left kanilski | yazmak, kendine alışamamaktır!: denemeler #6

denemeler #6

İNANCIN TEMELLERİ ÜZERİNE


Ne demiş büyük varoluşçu filozof Kierkegaard?
-İnanmıyorum, çünkü biliyorum…


Biraz geçmişten başlamak istiyorum yazıma, hani o evrimin düşünen ilk ürünlerinden, 2 bacaklılardan… evet, insanlarla başlıyorum; konu inanmak olunca belki de kimse onlar kadar dirayetli ve sebatlı bir şekilde bağlanmamışlardır inandıkları şeylere. Lütfen kafanızda canlandırın o ilk insanları; bu dünyaya seçme şansınız olmadan bırakıldığınızda, ilk önce sadece algılarınızla eşlik ediyorsunuz sonsuz evrene, daha sonra düşünceler ve yine bu doğrultuda çıkarsamalarla anlamlar vererek anlamaya çalışıyorsunuz dünyayı. Fakat hiçbir boktan emin olamıyorsunuz. Çünkü dünya acımasız ve ölümün mutlak kaderiniz oluşu sizi her yerde tehlike ve güvensizlik içinde yaşamaya itiyor ve sizin elinizde dünyaya karşı ileri süreceğiniz pek sağlam bilgiler ve miras kalmış tecrübeler yok. henüz bilim portakalda vitamin… daha sonra sivrizekalılar geliyor yaşadığınız yerlere, ya da karşılıyorsunuz onlarla, tam da her şeye niye diye sorduğunuz bir zamanda. Sivrizekalılar, sizlere bilemeyeceğiniz şeyler hakkında sizin de duymak istediğiniz ve duymaktan hoşnut olduğunuz şeyleri söylüyorlar. Evet, onları duymak, hele ki ilk kez duymak şaşırtıcı olduğu kadar zevkli de, içinizden “dünyayı anlıyorum amına koyayım” derken aslında korkularınıza paravan yaptığınız o inançları, sırf gerçekler acıtmasın diye kabul ediyorsunuz.

Şimdi çıkalım canlandırma halinden ve bugüne dönelim; aslında pek bir fark yok, inanç şekillerinin birazcık çağımıza uyarlanışından başka. E tabi bilimin günbegün kendini evrende kanıtlamaya başlamasından beri Thor yahut Ares’e inanmak sizler için hayli zor. Artık şimşekler tanrı’lar kızdığı için değil, bulutlar arasındaki elektrik dalgalarının sürtüşmesinden meydana geldiğini çocuklar bile biliyor. Keyfe keder bir tanrı, keyfe keder bir doğa yasası yok karşınızda, evren alabildiğince ve olabildiğince mantıklı, çözebildiğiniz ve ilerleyebildiğiniz kadar tabi. Dediğim gibi bilimin egemenliği altındaki alanlara ilişkin inanma eylemine girmekten sakınıyoruz artık, çünkü böyle olduğunda kendi kendimizi kandırdığımızın daha bir farkında oluyoruz ve bu durum inanmamızın sebebi olan, güvende olma, iç huzur ve mutluluk idealarıyla uyuşmuyor. Fakat günümüzde inandığımız her şey bu kadar kolay analiz edilemiyor şüphesiz. Kimi, doğaüstü bir yaşam vadeden dinlere, kimi dünyayı yaşamaya değer kılan bir ülküye… kimi ise iyi şeyler düşünürse ve evrenin frekansını doğru tutturursa istediği her şeye ulaşacağına... biraz daha spesifik örnekler vermek gerekirse; kimi büyükannesinin öldükten sonra bile kendisini izlediğine… kimi iktidar partisinin bir gün bu ülkeye şeriat getireceğine… kimi ayrılmış olsalar bile sevgilisinin hala onu sevdiğine… kimi bu hafta doldurduğu sayısal loto kuponunun tutacağına… işte böyle inançlar içinde bilmeyi ve araştırmayı denemeyerek yaşamayı seçiyoruz. Belki de öğreneceğimiz gerçeklerle yüzleşmenin, bir şeye inanmadan önceki beklentilerimizi zehirleyip yok edeceğinden korkuyoruz. “Aman bilmeyelim, mantıklı da olmasın ama mutlu etsin beni” demekle sürdürüyoruz varoluşumuzu. Burada şunu belirtmeliyim ki, her inancımızın temelinde aklımızın tembelliği ve korkularımız yatmıyor, hatta bazı inançlarımız da, ne kadar uğraşsak da o konuda bilgisel doyuma ulaşamayacağımızı anladığımız ve gerçekten öyle olmasını umduğumuz anda ortaya çıkıyor. Bu konuda tarihten güzel bir örnek vermek istersek; milattan önce 400’lü yıllarda yaşamış “sofistler”, şu anda hayli taraftarı olan “agnostisizm”in temellerini atmışlar. Agnostisizm, kelime anlamıyla bilinemezcilik manasına geliyor. sofistler, evrende bir şeyi tam olarak bilebileceğimize dair genel bir kıstas ve yöntemin mevcut olmadığından, hiçbir bilginin bizi bir şey hakkında kesin sonuca götürmeyeceğini ileri sürmüşler. örnek olarak da Tanrı’yı gösterip, onun ne varlığının ne de yokluğunun kanıtlanabilir olduğunu, bu yüzden “onu” bilinemez olarak bırakıp, kişisel isteğimize ve menfaatimize göre, inanmayı yahut inanmamayı seçmemiz gerektiğini söylemişler. İşte sofistlerin yaptığı da bir şeye neden inandığımızın başka bir nedenini açıklıyor; bilemeyeceğimiz bir şeyde öyle olmasını ummak…


İster korkudan, güvensizlikten ve acizlikten olsun, ister isteklerden, arzulardan kaynaklansın inançlar ve inanışlar, vicdanımız yahut iç sesimize yaptığı müdahalelerle, hayatımızın büyük bir bölümünde rol oynuyor. İnançların varlığı konusunda salt iyi ya da salt kötünün olmadığını, iyi-kötü kavramının göreceli olduğunu da belirtmek istiyorum. Ve bu görecelik kavramı başkalarının inanışlarına ihtiram etmeyi de beraberinde getiriyor. Maalesef günümüzde ise “görecelik” mefhumuna olan saygının ne kadar az olduğunu, bu doğrultuda farklı inançların ve inanış şekillerinin niceliksel çoğunluk tarafından kabul edilmediğini, yadsındığını söylemeden de edemeyeceğim. Neyse, konumuza geri dönersek, inançlarımızın temel nedenleri ne olursa olsun, ancak bilmediğimiz bir şeye inandığımız aşikar. Yani bir şeyi biliyorsak ona inanıyor değiliz aslında. Sevgilimin beni sevmediğini biliyorsam, eminsem, onun bana tekrar gelmeyeceğine inanıyorum demek doğru değildir. Başka bir deyişle, onun bana gelmeyeceğini bildiğimden, artık onun geleceği yahut gelmeyeceği konusunda bir inancım olamaz. Öyleyse her inanç, içinde bilmemeyi, şüpheyi, beklemeyi ve umudu barındırıyor. Biz ise genelde sürece müdahale etmeyip, sonucu beklemekle yetiniyoruz. Beklerken ise korkularımızın ve güvensizliklerimizin üstüne örttüğümüz inançlarımız, sükunet ve huzur bahşediyor bize…


Son olarak; günümüzde insan hayatlarına ve insan ilişkilerine biraz daha dikkatli ve objektif baktığımızda, çağımızın hastalığı olan huzur ve sükunet eksikliğinin temelinde inançsızlık yahut inançlarımızdaki samimiyetsizliğin yattığını anlamak, hiç de zor değil.

1 yorum:

Adsız dedi ki...

genç arkadaşım yazılarını edebiyatdunyasından da okuyorum.iyi yazıyosun,farklı yazıyosun.yazma hevesin daimi olur umarım.


salih ataberk