşıyor hala, atlatamıyorlar ve umutsuzlar.

diyeceğim odur ki; bırakalım çocuklar bamya yemesinler istemedileri sürece, bana yapıldı başka erhanlara yapılmasın, rahmiler gece ballı süt içmeden de uyuyabilsin. merve fasülyesini pilavsız yemekten çok mutlu, genç anneler rahatsız, ama onlar da doğruyu görecekler, anlayacaklar. artık çocuklarına evrenin döngüsünü anlatacaklar. "aç değilsen sonra yersin yavrum" deyip, kapıcının "abla çöp de çok birikmiş" demesine kulak asmayarak, yenmeyen yemekleri çöpe atmaktan çekinmeyecekler. evet fakir edebiyatı yemek masalarına giremeyecek artık. çocuklar mutlu kalkacak yemek masalarından ve oyunlarına adapte olup, yaşının gerektirdiklerini yapacak fütursuzca... şimdi hep bir ağızdan; "korkusuz ve baskısız yemeklerden sağlıklı geleceklere..."

denemeler #4



MANASIZ BAKIŞMALAR

bu dahil bütün genellemeler yanlıştır sözüne bir genellemeyle cevap verip olumsuzluyorum ve bu dahil bazı genellemeler doğru olmasaydı mantık diye bir bilim olmazdı diyerek yazıma başlıyorum. evet mantık... ya da aristo demek, konunun anlaşılması ve girişin rahat olması için daha "mantıklı". "sadece insanlar düşünür, ben de düşünüyorum. öyleyse ben bir insanım" önermesi mantık'ı ortaya çıkaran hz.aristo tarzı, anlaşılması kolay bir misal.

neyse mantık konusuna neden bu kadar takıldığımı bilmiyorum -ki az sonra okuyacaklarınızın aristo ile bir ilgisi olmadığını anladığınızda siz de aynı şeyi söyleyeceksiniz- ama konuya çat (ya da pat) diye girmenin kapıyı çalmadan lise müdürünün odasına girmek gibi, bünyeye sidiksel bir heyecan pompalamasını engellemek için böyle bir yol seçtim diyebilirim. mantıktan köprüsüz bir şekilde insanlara ve iki alt başlık olan kız ve erkeklere geçmek istiyorum. ya da şöyle diyeyim; bugün dışarı çıktınız ve kaç tane karşı cinsle göz teması kurmaya çalıştınız? evet, garip ve napıyorsun erhanım ya? tarzı bir soru, fakat ehemmiyetle üstüne düşülmesi ve sakatlanmadan cevabının verilmesi gereken bir soru. cevabın müphem bir sayı olduğundan eminim ama peki neden yapıyoruz bu göz temaslarını ya da ne için yapıyoruz demekten de kendimi alamıyorum.

yemek yiyorum önemli bir alışveriş merkezinin önemsiz bir cafesinde, bakıyorum etrafıma ortalama her masaya 4 yalnız erkek düşüyor ve bu arkadaşlar pusu kurmuş bir şekilde kendi görev yerlerinden geçen karşı cinslerin gözlerinin içine bakmaktan yemeklerini yiyemiyorlar. "mübalağa gerçeği sakatlamaz" sözünü hatırlatarak devam ediyorum ki aynı şeyi kızlarımız da yapıyor efendim. yani buradaki sorun badaklık ya da abazalık değil, kesinlikle yanlış anlaşılmasın. belirtmek istediğim şey metroda, otobüste, bakkalda vb... gibi yerlerde ömrünüzün geri kalan kısmında bir daha karşımıza çıkma olasılığı sineğin fili devirme olasılığından daha az olan bir insanla göz teması kurmanın manasının ne olduğu? di mi ama; hani diyorum bir gece klubündesinizdir, almışınızdır alkolü beyne beyne, sahte bir özgüven ve ardından kesersiniz en yakın hatun kişisini ve sonra tanışırsınız ve hedefe giden yolda çektiğiniz çile kutsaldır sizin için. evet tavlarsınız amiyane tabirle ve maç sayısını da atarsınız bir şekilde ama diğer taraftan bakkalda osman abinin önünde ve sonrasında olmayacak bir şey için neden aynı sahneyi oynarsınız?

içinizden "öylesine" ya da "alışkanlık" ya da "ben yapmıyorum ama yapanlar var ve abazalar" dediğinizi duyar gibiyim. belki kısmen doğru bu olasılıklar ama asıl cevaplar bunlar değil. yapıyoruz, çünkü beğenilmek ve ardından bunun verdiği hisle yalancı bir özgüven yaratıp günün sıkıntılarına kalkan hazırlamak istiyoruz. yapıyoruz, çünkü hala doymadık bazı şeylere ve güzel bir kız yada yakışıklı bir erkeğin bakışları bu dünyadan birazcık da olsa uzaklaştırıyor bizi. yapıyoruz çünkü giydiğimiz elbisenin ya da şekil verdiğimiz saçın karşı cinsteki etkilerini göz temasıyla anlamak istiyoruz. evet bunları yaptık bir zamanlar ya da yapıyoruz hala. ama söyleyin bana düşüncelerini bilmediğiniz ve bilemeyeceğiniz bir insanın gözlerinize 1 saniyeyi aşan bir süre bakması o anınızı nasıl değiştirebiliyor hemen, beğenildiğinizi farzedip kendi kendinize nasıl özgüven pompalıyorsunuz?... elbisenin yakıştığını, bacakların gerçekten güzel olduğunu, saçların yüzünüze gittiğini, tanışsanız yok demeyeceğini ve aslında bütün kız/erkeklerin size hasta olduğunu sadece bir kaç göz temasından nasıl anlıyorsunuz? hayır, anlamıyorsunuz. sadece inanmayı istediğiniz şey için yorum yapıyorsunuz ve öyle zannediyorsunuz, kendinizi kandırıyorsunuz çoğu zaman. diğer taraftan madaloyonun öteki yüzünü çevirip ne kazandığımıza bakalım; misal, restoranttayım, karşımda kız arkadaşım oturuyor ve diğer masada tatlı bir bayan ve onunda karşısında sırtı bana dönük erkek arkadaşı. bakışıyoruz kızla, göz teması kuruyoruz (evet sadakatsizin tekiyim diyelim). peki bana ne kazandırıyor bu bakışmak? yani kalkıp masadan diğer masaya gidip iki potansiyel katilin önünde telefon numarasını mı isteyeceğim kızın? hayır. o hadise aynen öyle kalacak ve gece bittiğinde elimde kabarık bir hesap faturasından başka bir şey olmayacak.

velhasıl-ı kelam, bu tespitlerim doğrultusunda her er yahut dişiyi zan altında bırakmak istemem, küçük bir yüzdecik yapmayanlar, ben neysem oyumcular ve yalancı özgüvenlere bünyelerinin alerjisi olanlar da var tabi ki. bunlara hürmetli ve latif selamlarımı sunup diğerlerine de bu yanılsamanın ve hayalin peşini bırakmalarını öğütleyip yazımın sonuna geldiğimi az sonraki noktayla anlamanızı istiyorum.

uzun bir aradan sonra kısa bir mola

uzun zamandır olmadı nasip, klavyeye değmedi eller...

devrik bir hal alan hayatımı yansıtan devrik bir cümleyle başlıyorum bu kısacık ve geri dönmenin habercisi olacak yazıya... sınavlar -ki üniversite jargonunda final deniyor-, ev ve bilumum ikamet arayışları, derin felsefe araştırmaları ve sığ psikoloji uğraşları... işte bu gibi nedenlerden dolayı pek bir süredir ayrıyım bloglardan ve bloglarımdan. fakat anlayış gösterirsiniz ki, bu ayrılığın bitmesi için biraz kendi ataletimden sıyrılıp tekrar yazma isteğine ulaşmam lazımdı. nihayet yavaş yavaş sosyal ve akademik hayatıma düşen sislerin dağılmasıyla birlikte tekrar kirletmek istiyorum beyaz sayfaları...düşüncelerimin mürekkepleriyle(lirik oldu biraz)... velhasıl anlatmaya ve süslemeye çalıştığım gibi çok yakında yazılarıma tekrar başlayacağım.