left kanilski | yazmak, kendine alışamamaktır!: denemeler#17 (19.09.10)

denemeler#17 (19.09.10)

GEÇMİŞ-BEN-GELECEK


Geçmiş, sürekli birikmeye devam eden “Şimdi”lerdir ve her “Şimdi” danışmadan, davetsizce nüfuz eder insana. Bu ebedi geçişi durduramazsınız. Belki fizyolojik fonksiyonlarınız işlevsiz hale gelir ve toprakla kaynaşırsınız fakat geçiş bu sefer de bedeniniz için devam eder.

Kat be kat oluşturduğumuz yaşantılarımız ve onlardan bize kalmış duygular, tutkular ve düşünceler var. Her an sayısız parça birikmeye devam ediyor bizde. Küçük bir çocuğun kapı aralığından babasını dinlemesi, yeni yetmenin ilk kez toplum tarafından kabul edilmesinin verdiği öz-güven, büyümeye başlayan gencin aşk acısına karşı bulmaya çalıştığı panzehir olarak kadınları seks nesnesi olarak görmesi… Bunların hepsi “Ben”dir. Ama şu anda içinde bulunduğum durumuma “Ben” diyebiliyorsam, “ben kimim?” sorusunun karşısında tartışılmaz bir cevap varsa, bu, şüphesiz belleğimin geçmişi sürekli şimdiye iliklemesinden kaynaklanır. Geçmiş, “değiştirilemezlik”in en acısını ya da en tatlısını “Şimdi”ye miras bırakır. Zaten “Şimdi” dediğimiz, birazcık geçmişin tortusu birazcık geleceğin bilinmezliğiyle yoğrulmuş tazelik değil midir?

Zaman geçse de, insanın etrafındaki yaşam ona sormadan aksa da, “Ben”i harekete zorlayan, başka bir deyişle onu “kendi halinden memnunluk”tan alıp eyleme götüren, bir şeyler yapıp kendini gerçekleştirmesine zemin hazırlayan arzularıdır. Adam Phillips “Flört Üzerine”de arzuların işlevini yalın bir dille anlatmıştır. Keza Jung da (o, arzuyu duygu olarak kullanır) ego’nun ego-dışı nesneyle ilişkisindeki kabul veya ret inisiyatifine dikkat çekmiştir. Burada “Arzu”yu birazcık açmamız gerektiğinin farkındayım. Öncelikle bahsettiğim “Arzu” saf bir “Desire” değil. Zira Türkçedeki anlamıyla da kullanırsak aynı hataya düşeriz. “Arzu”, gerçek anlamından birazcık farklı olarak hem bilinçli olan isteği, hem de bilinmeyen ama bize kendini dayatan içsel bir zorlamayı içeriyor. Kısacası “Tutku (Passion)” yani tutulmak, tutkun olmak, yakalanmak, zapt edilmek gibi başka bir gücün üstümüzdeki egemenliğinin bizdeki edilgenliği ortaya çıkarması değil. Yalın bir anlatımla; dışsal bir zorlama değil, içsel bir güdülenmeyi temsil ediyor. Rollo May’in bu konudaki şu sözüne bakalım, “duygular (arzu anlamında), kendimizi dünyamızdaki anlamlı insanlarla iletişime sokma yolumuzdur.”


Öyleyse hızlı bir şekilde tekrar üstünden geçersek, geçmişin, duygularla, tutkularla, düşüncelerle bize bıraktığı bir “toplam” var. Bilincin yakalayıp zihne sundukları kadar bilincin altında kalan kısmından da (bilinçaltı) söz ediyorum aynı zamanda. Diğer yandan da, geleceğin güvensiz, tekinsiz ve kaygı verici belirsizliğinin mevcut “Şimdi”ye bıraktıklarından bahsediyorum. İşte tam bu anda –burası çok önemli- şimdi’nin hareketsizliği ve belirlenmemişliğiyle karşı karşıyayız. Bu atıl durumdan insanın ancak “Arzu”larıyla sıyrılabilmesi mümkün. Çünkü düşünceler tek başına ayaklanmazlar. Bir düşünce kendinden menkul enerjisiyle sürekli boşa çalışabilir, kendi üzerine dönebilir. Öyleyse arzu etmek için çaba sarfedecek eşref saatleri aramalıyız. Fatih’e İstanbul’u fethettiren katıksız düşüncesi değil, önüne geçilmez arzusudur. Diğer taraftan “Arzu”nun da tek başına eylemselliğe geçişi mümkün değil. Güzel bir kadın görürsünüz ve diyelim ki uzun, pürüzsüz bacakları bir anlık dikkatinizi çeker. İşte bu anda beden bir bilgisayar gibi olan biteni sorgularken bir yandan da içeride müthiş bir etkileşim gerçekleşir. Duygular, “hadi yapalım” “gidip bir şeyler içelim mi” demek isterken, düşünce, “hayır o komşumun kız kardeşi” diye ahkâm kesebilir. Bacakların güzelliği başka bir şeyin habercisi olarak bedenin libidosunda dalgalanmalar oluştururken başka bir tarafta, zevk almak için fırsatı kaçırmaması gereken “Ben”, düşünceyi tekrar çalıştırıp, “kimse görmez ki? Hem bundan komşuma ne?” diye tutturabilir. Evet bu çarpışmalar, etkileşimler bizden habersizce ya da haberli olarak devam eder ama bu anda hala kadının yanına gitmemişizdir. Yani geçmişin ve geleceğin naif ve sevecen çocuğu olan “şimdi” hâlihazırda “hareket”le kutsanmamıştır. Son noktayı savaşın galibi belirler, diğer bir deyişle düşüncenin, duygunun, tutkunun güçleri çarpışır, uzlaşmalar olur ve “Arzu” nihayet şimdiden geleceğe doğru bir köprü kurar; gider tanışırız. Ya da ahlaklı davranma arzumuz ağır basar başımızı çeviririz. Öyle ya da böyle şimdi ile gelecek arasında arzulu bir mesafe vardır artık.

Biliyorum örnek üzerinden fazla gittim ama kelimeleri anlatılmak istenenin hizmetine sokmak istiyorsak örneklerden yararlanmak gerekiyor. Arzunun kurduğu köprü bize gelecek için eyleme girme kuvveti verir. Ve bu köprünün mimarı düşünceyse onu işlevsel hale getirip karşıya geçilmeyle taçlandıracak olan da “Arzu”dur. Artık bir amacımız vardır. Hatta bazen kendimize koyduğumuz amaç o denli hayati olur ki, demin bahsettiğim içsel etkileşimde galip gelenin baskınlığı yeni bir “Ben” bile yaratabilir. Diğer bir deyişle, çok güçlü bir “Arzu” ile belirlenen şey “Ben”in yerine geçebilir. Eski ahitte İbrahim’in imanının kanıtı için tanrısına İshak’ı kurban etme isteğinde de aynı şeyi görebiliriz. Artık o İbrahim değildir, o bir düşünce, o bir amaç olmuştur. Sonsuz evrene kendi ismini bırakan birçok dâhide de aynı şeye rastlarız. Spinoza’ya “Ethica’yı bitirebilmek” denilebilir. Bir insan bir fiile dönüşebilir çünkü. Misal Peter adında bir yetişkin patronunu öldürmek istiyor. Bunu o kadar çok arzu ediyor ki artık o, Peter değil, “maktulü katletmek”tir. Sanıyorum anlaşıldı.

“Arzu”nun hayatın anlamını belirlediği bu zeminde Nietzsche dikkati köprünün ucundakine değil bizzat köprüye çeker. “Arzu edilenden çok arzu etmeye aşığızdır” lafı bunu çok iyi anlatır. Spinoza’dan suyu donduran bir alıntı yapmak istiyorum; “Bir şey iyi diye onu sevmeyiz, bir şeyi sevdiğimiz için o iyidir.” Bu laf ne demektir biliyor musunuz? Modern kültürde inandığımız çoğu şeyi baş aşağı etmektir. Hepsinin foyasının meydana çıkmasıdır. Yani geçmiş-gelecek çizgisinin şimdi’yi belirlemesinde, “Ben”in içinde cereyan eden duygu, düşünce, tutku mücadelelerinin galibinin ortaya bir “eylem planı” çıkarması ve kişinin bu plana uyacak bir nesne bulmasıdır. Bakın bu çok önemli, çünkü biz genelde hissettiklerimizin karşımızdaki kişiden bize geldiğini düşünürüz. Bu bizi edilgen yapar. Fakat şimdiye kadar söylediklerim ve Spinoza’nın işaret ettiği nokta, bu alışkanlığımızı tamamen değiştirerek vurguyu ötekinden “Ben”e yöneltecektir. Ve hepimiz biliyoruz ki kendimizde olanı değiştirme şansımız karşıdakinde olduğunu düşündüğümüzden hayli fazladır. Sözgelimi “Oedipus kompleksi”nde de benzeri görülen, baskın olmayan bir babanın yanında çok sevgi veren bir anne olduğunda, o ailede yetişen çocuğun ileriki yıllarda karşı cinsiyle olan ilişkilerinde bağlanma sorunu yaşadığını düşünelim. Bu çocuk kendi bağlanma sorununu büyük olasılıkla karşısına çıkan kadınlarda bir şey bulamadığı yönünde akılcılaştırabilir Ve bağlanma sorununu düzelteceğini düşündüğü o “rüyalarının kadını”nı bulmak için bir sürü iyi fırsatı tepmekten imtina etmez.

Kısacası demek istediğim, arzularımız bizi geleceğe doğru güvenli bir şekilde ittirirken köprünün ucundaki şey, ulaşmak isteğimiz amaç (örneğe göre âşık olunan kadın, tutulan parti vs) “Ben”den çıkan bir “eylem planı”na göre şekillenir. Yine bir kişi geçmişten kaçmak için gelecekten umutlanırken, gelecekten korktuğunda ise kendisine sınırlar koyarak içe kapanabilir, hatta geçmişe yönelip “şimdi”sini geçmişleştirebilir. Ezcümle, bizi eyleme geçiren arzularımızdır ve arzu nesnelerimizden çok arzulamalardan etkileniriz. Arzu nesnesinin bize yaşattıkları onun özelliği değildir, biz sadece duygusal halimize uyacak nesneler ararız. Olan biten “Ben”dedir.

3 yorum:

M.N.Yorulmaz dedi ki...

'BEN' in önemini vurgulayan uzun sayılabilecek ama iyi bir yazı azizim. Olan biten 'ben'dedir diyerek noktayı koyman hoş olmuş

Adsız dedi ki...

Hello. I'm new around here I have seen a super looking advert on the internet reading [url=http://austinscomputers.com/computerrepair]St. Paul Computer Repair[/url]. Do you think that it's a good idea for me to take my computer Here?

Adsız dedi ki...

Webmaster cok tesekkurler...

Selamlar SevalHatice